Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Metin Kartal


Bu hafta dersimize Dr. Guy Senese katıldı. Kısa tanışmadan sonra Dr. Senese bir tartışma konusu açmak için, Bir eğitimci/öğretmen olarak sizce toplumun idealleri neler olabilir? sorusuyla tartışmamızı başlattı. Herkes ikişerli ve üçerli gruplar halinde belirlediğimiz idealleri sınıfça paylaştık. Dr. Senese bizlere örnek olması bakımından birkaç örnek vererek grup çalışmasını başlattık. Bizim grup eleştirel düşünme/okuma/yazma idealini belirlemişti. Diğer gruplar ise, sosyal sorumluluk, üretkenlik (bunu Dr. Senese yeni yaratıcı bir şeyler yazmak örneğini vererek genişletti.) ve sekülerizm ideallerini belirlediler. Ardından belirlenen her bir ideal üzerinde fark yaklaşımlarla düşünmeye ve tartışmaya başladık. İlk olarak sekülerizm kavramı ile başladık. Dr. Senese kavram içerisinde neleri barındırmaktadır diye sordu? Aslında bu soru benim pek de alışık olmadığımız bir bakış açısıydı. Çünkü ben genelde ya kavramın tanımından ya da sözlük tanımından yola çıkarak ele almaktaydım. Ancak bu bakış açısıyla bir kavram içerisinde ne kadar farklı düşünceleri de barındırabileceğini gördüm. Diğer taraftan, kavram yaratıldığı toplumun da felsefesini, düşüncesini ve izlerini içinde barındırdığını gördüm. Sekülerizm kavramı içerisinde hoşgörüyü (tolerance) barındırmaktadır. Dr. Senese buna sevmiyorsan bile tolere ediyorsun şeklinde bir açıklama getirdi. Ardından, bu kavramın Hıristiyanlıktan etkilenerek çıkan bir ideal olduğuna değinerek bu kavramın da içerisinde 2 farklı boyutun olduğuna değindik. Bunlardan ilki Kalvenizm’i, ikincisi ise Zayıfın/Fakirin/Düşkünün İhtiyaçlarının gözetilmesidir. Kalvenizm anlayışı, eğer çok paran varsa tanrı seni seviyor şeklindedir. Aslında altında verilen örtük mesajlar toplumu farklı bir toplumsal yapıya getirdiği görülmektedir. Yani zenginin tanrı tarafından sevildiği için gücü ellinde bulunduranlar tanrı tarafından daha çok sevilmek için fakirlerin parasını alabilirdi. Bunun sonucu olarak, toplumsal eşitsizlik doğmaktadır. Diğer kavram ise içerisinde sosyal sorumluluğu ve adaleti barındırmaktadır. Aslında iki idealin de aynı kaynaktan beslendiği ancak yarattı sonuçların ne kadar farklı olduğu görülmektedir. Eğer ben birinci idealle hareket edersem geleceğim nokta toplumsal eşitsizlik ve acımasız mücadele; ikinci idealle hareket edersem ulaşacağım nokta sosyal sorumluluk ve sosyal adalet olacaktır. Bu çerçevede, seçeceğimiz ideal ise benim eğitim idealimi yaratmama ışık olacaktır. Tam da bu nokta Dr. Senese iki örnek verdir: Seçilen ikinci idealin eğitime yansıması her öğrenci en iyi öğretmeni hak eder yaklaşımından yola çıkarak en iyi öğretmenleri yetiştirmeye gayret ederiz; diğer ise bu sosyal sorumluluk içerisinde bir sosyal adalet sağlamak istiyorsak her birimiz işimizi en iyi şekilde yapmamız gerekmektedir. Dr. Senese, sosyal adaletin sağlanabilmesi için Freire’nin verdiği mücadeleden bir örnek verdi. Freire’nin mücadelesi sosyal adalet ve eşitlikti. Freire ise bunu eğer yaratılışta herkes eşit olduğunu düşünüyorsak, işte o zaman liberal eğitim amacına ulaşacaktır. Özgürleşmenin sağlanmasının bir yolu ise bireylerin önündeki düşünmeyi engelleyen bariyerlerin ve şartların kaldırılması ile olacağını, Dr. Senese ifade etmiştir. Tartışmasının bundan sonraki kısmını sınav görevimden ötürü kaçırdım. Sınav görevimin bitişinden sonra sınıfa geldiğimde, arkadaşlardan biri No Child, Left Behind Yasasını sordu. Dr. Senese bu yasanın retorik olarak hiçbir çocuğun geride kalmayacağını, ancak uygulamada çocukların büyük ölçekli sınavlarla geride geri bırakılmaktan ve üzerlerinde büyük baskı oluşturmaktan da geri kalmadığını ifade etmiştir. Ben bu ifadede belirlenen retorik olarak belirlenen bir idealin uygulamadaki yansımasının da planlanandan çok çok farklılaşacağını gördüm. Aslında dezavantajlı grupları içinde bulundukları dezavantajlı şartlardan çıkarmak amaçlansa bile bu ideal hiçte öyle olmamıştır. Diğer bir tartışması ise yine liberal eğitim çerçevesinde liberalizmin iki farklı kurucunun farklı yaklaşımları üzerineydi. Bunlar Thomas Hobbes’un Leviathan eseri ile J. J. Rousseau Social Contract eseridir. Bu tartışmaya geçmeden önce Karl Marx’ın Das Kapital eserinde ifade ettiği gibi köleler zincirleri içerisinde kesinlikle özgürlüklerini aramayacak; hatta bu durumdan memnun olacaklardır. Marx’ın ifadesine benzer bir durumun aslında Thomas Hobbes zamanında verilen eğitim programları aracılığıyla yapıldığını gördüm. Hobbes ile Rousseau birbirinden ayrıldıkları temel nokta ise toplum sözleşmesine baktıkları noktadır. Hobbes toplum sözleşmesi insanlar arasında karşılıklı korku yaratılacak bir ortak korku üzerinden sağlanacağını ve herkes üzerindeki hakkın krala devrederek bir sözleşme yapılacağını ifade etmektedir. Rousseau, Hobbes’tan farklı olarak doğa durumundaki insanın özgür ve eşitliğin ortamı olarak görmektedir. Eşitsizlik ise insan doğasındaki çeşitli değişim ve evrimler sonucunda bir eşitsizliğe dönüşmüştür. Bu eşitsizlik zaman içerisinde kurumsallaşarak bir olgu halini almıştır. Doğa durumundaki insan tam anlamında iyidir ve özgürdür. Dr. Senese bu karşılaştırmadan sonra Türkiye’deki eğitim anlayışının daha çok Rousseau’daki Toplum Sözleşmesine benzediğini ifade etmiştir.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Meryem Hamsi İmrol


