İnovasyon ve Eğitim - Yazar: Metin Kartal


Bu haftaki dersimize Dr. Nurdan Kalaycı’nın katılacak olmasından ötürü dersimize kısa bir tartışma ile başladık. John Dewey’in Deneyim ve Eğitim Kitabında geçmişin bir amaç (ends) olarak değil de bir araç (means) olarak kullanılması gerektiği vurgusuyla tartışmamızı tamamlamıştık. Ardın Dr. Kalaycı ile başladığımız derste bir video ile başladık. Videodaki usta vurgusu ile birlikte ustalık için gerekli olan 3 özellik sıralandı: Sadakat, sabır ve zaman. Yani bir alanda hemen oluvermenin zaman aldığını, yapmış olduğumuz işe aşk ile bağlanmamızı ve ona asla ihanet etmememiz gerektiğini bir kez daha gördüm. Ve elbette en sonunda ondan alacağımız meyveleri ise sabırla beklememiz gerektiğini de… Özdemir Asaf’tan bir alıntı galiba bu durumu çok güzel özetlemektedir: “Damla kendini tamamlayınca damlar…” Her üretimde, her bir yaratımda ve her bir yeni üründe ciddi bir birikime ve emeğe ihtiyaç olduğu çok açıktır. Dersimiz inovasyon, kalkınma ve yaratıcılık temalarındaydı. Aslında dersimizin izlencesinden biraz farklı görünse bile aslında eğitimin ulaşmak istediği en nihai sonucu daha şimdiden Dr. Kalaycı ile görmüştük. Biz hep demiyor muyuz? “Eğitim yeni bir şey düşünmek, yeni bir şey yaratmak ve yeni bir şey keşfetmektir.” Bunların nasıl olabileceğinin ipuçlarını içeriği dolu dolu olan bir dersimizle anlamaya çalıştık. Peki, yaratıcık neydi? Gelen farklı cevapların üzerine, bir cevap da benden gelmişti: “İnsanlığa faydalı olan şeylerdir…” Dr. Kalaycı’dan gelen yeni bir soruyla irkilmiştim: “Yaratıcılık, her zaman insana faydalı olacak bir şey midir?” Düşününce hiç de öyle olmadığını yakın tarihimizden örneklerle gördük. Neydi bunlar? Atom bombası, Ruanda oteli katliamı ve dünyanın diğer bölgelerinde bu durumlara benzer hadiseler… Demek ki her yaratıcılık insana faydalı olmuyor, bilakis insanlığın sonunu getiriyordu.

Dersimiz bir diğer tartışma konusu ise, yurtdışında güzel örneklerini görüp ülkemizde umarsızca tükettiğimiz kuramlardı. Bunların en başında “Çoklu Zeka Kuramı” nın geldiği görülmektedir. Bunun alında yatan temel neden ise okuduğumuz kuramları tam anlamıyla, yani hakkıyla enikonu okumadığımızdan kaynaklanmaktadır. Bu eksik ve yüzün okumalarımızdan sonra da kuramı kavrayışımız ve hatta ona getireceğimiz eleştiriler de haksız ve yersiz olmaktadır. Durum böyle olunca da ülkemizde eğitimde faydalı olmasını beklediğimiz kuramlar beklenen sonucu vermediği ve kısa bir süre sonra ise bitip tükendiğini görmekteyiz. Yalnızca “Çoklu zekâ kuramı” olsa… Bunun yanında 2005 yılında eğitim programlarımızı revize edip yapılandırırken temel aldığımız “Yapılandırmacılığı” 5-6 sene gibi çok kısa bir sürede tükettiğimiz hatta tu kaka ilan ettiğimiz bir kuram haline getirmedik mi? Tam da bu nokta şu soruyu sorasım geliyor? Sahi, biz neyi tam ve hakkıyla anladık? Gözümüzün önünde ve her gün öğretmenlerimizden duyduğumuz “öğrenci-merkezli yaklaşım”… Sizce bunu da biz ve öğretmenlerimiz ne kadar anladılar da öğrenci merkezli bir eğitim yapmaya çalışıyoruz. Gestalt kuramcılarının fil metaforuyla anlatmaya çalıştıkları durum aslında bizim durumumuzu özetliyor. Karanlık bir oda düşünün ve bu odada herkes kocaman bir şeyin bir tarafından tutmuş ve onu tanımlayama çalışıyor. Bu duruma benzer bir konu ise dersimizde tartıştığımız inovasyon kavramında da yaşandığını görmekteyiz. Sektör inovasyon olara, MEB yenilikçi, Arman Kırım ticat, TDK ise yenileşim olarak tanımlamaktadır. Alın size bir başka fil örneği daha… Kavram henüz çok yeni ve dünyayı kasıp kavurmaktadır. Sizce bu kavramın ve arkasındaki kuramın ömrü ne kadar olacaktır? 5 yıl, 10 yıl… Bekleyip birlikte göreceğiz. Ancak Dr. Kalaycı resmen kendini bu işe adamış durumunda… Bari bu kavram ülkemizde doğru ve hakkıyla anlaşılsın da hemen tüketilmesin…

