Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Okan Dede


Sanayi Devrimi’nden sonra İngiltere’de işçi sınıfı çok güçlenmişti. Okuduğumuz makalelerde İngiltere ve Japonya’nın örnek alınması gerektiği belirtilmekte idi. Fakat bu durum tartışılır. Çünkü zamanın şartları gereği ve özellikle de İngiltere’de bu durumun oluşması bizlere tam olarak yol göstermeyebilir.

Freire kiliselerin toplumsal dönüşümde çok önemli görevler üstlendiğini belirtmektedir. Kiliseleri üç gruba ayırarak bazı kiliselerin tamamen biat kültürünü empoze ettiğini, bazı tür kiliselerin ise dönüştürücü roller üstlendiğinden bahsetmektedir. Hıristiyanlık aslında hayatın her noktasında etkisini göstermektedir. Fakat bu durumu bizimle ilişkilendirecek, oradaki anlayışı bize adapte edebilecek  bir anlayışa sahip olmak bizleri yanlışa sürükleyebilir. Daha doğrusu kendi kültürümüzü, kendi dinamiklerimizi düşünerek çalışmalar yapmalıyız. Kendi ülkemizin bağlamını düşünerek, kendi temelimizi oluşturarak eğitimdeki çalışmalarımızı şekillendirmeliyiz. Freire’nin de aslında bizlere söyledikleri bu yöndedir. Brezilya’nın durumunda yola çıkarak ortaya koyduğu düşünceler belki bizim kültürümüzde, bağlamımızda sonuç vermeyebilir.

Bu haftaki okumalarda dikkatimi çeken diğer bir nokta da resmi bilgi kavramıdır. Daha öncesinde resmi program, resmi eğitim kurumları vb. kavramlarda resmi kelimesini görmüştüm. Fakat resmi bilgi boyutuyla ilgili yapmış olduğum okumalar ve derste yapmış olduğumuz tartışmalardan edindiğim resmi bilginin bilgi-iktidar ilişkisini yansıttığıdır. Apple’ın resmi bilgi olarak nitelediği şey güçlü grupların düşük grupları kontrol edebilmek için sürdürdükleri kurumsallaşmış programlardır. Programları bu hale getiren düşünce sistemini ve programların bu şekilde kalmasını sağlayan düşünce sistemini araştırmak bizleri radikal programlara ulaşmak noktasında doğru yola yönlendirebilir. Programlar oluşturulurken “Ne öğretmeliyim?” “Programlar neyi içermeli?” sorularının yerine “Programda kimin bilgisi savunulmakta?” “Kimin programlarını öğretmeliyiz?” soruları bizleri eğitim programları ve siyaset ilişkisine götürebilir. Dolayısıyla bizler programlara bakarken bu soruları sorarak programlarla ilgili yargılara ulaşabiliriz. Programlara bakıldığında bahsedilmeyen konulara bakmakta fayda vardır diye düşünüyorum. Bazı sorunların programlara koyulmaması bu sorunların olmaması anlamına gelmez. Bu konulara odaklanılması belki de toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırmak adına bizlere yardımcı olabilir. Mesela göç meselesi çok önemli bir konu olmasına rağmen, ders kitaplarımıza baktığımızda bu olgunun çok basit bir şekilde geçiştirdiğimizden söz edebiliriz.

Eğitime yönelik radikal yaklaşımın önemli bir öğesi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda kitlesel okul eğitiminin ortaya çıkmasına gösterilen tepki olmuştur. Bu dönemde, devletin desteklediği ve düzenlediği okullarda genel zorunlu eğitim verilmesi yönünde sürekli bir eğilim vardı. Kitlesel okul eğitiminin amacı, vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmekti. Toplumda radikal bir dönüşüm sağlamayı hedefleyenlerin, var olan toplumu sürdürmek üzere örgütlenmiş eğitim sistemlerine karşı oldukça eleştirel bir tutum takınmaları son derece doğaldır. Radikal eleştirinin belli başlı temaları, okulun politik, toplumsal ve ekonomik gücü etrafında toplanmasıdır. Ulusal bir hükümetin denetimi altındaki devlet okulu eğitiminin, uyguladığı eğitim sistemi aracılığı ile kaçınılmaz olarak hükümetin buyruklarına körü körüne boyun eğecek, kişisel çıkarlarına ters düştüğünde ve akıl dışı olduğunda bile hükümetin otoritesini destekleyecek ve “doğru ya da yanlış olsa da benim ülkem" türünden milliyetçi bir görüşü benimseyecek vatandaşlar üretmeye yönelik girişimlere yol açtığı, vurgulanan görüşlerden biridir diye çıkarım yapabiliriz diye düşünüyorum.

Bir diğer radikal eleştiri konusu da okul eğitimi sistemlerinin, uygulanan eğitim süreci boyunca, monoton, sıkıcı ve kişisel tatmin vermeyen işlerde çalışmayı kabul etmek üzere yetiştirilmiş işçiler üretmede kullanılmaları olmuştur. Bu işçiler endüstriyel sistemin otoritesini kabul ederler ve bu sistemde herhangi bir köklü değişiklik arayışına girmezler. Aslında bu durumu öğretmenlere de aktarabiliriz. Öğretmenler de kalkar, öğretir ama bu iş üzerinde bir söz hakkı yoktur. Başkasının bilgisini, ideolojisini kendi beyin gücünü başkasının emrine vererek bir parçası olurlar. Bizlerin de öğretmenler olarak bu durumun farkında varmamız gerektiği son derece önemlidir.