Liberal eğitimle ilgili yaklaşık üç hafta boyunca okumalar ve tartışmalar gerçekleştirdik. Her birinde aklımdaki temel soru “iyi bir şey mi-kötü bir şey mi?” şeklindeydi ve kendimce buna yanıt aradım diyebilirim. Ancak kavramın ifade ettiği anlam, yorumlanması ve uygulanmasının çok çeşitlilik içerdiğini fark ederek bu çabanın boş olduğunu düşündüm. Guy Senese’in ziyareti de şu anki farkındalığımda oldukça etkili oldu aslında. Genel olarak eğitim, okul, toplum ve öğretmen üzerinde söylemlerde bulunsa da liberal eğitimin özünde olumlu bir amaç içerdiği mesajını verdiğini düşünüyorum. Freire’ye yaptığı atıflarla eğitimin bireyi özgürleştirmesi, ezmeye karşı olması, sosyal adaleti destekleyerek mutlu bir yaşam sürdürmeye hizmet etmesi gerektiği vurgusu oldukça etkiliydi bence. Özellikle bu amaca aracı olabilecek pek çok kaynağın (ders kitabı, konu alanı, testle-sınavlar vb.) amaçlaştırıldığı günümüz koşullarında defalarca altını çizmeli belki de. Bu bağlamda liberal eğitim ile neoliberal eğitimin ortak bir kavramdan türetilmiş gibi görünse de tamamen farklı anlamı ifade etmesini de göz ardı etmemek gerekir. Evet yine özgürlükten bahsediliyor belki ama bireysel çıkarların öne çıkarıldığı ve rekabetin desteklendiği bir sistemle ezen-ezilen grupların toplumda yeniden üretiminin söz konusu bir özgürlük anlayışı var neoliberal bakış açısında. Okullardaki yansımasının bir sonucu olarak da başarılı olmak için yarışma zorunluluğu, başarısız olduğunda iş-meslek edinemeyeceği ve bunun kendi yetersizliğinden kaynaklandığı fikrinin özgürleştirmek bir yana çaresizleştirdiğini düşünmekten kendimi alamıyorum maalesef.

Üniversite ile ilgili olarak da liberal eğitimin yüksek öğretim kademesi için daha uygun olduğunu okuduğumuzu hatırlıyorum. Ancak bu dersten sonra artık üniversitede bile özgürleştiren bir eğitimden bahsedilemeyeceği izlenimine kapıldım. Programlardan tarih, edebiyat ve sanat derslerinin çıkarılması, belli bir mesleğe hazırlık, önceki kademelerde olduğu gibi eğitim süreci sonunda bir sınavla test edilecek ve geleceği belirlenecek olmak pek de bir değişiklik olmadığını gözler önüne seriyor açıkçası. Dolayısıyla Senese’in üniversiteyi “dışarıda boş boş dolaşmak yerine uğranan, belli bir zaman geçirilen bir yer” ironisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Böyle bir üniversite gerçeği söz konusuyken eğitimin ve eğitimli insanın niteliği hakkında da umutsuzlaşıyor insan ister istemez.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Gülden Sarıkoç Bilir