Buraya kadar her şey tamam gibi görünüyor ben de! Peki, şimdi kendime yeniden soruyorum: “Yaratıcılık nedir?”, cevap: İçinde orijinalite barından ve insanlığın iyiliğine hizmet eden şeylerdir. Peki, “İnovasyon nedir? Cevap: Bu yaratıcılıkların ticari bir ustalıkla sanayi ile buluşturulmasıdır. Ancak bunu meydana getirmek, soruyu sorup bir çırpıda yanıtlamaya benzememektedir. Leski, Fırtına ve Yaratıcılık adlı eserinde yaratıcı süreci bir fırtına benzetmektedir. Yani bir anda coşar, sonra biraz durulur ardından yeninden şaha kalkar… Yani içinde emeği, birikimi ve sadakati barındırmaktadır. Bu iki kavramın arasındaki farka bakacak olursak, yaratıcılıkta manevi bir değer vardır, ancak inovasyonda ise maddi bir değer, yani tatmin vardır. Başarısızlık ya da yenilgiden sonra çocukluğumdan beri sürekli olarak söylenen bir söz vardı: “Ne yapayım, atomu parçalayamazdım ya!” İnsanlar bunu resmen diline pelesenk etmişlerdir. Ancak bu dedikleri gerçek oldu Cern Deneyi ile maddenin en küçük yapı taşı denen şeyi parçaladılar. Aslında başarısızlık ya da yenil anında sürekli sarf ettiğimiz bu sözü incelediğimizde içinde bir imkânsızlık ve çaresizlik barındırmaktadır. Demek ki bizim meselelere nasıl baktığımız ve onları nasıl kavradığımız bizim düşüncemizi ve hatta yaratıcılığımız da etkilemektedir. Ama elin oğlu bu durumu böyle görmedi ve atom deninde onda imkansızlık ya da çaresizlik değil, onun kafasında milyonlarda acaba oluştu ve sonunda da başardılar. Yani, bir tabu daha yıkılmış oldu…

Çok uzağa değil, yakın tarihimize baktığımızda büyüklerimizin inanılmaz hatta Dewey’i bile kendisine hayran bırakan bir okul modeli yarattılar: Köy Enstitüleri… Ancak bu okullarımız da diğer kuramlar gibi anlaşılmadan ve kavranmadan hemen tüketiverdik. Galiba bizim millet olarak temel sorunumuz ortaya koyduğumuz yenilikçi, inovatif, ticat bir şeyin, artık adına ne dersek diyelim etkilerini, sonuçlarını ve kazanımlarını göremeyecek kadar sabırsızız. Bu bakımdan yaratıcı ve inovatif düşünce içinde benim önceliğim sabırlı olmaktadır. Bundan sonra sebat, sadakat ya da sizin kendinizi tamamlayacağınız kavramlar gelmektedir…

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Metin Kartal


Bu hafta dersimize Dr. Guy Senese katıldı. Kısa tanışmadan sonra Dr. Senese bir tartışma konusu açmak için, Bir eğitimci/öğretmen olarak sizce toplumun idealleri neler olabilir? sorusuyla tartışmamızı başlattı. Herkes ikişerli ve üçerli gruplar halinde belirlediğimiz idealleri sınıfça paylaştık. Dr. Senese bizlere örnek olması bakımından birkaç örnek vererek grup çalışmasını başlattık. Bizim grup eleştirel düşünme/okuma/yazma idealini belirlemişti. Diğer gruplar ise, sosyal sorumluluk, üretkenlik (bunu Dr. Senese yeni yaratıcı bir şeyler yazmak örneğini vererek genişletti.) ve sekülerizm ideallerini belirlediler. Ardından belirlenen her bir ideal üzerinde fark yaklaşımlarla düşünmeye ve tartışmaya başladık. İlk olarak sekülerizm kavramı ile başladık. Dr. Senese kavram içerisinde neleri barındırmaktadır diye sordu? Aslında bu soru benim pek de alışık olmadığımız bir bakış açısıydı. Çünkü ben genelde ya kavramın tanımından ya da sözlük tanımından yola çıkarak ele almaktaydım. Ancak bu bakış açısıyla bir kavram içerisinde ne kadar farklı düşünceleri de barındırabileceğini gördüm. Diğer taraftan, kavram yaratıldığı toplumun da felsefesini, düşüncesini ve izlerini içinde barındırdığını gördüm. Sekülerizm kavramı içerisinde hoşgörüyü (tolerance) barındırmaktadır. Dr. Senese buna sevmiyorsan bile tolere ediyorsun şeklinde bir açıklama getirdi. Ardından, bu kavramın Hıristiyanlıktan etkilenerek çıkan bir ideal olduğuna değinerek bu kavramın da içerisinde 2 farklı boyutun olduğuna değindik. Bunlardan ilki Kalvenizm’i, ikincisi ise Zayıfın/Fakirin/Düşkünün İhtiyaçlarının gözetilmesidir. Kalvenizm anlayışı, eğer çok paran varsa tanrı seni seviyor şeklindedir. Aslında altında verilen örtük mesajlar toplumu farklı bir toplumsal yapıya getirdiği görülmektedir. Yani zenginin tanrı tarafından sevildiği için gücü ellinde bulunduranlar tanrı tarafından daha çok sevilmek için fakirlerin parasını alabilirdi. Bunun sonucu olarak, toplumsal eşitsizlik doğmaktadır. Diğer kavram ise içerisinde sosyal sorumluluğu ve adaleti barındırmaktadır. Aslında iki idealin de aynı kaynaktan beslendiği ancak yarattı sonuçların ne kadar farklı olduğu görülmektedir. Eğer ben birinci idealle hareket edersem geleceğim nokta toplumsal eşitsizlik ve acımasız mücadele; ikinci idealle hareket edersem ulaşacağım nokta sosyal sorumluluk ve sosyal adalet olacaktır. Bu çerçevede, seçeceğimiz ideal ise benim eğitim idealimi yaratmama ışık olacaktır. Tam da bu nokta Dr. Senese iki örnek verdir: Seçilen ikinci idealin eğitime yansıması her öğrenci en iyi öğretmeni hak eder yaklaşımından yola çıkarak en iyi öğretmenleri yetiştirmeye gayret ederiz; diğer ise bu sosyal sorumluluk içerisinde bir sosyal adalet sağlamak istiyorsak her birimiz işimizi en iyi şekilde yapmamız gerekmektedir. Dr. Senese, sosyal adaletin sağlanabilmesi için Freire’nin verdiği mücadeleden bir örnek verdi. Freire’nin mücadelesi sosyal adalet ve eşitlikti. Freire ise bunu eğer yaratılışta herkes eşit olduğunu düşünüyorsak, işte o zaman liberal eğitim amacına ulaşacaktır. Özgürleşmenin sağlanmasının bir yolu ise bireylerin önündeki düşünmeyi engelleyen bariyerlerin ve şartların kaldırılması ile olacağını, Dr. Senese ifade etmiştir. Tartışmasının bundan sonraki kısmını sınav görevimden ötürü kaçırdım. Sınav görevimin bitişinden sonra sınıfa geldiğimde, arkadaşlardan biri No Child, Left Behind Yasasını sordu. Dr. Senese bu yasanın retorik olarak hiçbir çocuğun geride kalmayacağını, ancak uygulamada çocukların büyük ölçekli sınavlarla geride geri bırakılmaktan ve üzerlerinde büyük baskı oluşturmaktan da geri kalmadığını ifade etmiştir. Ben bu ifadede belirlenen retorik olarak belirlenen bir idealin uygulamadaki yansımasının da planlanandan çok çok farklılaşacağını gördüm. Aslında dezavantajlı grupları içinde bulundukları dezavantajlı şartlardan çıkarmak amaçlansa bile bu ideal hiçte öyle olmamıştır. Diğer bir tartışması ise yine liberal eğitim çerçevesinde liberalizmin iki farklı kurucunun farklı yaklaşımları üzerineydi. Bunlar Thomas Hobbes’un Leviathan eseri ile J. J. Rousseau Social Contract eseridir. Bu tartışmaya geçmeden önce Karl Marx’ın Das Kapital eserinde ifade ettiği gibi köleler zincirleri içerisinde kesinlikle özgürlüklerini aramayacak; hatta bu durumdan memnun olacaklardır. Marx’ın ifadesine benzer bir durumun aslında Thomas Hobbes zamanında verilen eğitim programları aracılığıyla yapıldığını gördüm. Hobbes ile Rousseau birbirinden ayrıldıkları temel nokta ise toplum sözleşmesine baktıkları noktadır. Hobbes toplum sözleşmesi insanlar arasında karşılıklı korku yaratılacak bir ortak korku üzerinden sağlanacağını ve herkes üzerindeki hakkın krala devrederek bir sözleşme yapılacağını ifade etmektedir. Rousseau, Hobbes’tan farklı olarak doğa durumundaki insanın özgür ve eşitliğin ortamı olarak görmektedir. Eşitsizlik ise insan doğasındaki çeşitli değişim ve evrimler sonucunda bir eşitsizliğe dönüşmüştür. Bu eşitsizlik zaman içerisinde kurumsallaşarak bir olgu halini almıştır. Doğa durumundaki insan tam anlamında iyidir ve özgürdür. Dr. Senese bu karşılaştırmadan sonra Türkiye’deki eğitim anlayışının daha çok Rousseau’daki Toplum Sözleşmesine benzediğini ifade etmiştir.