Radikal Eğitim Programı (1) - Yazar: Okan Dede


Bu hafta Muzaffer Şerif’in yapmış olduğu bir deneyden bahsettik. Deneyin ilk aşamasında gruplar oluşturuluyor (benzerlik, bir araya getirme, ortak amaç, bağlılık çerçevesinde). Daha sonra iki grup oluşturulup bu iki grup arasında rekabetçi bir ortam oluşturuluyor. Bu rekabet unsurlarında bir takım gözlemler yapılıyor. Grup içinde bağlılık son derece yüksek iken, gruplar arasında çatışma ve düşmanlık ortaya çıkıyor. Bu düşmanlık o kadar büyük bir boyuta geliyor ki duruma müdahale ediyorlar ve ortak etkinlikler düzenleyerek ortak etkinlikler yapıyorlar. Fakat bu yakınlaştırma çabaları işe yaramıyor. Ta ki varoluşsal bir nedenle bu iki grubu buluşturana kadar. Mesela kampa gelen su tankerinde problem oluşturmak gibi. Bu aşamadan sonra iki grubun bir araya geldiğini görüyorlar. Bindikleri otobüs bozuluyor ve aynı şekilde iki grup yine ortaklaşa çalışıyor. Eğitim açısından bu deneye bakacak olursak toplumsal veya başka nedenlerle ayrıştırmalar yapmak (sağcı-solcu, Türk-Kürt, laikler-dindarlar vb.) bizlere hep aynı sonucu verebilir. Bu ayrışımı belli bir yere kadar kontrol edebiliriz fakat bu durum rayından çıkabilir. Burada neden bir araya gelemiyoruz sorusu aklımıza geliyor.  Çünkü bu ayrışma o kadar doğal hale geliyor ki bu durum artık sorun olmaktan çıkıyor. Tam da bu esnada varoluşçuluk devreye girer. Varoluşçuluğa göre insan her yerde insandır. Her ne boyutta olursa olsun bunun üzerinde bir neden, olgu olamaz. Deneyle de kanıtlandığı üzere karşılaşılan problemlerin ne olduğu önem kazanmaktadır. Eğitim programlarını varoluşçu problemlerle donatmak belki de bizi büyük bir yanlıştan kurtarabilir. Hiçbir siyasi görüş, politika insanın varoluşunun üzerinde yer alamaz. Varoluşçulukta birey sadece var olmasından dolayı önemlidir.

Dersin ikinci bölümünde örtük program, ihmal edilen programlar üzerinde konuşmalar yaptık. Eisner programlara konmayan şeylere odaklanmamız gerektiğini söylemektedir. İhmal edilen programlar aslında programa alınmayan şeylerden bahsedilmektedir. Ayrıca örtük programın ne kadar önemli ne kadar güçlü etkilerinin olduğunu görmezden gelmek biz eğitimcileri büyük bir yanlışın içine sokabilir. Eğitim ve okul söz konusu olduğunda genel olarak öğretmenler planlanan resmi eğitim programı kastetmektedirler. Fakat öğrenciler bir de yazılı olmayan bir eğitim programı ile karşılaşmaktadırlar. Çünkü öğrenciler okullarda sosyalleşirken okullarda yalnızca akademik kazanımlar elde etmezler. Bununla beraber onlara kendiler ve başkaları ile ilgili fikirler de aktarılır. Örtük program konusunda farklı görüşler karşılaşmaktayız. Birincisi Yapısal-fonsiyonalist görüş, ikincisi Noe-Marksist Görüş’tür. Yapı¬sal- Fonksiyonalistlere göre okul, toplum tarafından gereksinim duyulan bilgi, beceri, görüş ve değerleri öğrencilerin kabul etmesi için çok de¬ğerli bir hizmet vermektedir. Bu yaklaşım, okulların toplumdan izole edilmiş, farklı bir kurum olmadığını ve toplumun ilgi, ihtiyaç ve beklentilerden farklı hareket edemeyeceğini belirterek örtük programın yapısal özelliklerini basit bir şekilde açıklamakta, okullardaki sosyal kontrol ile ilgili sorunları ortaya koymaktadır. Neo-Marksist görüşe ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik hayatta etkin ve baskın olan yapı ve görüşler okul hayatını etkilemekte, okulun ve sınıfın örtük programını oluşturmaktadır. Siyasi, sosyal ve ekonomik hayatta etkin olan inanç, değer ve normları öğrencilere aktaran okul, bu düzenin sürmesini sağlamaktadır. Neo-Marksist yaklaşım özellikle siyasi kurumların okulun örtük programının şekillenmesinde önemli bir yere sahip olduğunu savunmaktadır. Örtük programın en önemli fonksiyonu hiç şüphesiz ki öğrencilerin özellikle duyuşsal niteliklere ulaşması ve topluma uyum sağlamasında oynadığı önemli roldür. Gerçekten de örtük programın öğrencilerin siyasi, ekonomik ve sosyal kurumların istek ve beklentilerine uygun duygu, düşünce, fikir ve tutumlar geliştirmesinde büyük etkisi bulunmaktadır. Böylece öğrenciler örtük program yoluyla kendilerine kazandırılan bu duygu, düşünce, fikir ve tutumlar sayesinde ülkedeki etkin kurumların taleplerini benimsemektedir.