Dersimize misafir olarak katılan değerli hoca Guy Senese ile paylaşımlarda Türkiye’deki toplumsal sözleşmenin temellerinden bahsedildi. Bunlar akılcılık (bilimsellik), hümanizm ve gelenektir (öğretmene duyulan güven). Türkler verici, cömert, insani değerleri kazanmış bir toplumdan oluşur. Eğitime verdiğimiz değer de toplumsal kabulle ilgilidir, bu toplumsal kabulün temelleri de cumhuriyet yıllarına dayanıyor. Değerli hoca ülkemizdeki eğitim kabulü ile ABD arasında farklar olduğunu söyledi. Bizdeki öğretmenin gücünün bu temelden geldiğini, öğretmenin okuyarak kendini geliştirmesi,  öğretimi vicdani bir sorumluluk olarak algılaması gerektiğini vurguladı. Öğretmen toplum tarafından ona verilen bu gücü silah olarak kullanmamalıdır, öğretmen vicdanlı olmalıdır. Günümüzde öğretmen elindeki gücü nasıl kullanmaktadır?

Öğretmenler egemen görüşün savunduğunun dışına çıkmayan, öğrencilere sorgulamadan her şeyi kabul eden varlıklar gibi davranarak mı ellerindeki gücü kullanma eğilimindeler? Öğrenciler toplumdaki egemen düzeni sorgulamalı, egemen görüşün topluma neden hâkim olduğunu anlamaya çalışmalılardır. Bunun için öğretmen elindeki gücü dersin içeriğini farklı olarak öğretmede kullanabilir, dersi ders kitabından farklı şekilde planlayabilir ve toplumsal düzeni eleştirebilir.

Kabaca ilkokullarda temel eğitim, ortaokullarda bilimsel eğitim verilirken üniversitelerde üst düzey düşünme becerileri ile kendini gerçekleştiren bireylerin yetiştirildiğini söyleyebilirim. Bu düşünce tarzı ile üniversiteler üzerine düşen görevi yerine getiriyor mu? Üniversitelerin varoluş nedenleriyle ilgili sözü tutmadıklarını dile getiren değerli hoca, mezun olan kişiler kapitalist düzenin sonucunda işsiz kaldığına vurgu yapıyor. İşsiz kalan gençler işsizliğinin nedeni olarak kendilerini yetersiz hissediyorlar, nitelikli olmadıkları için işsiz kaldıklarını düşünüyorlar ve bu da toplumu karamsarlığı itiyor. Bu sorunu çözmek için eğitimi politikalarında düzenlemeler ve değişiklikler yapılmalı, diyor hocamız. Eğitim politikalarında gerekli düzenlemeler yapılmazsa bu güce karşı neler yapılabilir?

Liberal eğitimin çıkış noktası her öğrencinin en iyi şekilde öğrenmesini sağlamaktı. Liberal eğitim bir rekabet ortamı yarattı, sınav sistemi ile her öğrencinin eşit olması amaçlanırken sınavlar eşitsizliği daha da belirgin hale getirdi. Aile, çevre vb. durumlardan öğrencilerin eşit bir ortamda olmadıkları; aynı sınavla da değerlendirilmelerinin ne kadar doğru olduğunu düşünmeye başladım. İmkânı çok az öğrencilerin de bu sınavlara girerek bir meslek edinmeleri sınav sisteminin eşitliği sağlamasa da insanlara bir çıkar yol sağladığını düşünüyorum.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Emine Kutlu


7. haftamızda Guy Senese dersimize misafir olarak katıldı ve tartışmalarımızı onunla birlikte yürüttük. Maalesef dersin ikinci yarısına katılamadığım için bu haftaya ilişkin değerlendirmelerim dersin ilk kısmının, Tozer ve Senese’in makalesinin[1] ve Dr. Senese ile yapılan söyleşinin[2] bende bıraktığı izlenimler üzerine olacak.