Sistematik Eğitim Programı - Yazar: Metin Kartal


ABD’de endüstri tarafından uzun yıllardır dillendirilen üretimde verimlilik (efficiency) ve insan hayatında müreffeh bir ortamın sağlanması amacıyla araştırmacılar araştırma içerisindeydi. Uzun zamandan beridir araştırmalar yapan Taylor farklı fabrikalarda edinmiş olduğu gözlem ve deneyler sonucunda verimliliğin ve müreffeh bir yaşamın ancak iş analizi yapılarak işlerin daha sistemli olabileceğini yazmış olduğu eseriyle ortaya koymuştur. Bu yaklaşım içinde endüstri sektörde ve diğer sektörlerde hangi iş olursa olsun onun bilimsel bir yaklaşımla analiz edilerek çalışan işçilerin kendinden önceki ustalarından ya da öğreticilerinden öğrendikleri sözlü bilgileri ya da gelişi güzel yöntemleri daha sistematik ve bilimsel bir hale dönüştürüleceği ifade edilmiştir. Aslında bu nokta o zamanın ABD’si ve İngiltere’sinde iş gücünün ve işçilerin çabalarının faydasız ve verimliliği ispatlanmamış yöntemlerle heba olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda, Bobbitt içinde yaşamış olduğu yıllarda Taylor’un endüstri sektöründe gözlemlediği benzer durumları o da eğitim alanında yaptığı birçok çalışma ve raporlar ortaya koymuştur. Bobbitt, okullarda uygulanan eğitim programlarının, öğretim yöntemlerinin ve diğer eğitimsel faaliyetlerin geleneksel bir şekilde yapılmaktan ziyade daha sistematik, bilimsel araştırma temelli ve aşama aşama süreçleri içeren bir düşünme yaklaşımında yola çıkarak planlanması, uygulanması ve değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bobbitt, öğretme-öğrenme sürecindeki belirsizliklerin ortadan kaldırılması, daha gözlemlenebilir, daha ölçülebilir ve daha somut bir biçimde hazırlanmasını amaçlamıştır. Program hazırlama yaklaşımının kanıta dayalı, yani deney ve gözlemi içeren, bunun yanında daha objektif bir biçimde yapılmasını amaçlanmıştır. Taylor yaklaşımında olduğu gibi meslekte en iyi ve başarılı olanları, bunlar elektrikçi, sucu ya da doktor vb. gibi gözlemleyerek onların iş analizlerini yaparak özelliklerini/yeterliklerini belirleyerek yapmıştır. Bu çerçevede, okullarda henüz bir çocuk olarak görülen (ham madde olarak) öğrencilere ise yapılan gözlemler neticesinde kazandırılacak hedefler belirlenmiş (son ürün olarak görülen yetişkinlerde olan özellikler, beceriler, yeterlikler) ve programlar bu çerçevede yapılmıştır.