Pragmatik Eğitim Programı / Varoluşçu Eğitim Programı - Yazar: Okan Dede


Dewey’e göre bireyler deneyimleyerek öğrenirler diyebiliriz. Buradan yola çıkarak öğrenciler okullarda yaşayarak yaşamayı öğrenmelidir. Eğitim aslında deneyimlerin sürekli yeniden yapılandırılmasıdır. Bu aynı anda hem eğitimin amacı hem de sürecidir. Yani başka bir deyişle, eğitim gelecek yaşama hazırlık değil, yaşamın kendisidir. Eğitim nasıl sosyal bir süreç ise, okul da çocuğa bütün toplumsal değerlerin bütünsel olarak sunulduğu, var olan toplumsal hayatın basitleştirilerek bir model haline getirildiği  toplumsal bir kurum olmalıdır. Okul o günkü hayatın aynası olmalıdır diyebilirim.

Eğitimin toplumsal misyonunu düşünecek olursak, eğitimin amacı demokratik toplumun etkili üyelerini yetiştirmektir. Otoriter bir okul demokratik bir toplum için iyi bir örnek olmayacaktır. Öğrencilerin okul ortamında, toplumun eşit, değerli ve sorumluluk sahibi üyeleri olmasına uygun eğitsel deneyimler yaşamaları son derecede önemlidir diyebilirim. Aslında demokratik eğitim deneyci bir çevreden veya araştırma merkezli okuldan meydana gelir. Dewey geleneksel eğitim metotlarına bu anlamda karşı çıkar, ama ilerlemeci eğitimin özgürlüğü tek kural olarak sunmasına da karşıdır. Çünkü ona göre öğrenmenin gerçekleşmesi için bir düzen de mutlaka gereklidir ve net bir deneyim teorisine dayalı sistem oluşturulmalıdır. Bu deneyim teorisinin bir ayağı sürekliliktir. İnsanlar doğdukları andan itibaren toplumda yaşamaları için gerekli becerileri öğrenmeye başlarlar. Dewey yaşanılan her bir deneyimin olumlu ya da olumsuz bize bir şey öğrettiğini, bu deneyimlerin birikerek gelecekteki öğrenmelerimizin temelini oluşturduğunu bizlere söylemekte. Buradan deneyim teorisinin ikinci ayağı ortaya çıkar. Şu anki deneyimimiz geçmişteki deneyimlerimizle etkileşim sonucu ortaya çıkar. Bence bir öğrencinin okulu severken diğerinin sevmemesinin nedeni de budur. Çünkü her deneyim farklı kişilerce farklı algılanır. Biz eğitimcilerin de bunu anlaması gereklidir. Biz eğitimciler öğrencilerin geçmiş deneyimlerini kontrol edemeyebiliriz ama öğrencilere daha iyi ve uygun eğitsel durumların sunulabilmesi için bu geçmiş deneyimleri anlamaya çalışabilmek bizleri iyi bir sürece yönlendirebilir. Eğer bu anlaşılır ve buna uygun eğitsel durumlar yaratılırsa, o zaman çocuklar için anlamlı olan kaliteli bir eğitimden söz edebiliriz.

Dewey’e eğitimin konusu geçmişte çalışılmış bilgi ve becerilerden oluşmalıdır. Okulun görevi de bunları yeni nesillere aktarmaktır. Bütün bunların öğretilme nedeninin çocukları geleceğe hazırlamak olarak görülebilir ama  bunlar çocuğun hayat deneyimin bir parçası olamadığından gerçek anlamda eğitici olamazlar.  Çünkü günümüz eğitimine baktığımızda özellikle ülkemizde çocukların var olan kapasitesiyle, o ana dek elde etmiş oldukları deneyimle, öğretilenlerin arasında büyük bir uçurum vardır. Bu uçurum o kadar geniştir ki, öğrenme sürecinde öğrencilerin aktif katılımını maalesef büyük oranda etkilemektedir. Geleneksel eğitim anlayışında öğrenmek büyüklerin kafasındaki ve kitaplarda olanların kazanılmasıdır. Dahası geleneksel eğitim anlayışında, öğretilenler durağan bitmiş bilgiler olarak öğretilmelidir. Bu bilgilerin nasıl üretildiği ya da gelecekte nasıl değişmelere uğrayacağından pek de bahsedilmez. Burada tüm öğretmenleri genelleyerek onları kötülemek amacıyla yazmıyorum bunları. Ama iyi öğretmenler, sanatsal yöntemlerle bu durumu saklamaya çalışsa da bilgiler ve tutumların empoze edildiği gerçeği değişmez. Oysa yukardan empoze etmeler, bireyselliğin gelişmesine ve dışavurumuna engel teşkil etmektedir.

Bu hafta üzerinde tartıştığımız diğer kavram ise varoluşçuluk idi. Varoluşçuluk genel özgürlük ve sorumluluk seçimine önem veren bir felsefe akımıdır. Bu akıma göre her insan kendine özgü benzersiz bir varlıktır. İnsan kendini ve kendi gerçekliğini tanımalıdır. Varoluşçulara göre insan, kendisi ile ilgili tüm kararları kendisi belirleyen, eylemlerinden kendisi sorumlu olan bir varlıktır. İnsana yol gösterecek herhangi bir ahlaki ilke ve otorite yoktur. Burada serbest seçim hakkından bahsedebiliriz. Birey seçimini serbest biçimde yapabilmelidir. Dolayısıyla da eğitim bireye insan özgürlüğünün her şeyden üstün olduğunu öğretmelidir. Yani eğitim bireyselliği geliştirmeli, karakter oluşumuna yardımcı olmalıdır. Ayrıca bireyin kendini geliştirmesine engel olan zorlukları yok etmelidir. Programlar açısından bakacak olursak eğitimde farklı programlara yer vererek araç, gereç, konu ve kaynaklar bakımından çeşitlilik sağlanmalıdır. Varoluşçulukta bireyler kendi seçimlerinin sorumluluğunun farkında olmalıdırlar. Öğrenci seçiminin sonuçlarına katlanmalı dolayısıyla da öğretmen kendi değerlerini benimsetmemelidir. Çünkü varoluşçulukta bilgi kesin değil, olasıdır.