Öncelikle Dr. Senese ile yapılan söyleşide dikkatimi çeken bir noktaya değinmek istiyorum. Söyleşide kendi hayat hikâyesini anlattığında toplumun çok farklı kesimleriyle – özellikle de toplumdan o veya bu sebeple dışlanmış bireylerle (örneğin hükümlülerle, suçlu çocuklarla) – çalışma fırsatı bulduğunu görüyoruz. Buradaki gözlemlerinin ve deneyimlerinin kendisinde bıraktığı izlenimler ve zihninde oluşturduğu sorular Dr. Senese’in bir eğitimci olarak kendi sorumluluklarının ne olduğunu belirlemesine ve kendi eğitim ideolojisini oluşturmasına yardımcı olmuş. Benzer bir durumu Paulo Freire’de de görüyoruz. Freire de Latin Amerika’da okuma-yazma bilmeyen, yoksulluk, baskı ve eşitsizlikle mücadele eden ve yönetici sınıf tarafından ‘dışlanan/ezilen’ bireylerle çalışmış ve böylece toplumsal eşitlik ve adalet için halk örgütlenmesi olarak nitelendirilen ve toplumsal dönüşümü temel alan eğitim anlayışını oluşturmuştur. Bu iki hikâyeden yola çıkarak kendi durumumuzu sorguladım ve bizim, yani Türkiye’de eğitimin içerisinde bulunan öğretmenlerin, idarecilerin ve akademisyenlerin, bir nevi fanusta yetiştiğini – ve büyük bir çoğunluğumuzun hâlâ orada yaşamaya devam ettiğini – düşünmeye başladım. Toplumun gerçekleriyle tam anlamıyla yüzleştiğimizi ve bizim toplumumuzdaki ‘dışlanmış’ bireylerin kimler olduğunu veya hangi sebeplerle onların ‘ezildiğini’ tam olarak anladığımızı zannetmiyorum çünkü bunları yapabilmemize yardımcı olacak deneyimlerimiz çok az. Burada deneyimden kastım sadece onlarla karşılaşmak ve bir arada bulunmak değil; irdeleme, sorgulama, anlamaya çalışma, bağ kurma, değerlendirme gibi düşünsel süreçleri de deneyim olarak ele alıyorum ve maalesef bunları gerçekleştiremiyoruz. Aslında toplum geneline baktığımızda hepimiz günün her anında böyle bireylerle karşılaşıyoruz – sınıfta, okulda, sokakta. Ancak pedagojinin ve toplumdaki egemen ideolojinin ‘normal’ olarak yansıttığı bireylerle çalışmaya öyle alışkınız ki bu normlara uymayan bireyleri görmüyoruz; onları ya yok sayıyoruz ya da değersiz kabul ediyoruz. Bir boşvermişlik, kabullenmişlik hâli var bu bireylere karşı: onlar zaten başarısız, onlar zaten evlenip gidecek, onlar zaten işçi, çöpçü, hırsız olacaklar, onlar zaten hep kötü…

Ama asıl üzerinde durulması gereken bireyler onlar çünkü her birey özeldir ve eşittir ve her bireyin kendini gerçekleştirme hakkı vardır. Bütün kurallar ve toplum ‘normal’ bireylerden yanayken – bütün kaynaklarını onların topluma katılması ve fayda sağlaması için harcarken – öğretmenler de yönünü sadece o bireylere çeviremez, herkesin yaptığı gibi ‘diğer bireyleri’ görmezden gelemez, gelmemeli.  Dr. Senese’in de belirttiği gibi “her öğrencinin sınıfta alabileceği en iyi eğitimi aldığından emin olmamız lazım” – koşullar ne olursa olsun, bu sadece bir eğitimci olarak değil bir birey/vatandaş olarak bizim görevimiz olmalıdır. Peki eğitimciler olarak biz bu gücü nereden ya da kimden alıyoruz? Dayanak noktamız, anchor’ımız, iyi bir toplumu oluşturan ideallerdir; yani adalet, eşitlik, özgürlük, insan hakları, demokrasi, etik ve evrensel ahlaki değerler gibi ideallerdir. Bu idealler bize uzak, somut, başka diyarlara ait idealler değil, aslında bizim anayasamızda, kanunlarımızda ve imzaladığımız uluslararası antlaşmalarda var olan yani halihazırda bizim yerine getirmeyi taahhüt ettiğimiz idealler. Ancak nasıl oluyorsa, biz bu ideallerin peşinden koşmayı unutuyoruz, onları hayatımızın bir parçası haline getirmeyi başaramıyoruz. Her gün sınıfta, sokakta, hayatın her alanında ve anında bu ideallerle çelişen ve bizi ikileme düşüren uygulamalarla karşılaşıyoruz, özellikle de bizim gibi baskının giderek şiddetlendiği toplumlarda bu maalesef kaçınılmaz. Ancak yanlışı bir başka yanlışla düzeltemeyiz: toplumdaki eşitsizliği, adaletsizliği, ayrımcılığı görerek “böyle gelmiş böyle gider, ben ne yapabilirim ki tek başıma?” diyerek ortadan kaldıramayız. Eğitimciler olarak bizler bu yanlışlara karşı mücadele etmeliyiz.