Sistem yaklaşımı öğretmeni, sürecin aşama aşama ve sistematik bir şekilde hazırlanmasından ötürü bir teknisyen olarak görmektedir. Makalede de ifade edildiği gibi bir hemşire gibi süreçleri ve aşamaları sorgulamadan verilen görevleri uygulaması beklenmektedir. Türkiye’deki program örneklerini bakacak olursak 2006 yılında geliştirilen programların her adımı en ince ayrıntısına kadar betimleyen ve öğretmen yaratıcılığını bir şekilde engelleyen ve onları bağımlı hale getiren Kılavuz Öğretmen kitaplarında bunun izleri görülmektedir. Öğretmenden beklenenler, kılavuz kitaplarda verildiği için öğretme-öğrenme süreçlerini yürütmesi ve üzerinde herhangi bir şekilde düşünmeden verilen talimatları yerine getirmesi beklenmektedir. Ancak ilerleyen zamanda kılavuz kitapların kaldırılmasından sonra ise öğretmenlerin yaratıcılığını geliştireceği beklenmiş, ancak bu durum hem öğretmenlerin böyle bir beceriyi geliştirecek bir formasyondan geçmemesi hem de böyle bir yaklaşımı daha öncesinde hiç tecrübe etmemesi beklentileri nispeten boşa çıkarmıştır. Çünkü kılavuz kitapların kaldırılmasından sonra öğretmenlerin yaratıcılıklarını engelleyen diğer unsurlar sistemden çıkarılamamıştır. Burada karşılaşılan temel sorun ise MEB tarafından yapılan merkezi sınavlar, öğretmenlerin programları yetiştirme kaygısı ve ders kitaplarına yüklenen özel anlamlar öğretmenlerin özgürlüklerini etkilemekte ve programda herhangi bir değişiklik yapmasını da engellemektedir. Makaleleri okurken ve derste yaptığımız taşıtmalarda gördüğüm bir diğer nokta ise sistematik eğitim programları yaklaşımında bağlam (contex) göz ardı edilmekte ve standartlaşmaya gidilerek her sınıf için belirli ve standart bilgi sunulması hedeflenmesidir. Türkiye’deki eğitim programları da benzer şekilde bağlamdan kopuk, yani bürokratik bir yaklaşım söz konusudur. Okumalarda tam da bu noktada bürokrasinin karşında duran bir kavram karşıma çıkmıştır: Serbest piyasa. Burada ise serbest piyasa ekonomisi yaklaşımı vardır. Serbest piyasa, eğitimin dışarıdan ithal ettiği ve eğitimi etkileyen bir kavram olarak durmaktadır. Milton Friedman’ın “Capitalism and Freedom” isimli eserinde de ekonominin açık bir şekilde eğitime müdahalesi görülmektedir. Şöyle ki “Nasıl insan yetiştirmeliyiz?” sorusunun cevabı, ekonomik piyasa tarafından yanıtlanmaktadır. Bu dünyanın farklı bölgelerinde olduğu gibi bizde benzer bir şekildedir. Ülkemizde hazırlanan eğitim raporları, yeni inşa edilen meslek liselerinin organize sanayi bölgelerindeki konumu ve ekonomi kesimlerinin uluslararası büyük ölçekli sınav sonuçlarını eleştirmesi bunun en bariz örnekleridir. Bu kadar beklentinin aksine, ekonomi piyasası, eğitim programlarıyla ya da programın içeriğiyle ilgilenmemektedir. Yalnızca rekabet eden ve birbirleriyle karşılaştırılabilir okullar ve somut deliller istemektedirler.

Dersimizde incelediğimiz bir diğer sistematik program geliştirme uzmanı ise Charters’tır. Bu araştırmacı hazırlamış olduğu “Methods of Teaching” eserinde işlevselliğe ve verimliliğe vurgu yapmaktadır. Yani okullarda verilen matematik, edebiyat vb. gibi derslerin işlevselliğine ve hayatta ne işe yarayacağına dikkat çekmektedir. Öte tarafta, Charters Bobbitt’ten farklı olarak diğer meslek gruplarının işlerini analiz etmek yerine; meslekteki en iyi öğretmenlerin işlerini analiz etmiş ve yapılan her bir analiz ise bir hedef olarak belirtmiştir. Bu da aslında bir bakımdan öğretmen yeterliklerinin belirlenmesi çalışmasıdır.

Son olarak, sistematik eğitim programı geliştirme yaklaşımı güzümüzde de etkisini sürdürdüğü görülmektedir. Şöyle ki Bologna Süreci ile birlikte üniversiteler belirlenen Avrupa Yükseköğretim Yeterlikler çerçevesi ve Türk Yükseköğretim Yeterlikler Çerçevesinde her yükseköğretim kurumu kendi yeterliklerini belirlemelerini beklemiştir. Ancak durum beklendiği gibi olmamış ve üniversitelerde izomorfizme neden olmuştur.

Liberal Eğitim Programı (2) - Yazar: Metin Kartal


Platon aklın ilkelerinden bahsederken hem felsefik hem de teorik düşünmeye ihtiyaç olduğunu ifade etmektedir. İlke kavramı Antik Yunan’da arkhe kelimesine dayandırılmaktadır. Arkhe, kelime anlamı itibariyle başlangıç veya hareket noktası ve nihai ana madde olarak farklı şekillerde tanımlanmaktadır. Bu temelde, aklımızın başlangıç noktası ve ana maddesi olarak hem felsefe hem de teorik düşünmeye bir atıf bulunmaktadır. İnsan için ise en temel şeyin akıl olduğu kabul edildiğini görülmektedir. Antik Yunan’da hem epistemolojik hem de ontolojik olarak bilginin kaynağının sorgulanması neticesinde ulaşılan iki farklı bilgi türü bulunmaktadır. Bunlardan ilki bilgi için bilgi, diğer ise pratik (uygulama) için bilgi şeklindedir. Bu farklı bilgi türleri etrafında süregelen ve eğitim programları içinde de sürekli tartışma konusu olan bir olgudur. Eğitim programları açısından belki de en kapsamlı ve çetrefilli soru bu bilgi türlerinin gerçek ontolojisinde yatmaktadır. Yani hangi bilgi öğretilmeli? Bu sorunun 19. yy. sonlarında Herbert Spencer tarafından şu şekliyle ifade edilmektedir: Hangi bilgi en değerli bilgidir? İki haftadır, liberalizm ve liberal eğitim kavramları ve liberal eğitim programları etrafında sürdürmekte olduğumuz tartışmalarda bir bakıma dönüp dolaşıp bu noktaya geldiğini deneyimlemiş bulunmaktayım. Liberal eğitim felsefesiyle hareketten eden üniversitelerin de aslında genel mottosu “bilginin peşinde (pursuit of knowledge)” ifadesidir. Bunun yanı sıra “özgürleştiren sanatlar olarak kabul edilen liberal arts education” ise yine liberal eğitim içerinde önemli bir yere sahiptir. Ancak liberal eğitim programlarında sormamız gereken soru, Herbert Spencer’ın sorusuna benzerlik göstermektedir. Şöyle ki liberal eğitim için değerli olan bilgi nedir? Yani bilgi için bilgi  midir, yoksa pratik için bilgi midir? Bu bağlamda, liberal eğitimin alanyazında farklı şekillerde yorumlanması neticesinde şunlar ortaya çıktığı görülmektedir: Birincisinde liberal eğitim bilgi için bilgi olarak yorumlanmakta; ikincisinde liberal eğitim yalnızca tek bir disiplin ya da anlama şekline karşı duruşuyla yorumlanmakta; son olarak ise, dogmatik öğretim yöntemleriyle empoze altına alınan zihnin sınırlılıkları ya da kısıtlılığıyla ilgilenmesi olarak yorumlanmaktadır. Bir taraftan, bu üç farklı yorum aynı kaynaktan beslenmesine rağmen hiçbir şekilde hem ontolojik hem de epistemolojik çakışmadığı ya da örtüşmediği görülmektedir; diğer taraftan, bu üç farklı yorum alanyazında da farklı çatışma alanları oluşturmaktadır.