Kazanım: Kendilerine yakın çevreleri fark edip buna göre davranır.

Etkinlik:  1.Öğrencilere bir metin verilir.

(Dün akşam üstü evde oturmuş televizyon izliyordunuz. Yaklaşık olarak bir buçuk saattir televizyonun başından hiç kalkmamıştınız. Küçük kardeşiniz o sıralarda oyuncaklarıyla oynuyordu. Birdenbire kardeşinizin bağırarak ağladığını duydunuz. Hemen çocuk odasına koştunuz: kardeşiniz sizin aldığınız oyuncak kuşun konuşmadığı söyledi. Ve siz içeriye girdiğinizde kuşlarla ilgili sorular sormaya başladı.)

2. Öğrencilerin 3-4 kişilik gruplar halinde bu durum karşısında nasıl davranacaklarını tartışmaları istenir.

3. Tartışma bittikten sonra her grubun sözcüsü çıkan ortak sonucu tüm gruba anlatır ve bu davranış yolları hakkında tartışılır.

4. Bu etkinlik bittikten sonra her bir öğrenciye hayvanlarla ilgili farkındalığı aktarması için söz verilir.

5. Her bir öğrenciden bu hafta yapılan etkinliğe benzer, kendi hayatından bir örnek getirmesi istenir.

6. Oturumun özeti yapılarak grup sonlandırılır.

Müzakereci Eğitim Programı - Yazar: Okan Dede


Bu hafta tartışmış olduğumuz konu olan müzakereci eğitim programları dönemin başından itibaren anlamlandırmaya çalıştığım en zor konu oldu. Öncelikle şu sözle başlamak istiyorum: Program geliştirme uzmanları programların teorilerine odaklanarak programların okullarda uygulanma şeklini ihmal etmektedirler. Program sadece teorik tartışmalardan ibaret değildir. Program dahilinde gerçekleşen seçimler ve bu seçimler çerçevesinde gerçekleştirilen eylemler önemlidir. Aslında program geliştirme tarihinde teoriye dayalı program geliştirme çalışmalarının başarısızlığı ortaya çıkmış ve bu durum özellikle teori odaklı program geliştirmeyi savunan program geliştirme uzmanlarını merak etmeye yönlendirmiştir. Bana göre program geliştirme çalışmalarının merkezindeki kaygısı hem bireysel hem de toplum olarak insanların kapasitesini artırmak ve öğretme ve öğrenme ile ilgili doğru kararlar vermektir. Gündelik hayatta ortaya çıkan pratik problemlerin çözümüne odaklanmalı ve programlar teorik gereklilikleri karşılamak için değil pratik problemlere çözümler bulmak için geliştirilmelidir. Program geliştirme özünde tartışmaya açık bir uğraşıdır. Fakat bu uğraşı program geliştirme uzmanlarının problemi nasıl kavramsallaştırdıklarıyla doğrudan alakalıdır. Programla alakalı problemlere alternatif çözümler üretmek bu süreçte merkezi bir noktadır. Olası çözümler programın dört ortak alanına dayanır: çevre, öğretmen, öğrenci ve konu alanı. Alternatif çözümlerin üretilmesi, katılımcıların alternatif çözümleri keşfetmesini, bu süreç boyunca program problemini veya problemlerini yeniden formüle etmesini ve değiştirmesini gerektirir. Bu süreçte özellikle öğretmenler belirsiz sorunlar için gerekli olabilecek başlıca program kararlarını vermek için yetkiye sahip olduklarını algılayamayabilirler. Fakat öğretmenler de bu sürece dahil olmalıdırlar. “Hangi alternatifler mevcut?”, “Hangi alternatifler eğitim sistemi içinde yer alan diğer kişiler tarafından ortaya çıkarılmamıştır?” gibi sorulara cevap aramak öğretmenin uğraşı alanlarından biri olmalıdır. Pratik düşünce girişimleri şu sorulara cevap verebilir. “'Nasıl davranmalıyım?”, “Ne yapılmalı?”, Hangi hareket tarzı takip edilmeli?”. Pratik düşünce amacının yalnızca belirli kararların uygulanması ya da bu karaların ifadesi edilmesi değil aynı zamanda pratik ve manevi ilkeleri benimseyen daha genel bakış açısının oluşturulması gerektiği olduğu açıktır. Program geliştirme sürecine bireyler inanç ve değerlerini de getirmektedir. Bunlar program geliştirme sürecini etkilemektedirler. Bireysel program yönelimlerinin problemi çerçeveleme ve alternatifleri oluşturma sürecinde etkileri vardır. Bu nedenle kişinin pratik bilgisi sürecin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Kişisel pratik bilgi bireysel olarak sorunu çerçevelemeyi, önerilecek alternatifleri ve alışkanlıkları kesinlikle etkileyecektir. Dahası bu süreçte bir katılımcının çalışma prensipleri ve ilkeleri diğer katılımcıların uygulamaları ile etkileşime girmektedir. Katılımcı program geliştirme sürecine dahil olmak, bireylere geçmiş uygulamalarını gözden geçirme ve yeni uygulama prensipleri oluşturma fırsatlarını sunar. Ancak bu noktada öğretmenlerin inançları ve öğretme metotları aşılması gereken iki önemli engeldir. Alternatif yaklaşımlar ve çözümler hakkında konuşarak, söz konusu konular hakkında farklı düşüncelerle karşılaşma fırsatı bulabilirler. Bu şekilde bireyler kişisel pratik bilgilerle ilgili bilinç düzeyini artırabilirler.