Bunlar çok süslü, görkemli laflar gibi geliyor kulağa ve bu yüzden de hiç gerçekleşmeyecek ya da gerçekleşmesi çok zor emeller, boş umutlar gibi hissediyorum ama aslında değil, sadece başlangıç noktamızı iyi oturtmamız gerektiği inancındayım. Bu noktada beni düşündüren, bu mücadeleci ruhu öğretmenlerimize nasıl aşılayacağız, böylesi bir sorumluluğu olduğu fikrini onlara nasıl kazandıracağız, bunu yapacak gücü nereden aldıklarını onlara nasıl göstereceğiz? Önceki söylediğime dönecek olursam, bir fanusun içinde kendi küçük dünyalarında bu tür adaletsizlik, eşitsizlik ve ayrımcılıklardan bihaber yetişen öğretmenlere farkındalık kazandırmanın, onları bu egemen ideolojiden ve statükodan kurtararak bağımsızlaştırmanın ve onları mücadeleci özgür ruhlar haline getirmenin yollarını düşünmemiz önemli. Bunu da ancak öğretmen eğitimi programları aracılığıyla yapabiliriz. Fakat bizim ülkemizde bu konuya öğretmen eğitimi programlarında pek fazla yer verildiğini söyleyemeyiz – en azından sistematik bir biçimde. Böylesi konular (özgürlük, eşitlik, hak, adalet, erdem, ayrımcılık gibi konular) bizde tabu gibi görülüyor, “dokunan yanar” mantığıyla konuşmaktan tartışmaktan kaçınıyoruz. Bu yüzden de kendini bu alanlarda geliştirmek öğretmenin bireysel sorumluluğu haline gelmiş durumda. Elbette ki bu konuda öğretmenin bireysel vicdani sorumluluğu var, ancak bu sadece bunu uygulamada. Öğretmene bu sorumluluğu kazandırmak ise öğretmen eğitimi politikalarının güdümünde olmalı diye düşünüyorum çünkü kendi hayat gayeleri içerisinde öğretmenler mesleklerini icra ederken bunların farkına varamayabilirler ve bu noktada bence kimse onları suçlayamaz. Bu sebeple, öğretmen eğitimi programlarımızda bu konulara muhakkak yer vermeliyiz, hem iyi bir toplumu oluşturan idealleri hem kendi toplumumuzdaki idealleri hem de var olan uygulamaları enine boyuna tartışmalıyız ve bunlar ekseninde öğretmenlerimize akıl, cesaret ve düşünme (yani sorgulama) becerisini aşılamalıyız ki Dr. Senese’in söyleşisinde belirttiği gibi onlar da öğrencilerine “akıl, cesaret ve düşünmeyi öğretmeyi vadedebilsinler”.



[1] Tozer, S. & Senese, G. (Y. Tezgiden, Çev.). (2015). Egemen ideoloji ve öğretmenin mesleki otoritesi. Eleştirel Pedagoji Dergisi, 39, 31-36.
[2] Mızıkacı, F. (2016). Prof. Guy Senese ile Türkiye deneyimleri ve eğitimin düşünsel temelleri üzerine söyleşi. Eleştirel Pedagoji Dergisi, 46-47, 39-50.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Seda Şahin


Türkiye’de eğitimi çarpıcı şekilde etkileyen ve eğitimin neredeyse geçmişe dair iz bırakmadan değişimi Cumhuriyet’in ilanıyla başlamıştır. Prof. Dr. Guy Senese bunu oldukça açık bir şekilde (akılcılık, hümanizm ve gelenek) ifade etmiştir. Özellikle Anıtkabir’de çektiği fotoğrafı bizlerle paylaşarak aslında baktığımız her yerde eğitime yönelik izlerin olduğunu görebileceğimizi gösterdi. Özellikle kız çocuklarının eğitimini önemsemesi bir nevi bu durumun evrensel bir sorun olduğunu bana yansıttı. Hangi ülkeden olursak olalım eğitim sorunları aslında evrensel bir nitelik taşıyor. Çünkü programları etkileyen faktörler örneğin toplum, politika, din, hükümetler, iş adamları, küreselleşme, teknoloji vs bunların hepsi bizim de kendi programlarımızda konuştuğumuz ve çözüm aradığımız sorunlardır. Aynı zamanda öğretmenlik kutsal bir meslektir ve vicdan işidir cümlelerini sadece kendi ülkemizde duymadığımızı öğrendik.