Liberal eğitimin birinci yorumu olan bilgi için bilgi ve buna getirilen temel itiraz ise bilginin işlevselliği ve herhangi bir meslekle olan alakasıdır. Bu durum şu örnekle açıklanmaktadır: Geometri, Euclid tarafından ilk bulunduğunda kullanım alanının tarım arazilerinin sulama potansiyelini artırmaya dönük olduğu görülmektedir. Ancak böylesi bir pratik için bilgi yorumuyla bilginin kısıtlanmadan bu disiplinin okunması gerektiği vurgulanmaktadır. Platon’un bakış açısıyla, bir disiplinin ilkelerinin anlaşılması zihnin gelişimi için gerekliydi ve doğal olarak bu disiplinde eğitim için önemli bir unsurdu. Yani bu klasik liberal eğitim anlayışının altında yatan şey insanın bir öze (ousia) sahip olduğu, bununda idea şeklinde insanın aklında sürekli aynı ve değişmeyen bir ontik zeminde olduğu görüşüdür. İnsan aklının en üst faaliyetinin ise teorinin peşinde olması olarak ifade edilmektedir. Yani bu klasik liberal eğitim anlayışında, insan tüm yönlerden bir bütün olarak gelişmesi beklenmektedir. Bu yorum içinde en önemli olarak kabul edilen şey ise bilginin herhangi bir pratik ya da mesleki bir beklentiden ziyade, sırf bilgi için bilgi yaklaşımında hareket edilmektedir. Sonuç olarak, kuramsal bilgi yüceltilirken, pratik bilgi aynı ölçüde indirilmektedir. Eğitim’deki yansıması ise biraz farklıdır. Örneğin mühendislik, tıp ya da eğitim fakültelerindeki yaklaşımla fen ve edebiyat fakültelerindeki yaklaşım çıkarılan bu sonuç açısından farklıdır. İlki daha pratiğe dönükken, ikincisi daha kuramsaldır. Ancak alanyazında ortaya çıkan bu iki farklı durumdan herhangi birisinin sonuçları bakımdan seçilmesinin zor olduğunu açıkça ifade etmektedir. Pratik için bilgi yaklaşımında özellikle şu nokta dikkat çekti: Böylesi bir liberal eğitim ortamında öğrencilerin samimiyetsiz olacakları (double-minded)’dır. Şöyle ki öğrencilerin elde edecekleri pratik için bilginin ötesinde durumun iyiden iye narsisime dönüşebileceğidir. Yani daha fazla sonuç (further ends) elde etme isteğiyle öğrencinin eğitim durumları yarışmacı, ödül-ceza çıkmazında saplanıp kalmış ve yalnızca sınavlardan başarılı olma gibi bir durma dönüşebileceğidir. Yani burada öğrenilecek bilgi ya öğretmenin gözüne girmek ya da rakip olarak gördüğü kişileri elemek üzere olacaktır. Yazar tamda bu noktada alanyazında teorik ve pratik üzerine yapılan tartışmasının sığlığından bahsederek bu ikisi arasında bir tercih yapmaktan ziyade dengeli bir tutum izlemenin yerinden olacağı kabul edilmektedir. Yazarın diğer vurguladığı en önemli nokta ise hangi konu olursa olsun bir bilgi için birey içsel bir motivasyonla güdülendiği zaman hem bilgi için bilgi, hem de pratik için bilgi’nin peşinde isteyerek, zevkle ve merakla gidecektir.  Geldiğim sonuca baktığımda aslında tartışma makalenin başında verilen örneğe tekrar geri döndüğü görmekteyim. Oxford’da yeni başlamış bursiyere, neden Oxford’a geldiği sorulduğunda verdiği cevap beni en başa döndürmüştür. Bursiyer, Oxford’da liberal eğitim almak istediğini ve bunun da keşfetmek/bulmak istediği şeyin ta kendisi olduğunu ifade etmiştir. Yani kişinin aradığı, istediği ve arzuladığı şeyin temelinde yine kişinin umduğu şeylerin olduğu görülmektedir.