Müzakerede tarafların amaçlarında ve çıkarlarında farklılıklar olmakla birlikte, tarafların bazı amaçlarında ve çıkarlarında kısmen de olsa bir bütünlük vardır. Bu nedenle, bir yandan tarafların talepleri birbirleriyle çelişirken, diğer yandan taraflar arasında ortak amaç ve çıkar alanları tarafların bir araya gelme ve farklılıkları müzakere etmeleri için bir motivasyon oluşturur. Farklılıkların etkili bir biçimde çözümlenebilmesi için tarafların ortak kararla uzlaşmaya varmaları gerekir. Müzakerede taraflar arasında çift yönlü bir iletişim ve etkileşim vardır.

Bu noktada liderlik kavramından bahsetmek gerektiğini de düşünüyorum. Hatırladığım kadarıyla bu konu üstüne derste çok fazla tartışma yapamadık. Program geliştirme sürecinde liderliğin önemini göz ardı etmemeliyiz. Çünkü program geliştirme ekibindeki lider son gelişmeleri takip ederek öğretmenlere, yöneticilere, öğrencilere bu konuda yardımcı olmalıdır ve ülkesindeki mevcut ve geçmiş program geliştirme uygulamalarını anlamalıdır. Ayrıca okul programının konusunu oluşturan davranış bilimleri ve akademik disiplinler hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Program geliştirme komitesi ise her biri seçilmiş bir alternatifin gücüne inanmak yerine yaratıcılıkları, en ümit vaat eden olasılıkları keşfetmek amacıyla kendi düşüncelerini, fikirlerini bir araya getirmelidirler. Bu sayede katılımcılık yaratıcı bir uzlaşmanın ortaya çıktığı süreç olabilir. Tam bu noktada kişilerin grup içindeki rolü devreye girmektedir. Süreçteki katılımcıların farklı ve bazen de eşit olmayan rollere sahip olabilmesine karşın eşit olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

İnovasyon ve Eğitim - Yazar: Okan Dede


Bu hafta Nurdan Hocamızla çok keyifli bir ders geçirdik diye düşünüyorum. Nurdan Hocamız dersi o kadar keyifli kıldı ki ders anlatışı ben de öğretmen olduğum için örnek oldu. Hocamız bu haftaki konuşmasında yaratıcılık ve inovasyondan bahsetti. 21. yüzyıl becerilerinin başında insanlığın varoluşundan bu yana önemini koruyan yaratıcı düşünme becerisi, ekonomik sistemlerin tetikleyicisi olarak da görülmektedir. Vvarolan ekonomik sistemi daha ileri taşıyabilecek anahtar etmen yaratıcılık olduğu için günümüzü “yaratıcılık çağı” olarak nitelendirebiliriz diye düşünüyorum. Yaratıcılık, yeni iş alanları ortaya çıkardığı, sosyal ve bireysel olarak güdüleyici olan inovasyonun çıkış noktası olduğu için ekonomik, toplumsal ve küresel çevrelerde de ödüllendirilmektedir.  Zaten yaratıcı düşünme kalkınmanın itici gücüdür. Buradaki kalkınma sadece ekonomik kalkınma olarak ele alınmaması gerektiğini belirttik derste. Aslında yaratıcılıkta bahsedilen kalkınmanın bir de insani boyutu vardır. Burada “Yaratıcı düşünme nedir?” bunu açıklamamız lazım. Yaratıcılık acaba faydalıkla ilgili midir? Mesela işkence yöntemleri veya atom bombası da bir yaratıcılık örneğidir. Yaratıcı düşünme fikirleri orijinal bir biçimde ortaya getirme veya beklenmeyen bileşimleri bir araya getirebilme yeteneğidir. Yaratıcı fikir geliştirebilmek için  bilgiye de ihtiyaç duyulur. Beyinlerde depoladığımız bilgi seviyesi arttıkça, ne yazık ki fikirler daha fazla tutsak edilir ve yaratıcılık seviyesi azalmaya başlar. Bu bağlamda insanoğlunun yaratıcılık seviyesi, ilk öğrenimle birlikte hızla gelişirken, üniversite eğitiminin başlaması ile birlikte gerilemeye başlar ve bir müddet sonra minimum seviyelere geri dönüşür. “Deneme ve Yanılma “ yöntemi artık icat üretmiyor. Bu nedenle bu yöntemi geliştirme çabaları da sonuç getirmiyor. Peki inovasyonla yaratıcı düşünme arasındaki fark nedir? Burada bu kavramları, kuramları tam anlamıyla bilmek çok önem kazanmaktadır. Aslında ülkemizde en fazla karıştırılan ve oldukça fazla kullanılmasına rağmen en az bilinen kavramlardan bir tanesi inovasyon. Çoğu kişinin icat veya yaratıcılık zannettiği inovasyon iki anlama da gelmiyor. Aslında inovasyon yaratıcılığın ticari ustalıkla birleşmesidir. Yani yeni fikirlerin bir yarara dönüşmesidir diyebiliriz. Eğitim programları açısından bu kavramlara bakacak olursak bu kavramların programlarda yer alması aslında son derece önemli fakat bu kavramların programlarda yer alması bunların uygulandığı anlamına gelmez. Yaratıcı süreç aslında emek ve sadakat ile ilgilidir. Yaratıcı ürünün aslında “mutluluk” gibi manevi bir yönü de vardır. İnovasyon ürününün ise maddi yönü vardır. 