Egemen ideoloji kavramına sık sık değinen Guy senese “Calvinizm” i eğitimle sıkı sıkıya bağdaştırmıştır ki bu benim için oldukça mantıklı oldu. “Din, eşitsizliği destekliyor” cümlesi ise bizim toplumumuzda da oldukça denk geldiğimiz bir durumdur. Özellikle kadercilik anlayışının egemen olduğu İslam dininde işçi sınıfı yetiştirmenin kolaylıkla meşrulaştırıldığını görüyoruz. Aslında hangi din ya da devlet olursa olsun insanlar(hakim sınıf) eğitim aracılığıyla ideolojilerine ulaşmaya çalışıyor. Bunun üzerine “mademki egemen ideoloji alt ve orta sınıfların alt konumda kalmalarını destekliyorsa, neden bu sınıflar egemen ideolojiye uygun biçimde davranmaktadır” diye sorulabilir. Hegemonya kuramcılarına göre bu durumun iki sebebi vardır. Ya bu bireyler alternatif bir anlayışa sahip değil ya da mevcut yapılar bu bireylerin hareket edecek alanlarını oldukça kısıtlamaktadır. Okullar da bu duruma karşı bireylerin farkındalığını geliştirmek yerine bu durumun devam etmesini sağlayacak araçlar olarak hareket etmektedirler. Okullardan hareketle değinilen diğer konu ise öğretmenlerdir. Bu sürecin en önemli aktörü olarak nitelendirilebilir. Öğretmenlerin bu duruma birer izleyici oldukları görüşüne tamamıyla katılmıyorum. Öğretmenler öğrencilerin düzeni sorgulamasına yardımcı olabilir. Örneğin “Kazanım: 6.6.2.2. Farklı türdeki yakıtların ısı amaçlı kullanımının, insan ve çevre üzerine etkilerini araştırır ve sunar.” Bu derste altıncı sınıftaki çocuklara kömürün ne olduğunu nasıl çıkarıldığını sordum. Çocuklar maden ocaklarından bahsettiler. Daha sonra maden ocaklarındaki çalışma şartlarını bilip bilmediklerini ve maden kazalarını nasıl değerlendirdiklerini tartıştık. Buradan hareketle çocuklara “33” filmini izlemelerini önerdim. Çocuklardan aldığım cevaplar çarpıcıydı. Belki de daha çocuk dediğimiz bireyler şirketlerin bu durumdan sorumlu olduklarını, işçilerin haklarını bilmediklerini söylediler. Bu durum beni oldukça memnun etti. Belki de küçük bir adımdı hepimiz için. Tabi bunu yapmak isterken zor duruma da düşebileceğimiz durumlar olabilir. Birçok durumda da kaçındığımız konular –evrim konusu- oluyor. Aslında haklarımızı korumanın en önemli yolu olarak öğretmen örgütlenmesine değinen Guy Senese ancak bu durumda karşı koyabileceğimizi ifade etti. Fakat şu anki durumumuzu düşündüğümde aklıma “Freire’nin ifade ettiği gibi en alçak bilinç seviyesi kuşkusuz üçüncü dünya toplumlarındaki sessizlik kültürüdür” (Spring,2010) cümlesi geldi. Çünkü sessizliğimizi koruyarak yani itaat ederek bir nevi haklarımızı koruyor oluyoruz.

Guy Senese kaynağını Freire, Marx Rousseaou gibi düşünürlerden aldığını ifade etti. Derste bu düşünürlerin felsefesine ilişkin yansımaları oldukça hissettik. Özellikle derste üstünde durduğumuz nokta ve beni düşündüren konu ’modern toplumsal kurumların gücünü büyük ölçüde halktan aldığı ve halkın bu kurumların otoritesini ve meşruiyetini kabul etme gönüllülüğüne dayandığı inancıdır. İnsanların kişisel tatmin olmadan bu otoriteyi kabul etmeye istekli oluşlarıdır.’ tartışması oldu.

Aslında hiçbir dünya devleti sosyal yapılanmış bir düzeni kabul etmez. Bireyleri de bu şekilde yetiştirmek istemez. Thomas Hobbes’ in 1680 yılında liberal eğitim anlayışının devlete zarar verdiğini ifade etmesi ve Kralı bu şekilde yönlendirmesi bize gösteriyor ki yüzyıllar öncesinden gelen güçlü bir egemenlik görüşü vardır. Egemenliğin devamı için egemenliği destekleyecek ve karşı çıkmayacak toplulukların yetiştirilmesi gereklidir. Tehlike arz etmeyecek ve durumu muhafaza edecek bireyler yığınlar halinde okullarda yetiştirilmektedir. Bana göre okullar bireylere ulaşımı ve toplu üretimi kolaylaştırmakta oldukça etkilidir. Son olarak öğretim programları ve okullar arasında yapılan sıkı sıkıya bağlılık yemini ile başarı ve başarısızlık ölçümleri yapılmaktadır. NCLB gibi yenilik adı altında yapılan ve değerlendirmenin ön plana çıktığı süreçlerde ezilenler öğretmenler ve öğrenciler (bir nevi toplumun büyük kısmı) olmaktadır. Aslında Guy Senese ”Geride bırakılan çocuklar” ifadesiyle durumu çok güzel özetliyor.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Pınar Keleşoğlu


Bu haftaki derse konuk olarak Proffesör Guy Senese’in gelmesi açıkçası benim için farklı bir deneyim oldu. Kendisiyle ilgili daha önce herhangi bir şey bilmiyordum. Bir fikir sahibi olabilmek için Fatma Hoca ile yaptığı röportajı ve hegemonya-güç ilişkileri üzerine yazdığı makaleyi okudum. Röportaj Senese’yi tanımam için etkili oldu, makale ise “Toplumsal Değişim” dersinde aldığım birçok düşünceyi çok net şekilde ortaya koyuyordu ve sonraki çalışmalarımda bana çok yardımcı olacağını düşünüyorum. Röportajda Senese’in eğitim politikası alanından olduğu ve uzun bir süre öğretmenlik yaparak uygulamanın içinde de yer aldığı yazıyordu. Bence bu nokta çok önemli çünkü sadece akademik alanda olmak işin uygulama kısmındaki bazı şeyleri göz ardı edilmesine sadece uygulama tarafında olmak ise kuramsal ve felsefi kısmı kaçırarak eksik bir anlayışı sürdürmeye neden olabiliyor. Bunun kendisi ve alanına çok önemli katkıları olduğunu düşünüyorum.