Liberal Eğitim Programı - Yazar: Metin Kartal


Bu haftamızın konusu olan ve temellerini siyasi bir ideoloji olan Liberalizm ’den alan Liberal eğitim ve bu ideolojinin eğitim programlarına yansımalarının nasıl olduğunu deneyimlemeye çalıştım. Eğitim programlarının yapılması ve eğitim ortamlarının düzenlenmesinde siyasi bir kavram olan Liberalizmin temel ilkelerinden hareket etmekten öte; bunu yaparken Liberalizm ideolojisinin yöntemsel bir yansımasından faydalandığını söyleyebilirim. Peki, neydi bu yöntem? Liberalizm kelimesinin etimolojik olarak incelediğimde kelimenin kökünün Latince olan liber, yani özgür kelimesinden türetilmiş ve 18. yy kadar ise “özgür insana yaraşan” manasından kullanıldığı gördüm. Araştırmamı biraz daha derinleştirdiğimde ise bu kavramın iki farklı bakış açısı içerdiğini fark ettim. Birincisi, entelektüel bir özgürlük, ikincisi de devletin merkeziyetçiliğine ve mutlakiyetçiliğine karşı duruştu. Kavramın ikinci anlamında, devletin müdahalelerine karşı sivil özgürlüklerin kazandırılması amaçlanmaktadır. Yani bireyin doğal haklara sahip olduğu ilkesinden yola çıkarak, hiçbir şekilde bir soya veya bireysel bir angajmana dayandırılan statü ve ayrıcalıkları kabul etmeyerek “fırsat eşitliğini” savunmuştur. Ancak burada dikkat çekilen nokta ise herkesin eşit olarak görülmesi değildir; yani herkesin “eşit ahlaki değere” sahip olduğu vurgusu en önemli noktadır. Yani liberal bir eşitlikten bahsedilmektedir. Bu da hiç kimsenin “doğal olarak” bir başkasına bağlı olmadığıdır. Liberalizm köken itibariyle Antik Yunandaki demokrasi pratikleri ve rasyonel olgusal bakışa dayanmaktadır. Yukarıda ifade ettiğim liberal bakışın kökünde iki bin yıllı aşkın bir Sokratik bakışın bulunduğu görülmektedir. Sokratik bakış nedir? diye kendime sorduğumda yine bireyin bir cemaate, topluluğa karşı bağlanmadan kurtaran, gelenek, yasa ve otorite cenderesinden çıkmasını savunan bir bakış olduğunu gördüm. Aslında bu da bu ideolojinin felsefi kökenlerinin dayandığı noktadır. Diğer taraftan, bu ideolojinin bir de yoğun bir siyasal mücadele tarafı bulunmaktadır. Neydi bunlar? 1215 Magna Carta, Avrupa’daki Din ve Mezhep Savaşları, Modern Bilimin Yükselişi, Feodalizmden Kapitalizme geçiş, 1789 Fransız Devrimi, ABD Bağımsızlık Bildirgesi ve İngiltere Haklar Bildirgesi gibi önemli siyasi olaylar ve kırılmalar bu ideolojinin olgunlaşmasına çok önemli katkılar getirdiği görülmektedir. İdeolojinin siyasi temelleri bu şekilde oluşurken, bu ideolojinin eğitim açısından yansımaları nasıl olmuştur?

Liberal eğitim açısından incelendiğinde, bu büyük siyasi mücadele ve uğraşların neticesinde elde edilen sivil ve toplumsal hakların ve kazanımların kalıcılığının eğitim, eğitim programları ve eğitim ortamlarının düzenlenmesiyle nasıl sağlanabilir, bunun yanıtını aramaktadır. O halde, Liberal eğitimin nedir, nasıl olmalıdır ve nasıl düzenlenmelidir? Kavramın içinde barındırdığı ve yukarıda ifade ettiğim iki perspektif hem eğitim hem eğitim programı hem de eğitim ortamlarına farklı şekillerde yansıdığı çok net olmasa da biraz entelektüel birikimle rahatlıkla görülebilmektedir. Liberal bir anlayışa sahip eğitimde, bireyin entelektüel anlamda bağımsız düşünebilen, geniş görüşlü ve hoş görülü insan yetiştirilebilme hedefinin olduğu görülmektedir. Bununda ancak liberal bir eğitim programının sağlayacağı ve bu eğitimin sağlanacağı yerlerin de demokratik okullar olduğu görülmektedir. Bu anlayış doğrultusunda yapılacak eğitim programı (curriculum making) ise siyasi ideoloji olarak liberalizmin ilkelerinden ziyade benimsediği yöntem, yani devletin merkeziyetçiliğine ve mutlakiyetçiliğine karşı duruş sergilemesi gibi eğitim programı yapmada da merkeziyetçiliğin reddedildiği ve program yapma faaliyetlerinin yerinden yapılması ve yürütülmesi gerektiğine vurgu vardır. Diğer bir yöntemsel yaklaşım ise, Liberal ekonomi yaklaşımında olduğu gibi hükümetlerin kısıtlayıcı faaliyetlerini kaldırmak ve bireyin piyasada serbestçe rekabet edebilmesine izin vermek ya da Adam Smith’in ifadesiyle “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler (laissez faire; laissez passer)” mottosunu eğitime yansıtmaya çalışmışlardır.