İnovasyonu iki yönde inceleyebiliriz. Birincisine radikal ikincisine ise arttırımsal inovosyon diyebiliriz. Radikal inovasyon ilk yaratıdır, işlevseldir ve maddi manevi değerleri vardır. Arttırımsal inovasyonda ise ilk yaratının üzerine bir şeyler koymak gerekmektedir. Derste bu konudan bahsederken Köy Enstitüleri örneği dikkatimi çekti. Bu konudan bahsederken Köy Enstitülerine inovasyon atıfı yapılması bence eğitim açısından çok önemli.  Köy Enstitüleri, kafa ve bedeni birlikte çalıştıran, yurt kalkınmasını yürütecek köy çocuklarını iş ve kültürü birlikte yürütecek bir eğitim sistemi içinde yetiştirilmesi düşünülmüştür. Bunun için okulu dört duvar arasından çıkarmışlardı. Bu da aslında bir yenilik örneğidir diyebiliriz.


Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Okan Dede


Bu hafta Guy Senese ile ders işlemeden önce yapmış olduğu çalışmalara baktım ve ona yöneltebileceğim sorular çıkarmıştım ve bu sorulardan en çok sormak istediğim soru röportajında belirmiş olduğu şu cümleye yönelikti: “Değişim sadece öğretmenlerin bilinçleri sayesinde gerçekleşir.” Peki her şeyi öğretmenlerin vicdanına bırakmak ne kadar doğru bir düşüncedir? Guy Senese’e bu soruyu sorduğumda bu sorunun aslında çok kapsamlı bir şekilde açıklamayla cevaplandırılabileceğini belirterek sosyal anlaşma, sözleşme kavramından bahsetti. Onun söyledikleri sonucunda bende oluşan düşünce şudur: Eğitim birçok değişik toplumsal kurumların etkisi doğrultusunda yürütülen bir faaliyettir. Buna bağlı olarak eğitimin tüm diğer toplumsal kurumlardan bağımsız olarak istediği sonuçları alabilmesi mümkün değildir. Ekonomi, hukuk, siyaset, sosyoloji, din, toplumsal baskı grupları, psikoloji gibi alanların tümü eğitimi olumlu veya olumsuz bir şekilde etkiler. Eğitim kurumunun gelişmesi ve bu kurumun eğitim sorunlarının üstesinden gelebilmesi ancak diğer alanlardaki gelişmelerle birlikte mümkündür. Toplumların ayakta kalmasını sağlayan pek çok etken vardır. Toplum denen oluşum, toplumda bulunan bireyler sayesinde varlığını sürdürebilir. Toplumun varlığını sürdürebilmesi için de bu bireylerin çaba göstermeleri gerekmektedir. Toplumun varlığını devam ettirmesi, toplumda yaşayan bireylerin yararınadır. Bu nedenle toplum varlığının devamlılığı, toplumdaki tüm bireylerin ortak amacı olmalıdır. Dolayısıyla da eğitimin ve eğitim içinde büyük roller üstlenen öğretmenlerin işlerini yaparken bu düşünceyle yapmaları gerektiğini söyleyebiliriz. Guy Senese Türkiye’deki toplum sözleşmesinin üç temel ayağı olduğundan bahsetti. 

Bunlar;

  • Bilimsellik-Akılcılık
  • İnsancıl Olması
  • Gelenekler (Mesela öğretmenlere duyulan güven, eğitime verilen önem vb.)

Burada dikkatimi en çok çeken madde gelenek oldu. Bu hafta emekli bir öğretmenle de görüşme fırsatım olmuştu ve onun anılarını da dinleyince aslında geleneğin her ne kadar günümüzde uygulamalarını görmesek de çok önemli bir temel olduğunun farkına vardım. Öğretmenlik mesleğinin geçmişine baktığımda veya yaşadıklarımı gözden geçirince aslında bu geleneğin eğitim içinde çok büyük öneme sahip olduğunu söyleyebilirim. Sosyal sözleşmeyi konuşurken sosyal sözleşmenin bir silah olarak kullanılmaması gerektiğinden de bahsetti. Aslında burayı tam olarak anlayamadım. Sosyal sözleşme nasıl bir silah haline dönüşebilir? Dersten çıktıktan sonra belki de yorgunluğun da etkisiyle bu soruyu soramadığım için biraz hayıflandım.

Diğer konuşulan konu ise üniversitelerin konumları ile ilgiliydi ve bu noktada söylemiş olduğu “Üniversiteler çocuk bakıcısı rolüne dönüşmüştür.” cümlesi çok dikkat çekiciydi. Fakat yine de bu cümleyi söyleyip sorunun nasıl düzeltilebileceğiyle ilgili düşünmemek aslında topluma vurulan bir darbe olabilir. Çünkü üniversite gibi kurumlar toplum için varlar. Ama varoluş nedenleriyle ilgili yapmalarını gerektikleri şeyleri yapmamaktadırlar. Bu da aslında öğrencilerde karamsarlığa neden olmakta ve bu da doğal olarak toplumu da etkilemektedir. Bu kurumlar güçlü oldukları için toplumu yönlendirme gücüne sahiptirler. Peki görevlerini yerine getirmeyen bu güçlü kurumlar için ne yapabiliriz? Bunu yapabilmemiz için tek bir yöntem var diye düşünüyorum. Bu yöntem de bu kurumları yeniden yapılandırmak. Daha detaylı bakıldığında okullardaki rekabet başarısızlığı destekleyen bir şekilde devam etmektedir (kazananlar-kaybedenler). Bu durum aslında işsizliği de meşrulaştırmaktadır. Bence bu bilinçli olarak yapılıyor çünkü eğer bu durum meşrulaştırılmazsa bir kriz çıkabilir.