 Guy Senese’in ülkemizdeki deneyimlerinden en mutluluk verici olanı Atatürk ve Anıtkabir ile ilgili olanlar. Aradan 100 yıl geçse de fikirlerinin tüm dünya tarafından hala geçerliliğini koruduğu bir liderimiz olması çok gurur verici. Ama asıl dikkatimi çeken yıllardır Anıtkabir’e gidip müzeleri ziyaret ediyoruz, okuduğu kitapları incelemeye zaman ayırdık mı ve ne kadarı dikkatimizi çekti? Elbette bu bir özeleştiri, birçok yayında Türkoloji, tarih, sosyoloji ve edebiyat ile ilgili kitaplar okuduğu hep karşımıza çıkıyordu, hatta okuduğu kitapların listesi bir dönem yayınlandı ama ayrıntılı incelemeye zaman ayırmadım diyebilirim. Sanırım bu da bizim müze gezme kültürü edinemediğimizin bir göstergesi denilebilir.

Mesela Attatürk’ün, Jean Jack Rousseau okuduğunu biliyordum ama Senese’in dediği gibi kızların yalnızca eğitimine değil nitelikli eğitimine önem vermesi ve okumalarıyla bunu göstermesi, bunun dünyadaki başka bir liderde olmadığı bilgisi benim için çok önemli bir paylaşımdı. Rousseau’nun toplum sözleşmesi kitabındaki “İnsanlar özgür doğarlar ama her yerde zincire vurulmuşlardır, köleler zincirleri içindeyken her şeyi, hatta onlardan kurtulma isteğini bile yitirirler ve kölelik durumlarından bile hoşnut hale gelirler. Peki, sonuç kölelik doğal bir duruma dönüşmüştür. Hiç bir insanın, bir diğeri üzerinde üstünlüğü yoksa ve fiziksel güç bir hak yaratmıyorsa insanlar arasında tüm hakları yeniden düzenlemek için geriye sözleşmeler, yani toplum sözleşmesi kalır.” sözü aslında kitabın yazılma amacını da ortaya koyar bu da tüm eşitsizliklerden ahenkli bir eşitlik yaratma durumudur. Aslında buna benzer söylemlerin Freire’nin “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabında geçen “Ezilenler özgürleşmenin değil karşı taraftaki ezenlerin yerine geçerek ezmenin özlemini çekmektedir,” sözüyle Rousseau’nun kitapta bahsettiği kölelerin düşünüşleriyle benzer bir öğretiyi yansıtır. Bu noktada onun toplum sözleşmesi aslında eleştirel eğitimdir yani eğitim, ya otoriteye uyumu kolaylaştırır ya da eleştirel bakışı kazandırarak özgürlük pratiğini sağlar.

Senese’in ülkemizdeki toplum sözleşmesinin ne olduğu sorusuna aslında benim yanıtım Medeni Kanun’du. Senese ders sırasında, “Eğer toplumsal sözleşmeyi bir metin olarak sunarsanız onu bir silaha dönüştürürsünüz gerçek sözleşme vicdan ve değerler üzerine kurulu olmalıdır, ülkenizde ise Cumhuriyet’in temeli olan hümanizm, akılcılık, derin güven, dayanışma ve cömertlik (geleneğe dönüşmüştür) gibi insani değerler bunu yansıtır. Bu durum ABD’de böyle değildir.” diyerek düşüncesini belirtmişti ancak sözleşmeler hukuki bir süreci sağlamaya yöneliktir, hakkaniyeti sağlamak aynı zamanda eşitlik yaratma fikrinden doğmuştur, gelenekler bunu sağlayabilir mi? Gelenekler kesinlikle çok güçlüdür ama yoruma açıktır dolayısıyla değişen her bir yorum eşitlik fikrini de farklılaştırır.