Liberal eğitim bakış açısı doğrultusunda, liberal eğitim ve liberal eğitim programı içinde yer alan unsurlara, yani öğretmen, öğrenci, konu alanı, bağlam ve eğitim programının hep birlikte düşünüldüğü ve eşit katılım sağlanması gerektiğine vurgu vardır. Ancak bu unsurların makalede işlendiği şekliyle bende bıraktığı iz şu şekildedir. Şöyle ki, bu unsurların doğruluğu ve gerçekliği üzerinde çok fazla kafa yormadan zamanla veya eğitim programının tarihsel gelişimi ile birlikte sıradan hale gelen, yani basmakalıp sözcükler haline döndüğü ifade edilmektedir. Bu unsurlardan en sonuncusu olan eğitim programı yapma kavramından yola çıkarak diğer unsurları da anlamaya çalıştığımızda eğitim ve eğitim programı açısından olmazsa olmaz olduğu açıkça görülmektedir. Buradaki temel vurgu eğitim programı yapma kavramıdır. Araştırmacılar özellikle eğitim program geliştirme kavramını kullanmayıp eğitim programı yapma kavramını özellikle seçtikleri görülmektedir. Araştırmacıların böylesine bir tercihte bulunmalarına ise bir eleştirel yaklaşımım bulunmaktadır . Yani, program yapma kavramına vurgu yaparak sanki bu faaliyet alanının program geliştirme yaklaşımı ve sistematiği üzerine inşa edilmiş de, eğitim programını yapma olarak algının henüz yeni geliştiğine ilişkin yapılan vurgudur. Bu durum tarihsel olarak gerçekte hiç de böyle olmadığı açıkça görülmektedir. Bu iki makaleyi okurken düşünmekten kendimi alamadığım bir nokta bulunmaktadır. O da, eğitim programının tarihsel gelişimi incelendiğinde ve bu alan kurucularından olan Bobbitt (How to make a Curriculum) ve Charters’ın (Curriculum Construction) vurgusunun da aslında hem Null’ın hem de Schwab’ın vurgusu ile aynı olduğu hatta bunların bu düşüncesine de kaynaklık ettiği görülmektedir. Null ve Schwab; eğitim programının içinde bulunan üç farklı boyutu ele alarak, yani uygulama, hedef ve kaynaşıklık boyutlarıyla diğer dört unsur ele alınırsa daha anlamlı olacağı ve bu unsurların eğitim programı yapma işiyle soyutluktan çıkarak daha somut hale geleceğini vurgulamaktadır. Yani sürecin uygulamadan başlanarak bu dört unsurun eğitim programı hedefleri doğrultusunda kaynaşıklığının sağlanması ve program yapma faaliyetlerinde aktif bir şekilde yer alması gerektiğine vurgu bulunmaktadır. Liberal bir yaklaşım içerisinde yapılacak liberal eğitim programı ise bu unsuların müzakere edebilecekleri bir daire etrafında bir araya gelerek eğitim programlarının yapılmasıdır. Bunu da Reid hazırlamış olduğu “Curriculum Map” ile net bir şekilde resmetmiş ve Null tarafından da anlaşılır bir şekilde açıklanmıştır. Bu harita sayesinde aslında temel vurgu hem kurumsal hem de kuramsal olarak uçlarda bulunmak yerine, oval bir masanın, yani müzakere masasının etrafında bir araya gelerek uzlaşmacı ve müzakereci bir tutum sergilenmesi gerektiği anlatılmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda, Bobbitt ve Charters’ın kitapları incelendiğinde eğitim programı yapma sürecin uygulamadan başlamasına dikkat çekmekten ziyade; belli ilkeler doğrultusunda hedef, içerik, eğitim durumları ve değerlendirme süreçlerine aşamalı bir şekilde bölüm bölüm inceleyerek eğitim programının yapmaktan ziyade geliştirme faaliyeti olarak algılanmasına ya da bizim onları böyle algılamamıza neden olmuş olabilirler mi? Peki, neden Bobbitt, kitabının başlığını belirlerken “develop” yerine “make” filini tercih etmişti. Bobbitt’in bu tercihinde bizim ve çağdaş araştırmacıların göremediği ya da kaçırdığı nokta neydi? Bu sorular etrafında araştırmalarımı ve okumalarımı sürdürmekteyim.