Bu hafta Guy Senese geldikten sonra aslında olaylara çok geniş açıdan bakamadığımı ve daha çok araştırma yapmam gerektiğini hissettim. Umarım bu şekilde hissetmem bana yeni ufuklar açar ve tartışmaları daha iyi bir şekilde temellendirebilirim.

Sistematik Eğitim Programı - Yazar: Okan Dede

Öncelikle bu konuda sistem kelimesini açıklığa kavuşturalım. Öğrenme her yerde meydana gelebilmektedir. Ancak okullarda diğer kurumlarla karşılaştırıldığında öğrenmeyi daha etkili ve verimli bir hale getirebilmek için çalışmaların yapılması gerekmektedir. Eğitim kurumlarının bu sorumluluklarını yerine getirebilmeleri için gerçekleştirecekleri faaliyetleri öğrenme ve öğretme kurallarını düşünerek ayrıntılı bir şekilde planlamaları gerektiğini düşünüyorum. Burada sistemden bahsedebiliriz. Aslında sistem yaklaşımını tam olarak doğru mu bilmiyorum ama otomobile benzetebiliriz. Otomobilin çalışması ivmelenmesi için gerekli adımlar vardır ve bu adımların izlenmesi gerekmektedir. Sistem yaklaşımını da buna benzetebiliriz. Sistem yaklaşımına baktığımızda aslında doğrusal düzlemde adım adım hangi işlemlerin yapılacağını bizlere sunmaktadır. Bu bakış açısına başka bir deyişle mühendislik bakış açısı diyebiliriz. Sistem yaklaşımının eşitliği getirdiğini ve kesinlikler içerdiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum yaptığımız tartışmalar sonunda. En temelinde curriculum kavramının da sistematik bir sürece atıf yaptığını söyleyebiliriz (koşu pisti).

Sistem yaklaşımında deneysel çalışmalar, gözlemler, nesnel prosedürleri içeren araştırma yöntemlerinin bu süreçlerde kullanılması gerektiğinden bahsedilmekte. Peki burada araştırmayı yapacak kişiler arasında öğretmenler nerede durmaktadırlar? Her ne kadar program sistematik olsa da öğretmenlerin program okuma becerilerinin de üst düzeyde olması gerektiğini düşünüyorum. Aslında bizler her şeyde öğretmenlerin vicdanına fazlaca güveniyoruz. Fakat acaba bu eğitimdeki sorunları çözmekte mi yoksa durumu daha da içinden çıkılamaz hale mi getirmekte?

Ülkemizdeki duruma baktığımızda her kademede merkezi sınavların olması sistematik program anlayışının göstergesi olabilir mi? Tabi işleyişe tam alarak detaylı bir şekilde bakmak gerekmekte fakat yine de bunun sistem yaklaşımının uygulamalarına benzediğini söyleyebiliriz. Okuduğum makalelerde göç etkilerinden ve Amerika’nın bu göçe eğitim alanında nasıl reaksiyon gösterdiğinden bahsedilmekte idi. Peki bizim durumumuz günümüzde çok farklı mı? Bence bu noktada eksik kalmaktayız. Değerler eğitiminin varlığından bahsedebiliriz fakat göçmenlere dokunan özel bir çalışmanın olduğundan bahsedebilir miyiz? Bence daha kat edeceğimiz yol var.

İş dünyası ve eğitim çok yakın ilişkidedir desem herhalde hata yapmış olmam. Aslında iş dünyası okullara ne öğretilmesi gerektiğinden kendini sorumlu tutmaktadır. Ekonomistler doğrudan uyumlu ve etkili bireylerin eğitim süreci sonunda ortaya çıkmasını istemektedirler. Nasıl bir birey istiyoruz sorusunu maalesef ekonomistler vermişlerdir. İyi huylu, öğretilen değerlere sahip çıkan, iyi iş yapan bireylerin yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Aslında nihai amaç özgürlük düşüncesini ortaya çıkarmaktadır. Fakat burada adı geçen özgürlük bizim anladığımız anlamda bir özgürlük değildir. Satın alabileceğiniz sürece özgürsünüz demektir.

Liberal Eğitim Programı (2) - Yazar: Okan Dede

Plato’ya göre aklın ilkelerini çözmek zorundayız. Bunu çözümlerken de teorik ve felsefi düşünmeye yönelmeliyiz (food for thought) o dönemlerde merak ve ilginin doğal olduğundan bahsedilmekteydi. Söz konusu bu görüşlerin ayrıştırılması ve gruplandırılması noktasında farklı düşünceler bulunmaktaydı diyebiliriz. “Hangi bilgi değerlidir?” sorusu aslında cevaplandırılmayı bekleyen en önemli sorulardan biri olarak görünmektedir. Ve buna şu şekilde cevap verilmiştir. İnsan aklını geliştiren bilginin değerli olduğu kabul edilmiştir. Ben insan aklını geliştiren bilginin en değerli bilgi olduğu fikrine katılmıyorum. Tarihte nice olaylar vardır ki insan aklının ürünü sonucu ortaya çıkan ürünlerin kötü amaçlarla kullanılıp milyonlarca insanın katledildiğini görebiliriz. Mesela Hitler’in ordusunda görev yapan subayların askeri bilgileri veya pilotların uçuş bilgileri kötü amaçlarla kullanılmış ve insanlar sırf Yahudi, engelli, suçlu vb. oldukları için insanlık tarihinde utanç sayılacak birçok zulme maruz kalmışlardır. Peki uçakların nasıl uçurulacağı bilgisi insan aklını geliştirmez mi? Dolayısıyla en değerli bilgiler kapsamına girmez mi? Dolayısıyla buradan yola çıkarak benim görüşümün en değerli bilginin insan zihnini geliştiren bilgi olmadığını belirtmek istiyorum. En değerli bilgi bütün insanlık yararına olan bilgidir (iyilik, doğruluk vb.). 


En değerli bilgileri yetişkin insanların öğrenebileceği fikri belli zamanlarda egemendi. Dolayısıyla bu düşünce üniversiteleri de etkilemiştir (Fatma Hocamızın derste bizlere gösterdiği üniversitelerin sloganları belki buna örnek olarak gösterilebilir.) Aslında bilginin peşinde koşma bir nevi liberal eğitimin temelini oluşturmaktadır. Tıp gibi alanlarda bilgi araç olarak kullanılır. Bu practical knowledge olarak kabul edilmektedir ve liberal eğitim bilgi bilgi için öğrenilir kavramından yola çıkılarak bu düşünceyi eleştirir. Felsefe bölümünde eğitimini sürdüren bir öğrenci bile nihai hedef olarak kendine KPSS’yi belirlemekte ve sonuçta bilgisini amaç olarak kullanmaktadır. Peki bu yanlış mı? Söz konusu öğrenci böyle düşünerek bilgiye zarar mı vermekte yoksa kendine onları aktarabileceği ortamı bulabilmek için çabalamakta mı? Burada nereden baktığımız çok önemli. Belki de empati yaparak çözüme ulaşabiliriz. O öğrencinin yerinde biz olsak ne yaparız? Herhalde cevap çok açıktır diye düşünüyorum. Aslında başlarda liberal eğitim kendi içinde çelişmemektedir. Daha sonraları yapılan araştırmalar sayesinde bizler çelişkilerin farkına varmaktayız. Günümüzde liberal eğitim anlayışı daha eklektik bir görünüme sahiptir. Bir yandan teori verilirken diğer taraftan uygulama boyutu da artık göz önünde bulundurulmaktadır. Fakat yine de entelektüel gelişim olmadan fayda sağlanamaz görüşü liberal eğitimin hala en temel felsefesini oluşturmaktadır. 

Yeniden Kavramsallaştırma Dönemi - Yazar: Okan Dede


Nispeten iyi bir üniversitede yani Hacettepe Üniversitesi Eğitim Programları ve Öğretim alanında yüksek lisans yapmış olmama rağmen yeniden kavramsallaşma kavramını daha önce hiç duymamıştım. Bu tabi ki benim de eksikliğim olabilir fakat bu durumu biraz da alanın problemlerine bağlayabilirim. Okumuş olduğum makalelerde alandaki krizlerden bahsedilmekteydi. 1960’larda ulusal eğitim reformunda alan pas geçilmiş ve aslında alan dibe vurduğunu fark etmiştir. Ülkemizde alanın durumunda baktığımızda ise her ne kadar alanda sürekli değişimler yaşansa da akademi bu değişimlerin tam ortasında bulunamamaktadır. Bu hafta yapmış olduğumuz tartışmalardan sonra bunun nedenini kısır döngü tartışmalara bağlamaktayım. Yeniden kavramsallaştırma gibi önümüzde çok çarpıcı bir kavram olmasına rağmen, ülkemizde bu kavram görmezden gelinmektedir. Ülkemizde alanın durumuna baktığımızda hala kavramlar üzerinde bir birliktelik sağlanamamış ve bizler bu alanın karmaşıklığı içerisinde boğulmaktayız. Burada alanın pas geçilmesine alanda bulunan kişiler olarak aslında bilerek olmasa da katkı sağlamaktayız. Bizlerin yapması gereken asıl iş yeniden kavramsallaştırma kavramını iyi anlamak ve bu kavramın gerektirdiklerini yapmaktır. “Nasıl bir eğitim, nasıl bir öğretmen, nasıl bir okul, nasıl bir denetim, nasıl bir gelecek, nasıl bir gençlik ve nasıl bir dünya?” sorularına vermemiz gereken yanıtlar varken hala amaç, hedef, davranışsal amaç, davranışsal hedef vb. kavramlarla uğraşmaktayız ve aslında bir arpa boyu yol kat edememekteyiz.

Ülkemizde Eğitim Programları ve Öğretim alanında epistemolojik bir birlik oluşturulamamıştır. Bu birliğin oluşturulamamasının nedenini sadece kutuplaşma sorunu olarak açıklayabilir miyiz? Ben bu sorunun cevabının sadece kutuplaşma ile verilebileceğini düşünmemekteyim. Öncelikle epistemolojik bir birlik oluşturulabilmesi için özgür bir ortamın olması gerektiğine inanmaktayım. Fakat bizim ülkemizde yapılan tezler ve makaleler ülkenin karşı karşıya kalmış olduğu problemlere çözüm bulamamış hatta bu sorunlar görmezden gelmiştir.

Son olarak bahsetmek istediğim konu ülkemizde düzenlenen konferanslardır. Okumuş olduğum makalelerde konferansların alanda tarihsel süreçte itici güç olduklarından bahsedilmekteydi. Şu ana kadar katılmış olduğum ve ülkemizde düzenlenen konferanslara baktığımda bu konferansların tamamen amacından saptırıldığı ve konferans turizmine katkı sağladığını fark ettim. Burada asıl önem verilmesi gereken noktanın nicelik değil nitelik olduğunu düşünmekteyim. Her konferansta yüzlerce çalışma kabul edilmesi yerine çalışmayı yapan kişiye yeterli zamanın verilebileceği bir sistemin kurulması gerektiğini düşünmekteyim.