Yeniden Kavramsallaştırma Dönemi - Yazar: Metin Kartal


Antik Yunan’dan bu zaman eğitim ve içeriği hem feylesofların hem bilim insanlarının hem de politikacıların odak noktası olmuştur. Alan yazında süre gelen eğitim ve eğitim programı kavramlarının tanımlanması çabası; hemen hemen bütün Eğitim Felsefesi, Eğitim Programları, Program Değerlendirme, Eğitim Temelleri ve Öğretim Stratejileri kitaplarının giriş bölümünde rahatlıkla görülmektedir. Kitapların birinci bölümlerinde eğitimle ya da eğitim programıyla ilgili bir bahis açılacaksa mutlaka ilgili kitabın yazarının kavramlara bakış açısı ve bunlara ilişkin kendi tanımları mutlaka yer almaktadır. Aslında okuma networkümü yurt dışı literatürle genişletmeden önce yazarların bu tanımlama çabasının sadece Türkiye’de olduğunu hep düşünmüştüm. Ancak durum yurtdışında da pek farklı değildi. Sanki araştırmacılar akademik bir miyopluğa yakalanmış gibi hemen hepsi akademik olarak otistik refleksler göstermekteydi. Hangi tanıma ya da bakış açısına bakarsak bakalım arkasında şu felsefi yönelimi görmekteyim: Normatif ve preskriptif bir felsefi yönelim, miras gibi akademik camiaya kalmıştı. Belki de bu miyopluk ve kavramların kendi kendilerini yeniden üretmeleri ve sonucunda bir şey üretememeleri farkında olmadan bizleri bir atlıkarıncanın sırtına yerleştirivermişti de haberimiz olmamıştı. Dönüyorduk, rengarenk, anlaşılması güç ve çetrefilli tanımların üzerinde ve etrafında dönüp duruyorduk. Ancak hiç mi hiç kimse bizim neden olduğumuz yerde, yani Bobbitt’in, Charters’ın, Tyler’ın, Taba’nın ya da Tanner ve Tanner ve Schubert’in söylediklerinden farklı bir şey duymak, söylemek ve üretmek istemiyorduk. Bunun nedeni neydi, bunu hep kendime sorup durdum. Gerçekten neydi? Belki de içimizce en cesur olanları yeniden kavramsallaştırma paradigması mıydı? Paradigmanın adı aslında yeni bir üretimin ve yaratmanın olmadığını bizlere açıkça söylese bile içinde belki benim gibi binlerin duygularını barındıran güçlü bir felsefi bir yönelim vardı: Eleştirel veya kritik felsefi yönelim. Benim de miyop olmama, yani uzak geçmişi ve uzak geleceği görememe neden olan bu bakış açısını yakalayamayışımızdı. Pinar’ın beni zamanlar arası bir yolculuğa çıkarmasından sonra eğitime ve hayata bakışımı da değiştirmişti. Bu bakışın arkasında özgürleşme vardı, birey olma vardı, ben olma vardı, düşüncelerim vardı, fikirlerim vardı, yani bir Metin vardı içimde…Freire’nin diyalogu ve derin bir bilinçlendirme çabası vardı…Nihayet bizleri bindiğimiz atlı karıncadan indiren ve 100 yıla yakındır bilimsel ve teknik yaklaşım içinde kilim gibi dokunan eğitim programı alanına bomba gibi düşün Schwab’ın şu sözleri olmuştu: “Eğitim programı alanı ölmek (moribund) üzeredir…” Aslında bu eleştirel bakış bir geleneğe, program zeminine kilit taş misali gibi sımsıkı oturmuş baskın-geleneksel program geliştirme anlayışının karşısına dikilmişti. Peki neydi eleştiri. Bizler yıllarca neleri kaçırmıştık gözden: Programı anlamayı ve programın uygulanması esnasında “bireyin” hayatında bıraktığı izleri, yani yaşantıları, biyografileri, otobiyografileri (yaşam hikâyelerini), deneyimleri, fenomenleri, politik mesajları… Aslında beni ben, seni sen ve onu o yapan şeyin kendisini hep gözden kaçırdık ya da görmek istemedik. Bizlere eğitim programı diye geliştirilen metinlerin aslında bizleri dönüştürmeyip, bizlere nasıl şekil verdiğini göremedik. Pozitivist ve gelişmekte olan Post-pozitivist paradigma arasındaki krizin fitilini ateşleyen olay yine siyasi yetkeler arasındaki güç mücadelesidir. Post-pozitivist paradigma düzlemindeki yeniden kavramsallaştırma, programın artık teknikperest bir yaklaşımla yönetilen cansız bir makine gibi görülmemesi, aksine kanlı canlı bir organizmanın olduğunu vurgulayarak siyasi olarak anlamaya dikkat çekmiştir. Bu paradigma değişikliğinden rahatsız olan güçlü bir siyasi odağın başını çeken Başkan Ranold Reagon tarafından hazırlanan “A nation at a risk” raporuyla bir kez daha gündeme gelmiştir. Bu teknikperest, preskriptif ve normatif paradigmanın, yani pozitivizmin kaymasına engel olmak için ABD’nin eğitim anlamında risk altında olduğuna dikkat çekerek ekonomik bir kuruluş olan OECD tarafından PISA gibi ülkelerin eğitim fotoğraflarını çeken bir sınav sistemleri ile durum ajite edilmiş hem de kurnazda diğer ülkelerin eğitim potansiyeli hakkında engin bir bilgiye ulaşılmıştır. Peki, yeniden kavramsallaştırmanın bu kahramanca çıkışı kimin işine yaradı. Hiç kimsenin mi? Hayır! Yine ekonomik güdümlü eğitim programı anlayışının işine yaradı… Peki, kime yaramadı! Ne küresel ekonominin ve ağır çalışma koşulları altında çalışan öğretmenlerin, eğitim programlarıyla ezilen öğrencilerin ne de kapitalist bir sisteme teslim edilmiş eğitim programının hiç mi hiç işine yaramadı… Son olarak belki son olmayan darbe ise yine ajitasyon ve siyasi slogan olan 2000 yılı ABD Başkanlık seçimlerinden sonra Başkanlık koltuğuna oturan George W. Bush tarafından “No Child Left Behind (2001)” söylemiydi. Bush’un eğitimle ilgili ortaya koymuş olduğu bu sözüm ona güçlü söylem, 1996 seçimlerinde Bill Clinton tarafından geliştirilen ve öğretmen niteliğine vurgu yapan şu söylemin devamı niteliğinde olduğu da apaçık ortadadır: “Konu alan bilgisine sahip adanmış ve seçkin öğretmenler, etkili bir şekilde eğitilecek ve yüksek standartlarda öğretme-öğrenme faaliyetlerini nasıl yapacaklarını bileceklerdir.” Bu söylem öylesine kendisine yer edindi ki, ABD’de başlayıp dünyanın hemen her yerinde domino etkisi yapana akreditasyon, kalite ve standartlaşma hareketi ile devam etti. Sanki tüm dünya buna dünden hazırmış gibi de sahiplenildiği görülmektedir.

Currere Metodu - Yazar: Metin Kartal


Currere kavramı üzerine düşünmelerin yoğunlaştıkça, kavramın da bir nokta da temel unsurlarından olan varoluşçuluk etrafından zihnimi yapılandırmaya çalıştım. Ontoloji yani varlık bilgisi olan bu kavram en yalın anlamıyla var olanı, var olan olarak ele almak (on he on) anlamına gelmektedir. Şöyle ki felsefenin bu alanı hem currere kavramı içinde hem de bende daha içkin bir anlam ifade etmekteydi. Yani benim zihnimdeki varlığı bu anlamdan öte bir anlamdaydı. Araştırdığımda şu fark ettim; ontoloji aslında bizim yalnızca ulaşabildiklerimiz ya da hakkında bilgi ettiklerimiz değil, aynı zamanda şimdi bilemediklerimiz ve ulaşamadıklarımız da ontolojiye girmekteydi. Bunun yanı sıra, ontoloji gelecekte olabilecekleri ve asıl özne olan ben tarafından oluşturulabilecekleri de içine almaktaydı. Currere tam da bu felsefe alanının tarifine uygun bir yolculuktu. Bizim kendi iç yolculuğumuzu yapmamız ve henüz bilmediklerimize ve ulaşamadıklarımıza ulaşmamızı sağlayan bir yöntemdi.

Kaleme aldığım Akademik Günlükler “currere” kavramının bir yansımasıydı. Kendi otobiyografimi yazmaktaydım, kendimi özneleştirmekteydim ve kendi yolculuğumu kaleme almaktaydım. Curriculum kavramının mastar hali olması da aslında kişinin kendini hayatının, eylemlerinin ve bilişsel süreçlerinin öznesi konuma getirmesinin en güzel ifadesidir. Bu durumun en güzel yansıması ise herkesin eğitim programı tanımının ve ona yüklediği anlamın farklılaşmasıdır. Şöyle ki kavrama yüklenen anlamdaki çeşitlilik öznelliği ve çeşitliliği göstermektedir. Herkesin bir program anlayışı ve kavrayışı olduğu gibi, herkeste bu kavram ontolojik olarak farklı şekillerde anlam bulmaktadır.