Peki din bir toplum sözleşmesi sağlar mı? sorusunu sorduğunda açıkçası buna da yanıtım evetti, çünkü aslında sunduğu şey bir öğreti olmakla birlikte bir yönetim-yönetme biçimi yani şeriattır. Elbette buna inanmak ve istemek apayrı durumlar. Senese, Hristiyanlık’taki iki öğretiden bahsetti. Birincisi paran varsa tanrı seni seviyordur ve onu daha da mutlu etmek için daha çok paraya ihtiyacın vardır. Bunu nasıl elde ettiğin önemli değildir, lüks tanrıya yakın olmaktır. Çünkü insanın cennete ya da cehenneme gidip gitmeyeceği zaten baştan bellidir. Kapitalizmi destekler ve bu durumda eşitsizlikler meşrulaştırılır. Bunun adı calvinizimdir. İkincisi ise fakir ve zayıf olanları korumadır ki bu hem Hristiyanlık’ta hem İslamiyet’te vardır (komşusu açken tok yatan bizden değildir vb.) ancak yine bu durum bizim nerede durduğumuzla ilgilidir. Birinci görüş zenginlerin yolsuzluklarını meşrulaştırdığı ve kendini rahatlattığı (dine bağladığı), bencilliğin yeniden üretildiği ve yayıldığı kısımdır. Senese, her birimiz birinci ya da ikinci şekliyle bunların desteklendiği (kültürümüzün, ailemizin etkisiyle) düşüncelerle büyüdüğümüzü söylemişti, yani nasıl büyüdüğümüz aslına seçimimizi de etkilemektedir. Seçimimizi tekrar düşündüğümüzde Marx ve Freire’nin sosyal adalet görüşleri devreye girer. “İyi nedir?” belirleyen görüşleri sosyal adalet duygusu çerçevesinde birleşir.

Kendimizi eğitimci olarak düşündüğümüzde “tüm çocuklara özgürce kütüphaneye ulaşabilmesi” ideal olandır diyor ve bunun yalnızca sembolik bir şey olduğunu ekliyor. Amacımız bu ideali gerçekleştirmeye çalışmak ve vicdanlı olmaktır. Her şeyin kaynağı kendindir yani her birimizi mutlu hayat sahibi olmak isteriz ve olmak için iki yoldan birini seçebiliriz. Çok iyi öğretmenizdir düzenli olarak rutinde yaptıklarımızı yapar, zamanında okula gidip geliriz, sisteme uygunuzdur. Ama ideali sorgulamayız, görevimiz rutini yapmaktır. İkinci durumda ise sosyal adaleti sağlamak vardır. İyi öğretmen olmayı sağlayan şeyler sorumluluklar, vicdani sorumluluklardır yani calvinizimdeki adalete mi yoksa eşitsizliğe mi karşı durduğumuzdur, diye oldukça önemli eklemeler yapmıştır.

Senese’ye üniversite mezunu olduğu halde işe yerleşemeyen bir sürü genç olduğunu bu durumda üniversitelerin rolü ne olması gerektiği sorulmuştu. Senese’in yanıtı, “Üniversite gibi kurumlar varoluşlarıyla ilgili toplumlara verdikleri sözü tutmuyorlar. Gençler iş bulamayınca kendini suçluyor, yetersizlik hissediyor ve niteliksiz olduğunu düşünüyor. Bu da onları karamsarlığa doğru götürüyor, çözümü ise siyasaldır. Gençlerin umutları sönmekte ve topluma yabancılaşmaktadır. Kurumlar sözünü yerine getirmemekte ve gücü elinde bulundurmaktadır. Toplum adil olduğunu iddia ettiği halde uygulamalarında adaletsizlik yapıyorsa bu düzeltilebilir, işsizlikle mücadele edilebilir, bunu toplumsal sözleşme olarak görmek gerekir.” yanıtını vermiştir. Ancak ben üniversitelerin tek görevinin gençlere iş bulmak gibi düşünülmesini doğru bulmuyorum, bu nokta da üniversite hocaları teknik eleman öğrencilerde teknisyen demekten öteye gitmiyor. Bugün kurumlarında çalışanlarına en iyi şartlar sağlayan özel kurumlar üniversite mezunu değil kendini tanıyan, farklı yönlerini keşfetmiş ve geliştirmiş bireyleri işe alıyorlar. Bizim liseye kadar olan eğitimimiz buna pek izin vermiyor dolayısıyla kendimizi asıl tanıdığımız zamanlar üniversite yılları ve bu yılların ne kadar değerli olduğunu görmek ve bunu fark ettirmek, birlikteliği ve birlikte hareket etmenini önemini kavratmanın üniversitelerin görevi olduğunu düşünüyorum. Yoksa yıllar içinde her alandan binlerce meslek adayı mezun oluyor, ülkemizde böyle iş potansiyeli zaten yok olması da akıl almaz olurdu çünkü sürekli büyüyen ekonomi bizi Çin gibi ülkelerden farksız yapmaz ve insani değerler bir yana hepimizi bir fabrika ürünü olarak görürdü.

Senese’in, dersin son bölümünde Thomas Hopes ve Leviathan kitabından bahsetmişti.  Köle olanlar köle olduğunu kabul etmelidirler ve buna inanmaktadırlar. Tüm haklarından vazgeçerek bunu insanların oluşturduğu meclise verirler. Yönetenler ise onların da hakları olduğunu iddia ederek ağızlarına bir parça bal verirler, bu balı tadanlar artık kendilerinin de hakları olduğuna inanırlar. Günümüz siyasetine ışık tutan cümleler. Rousseau’nun fikirlerinin yansımalarının görüldüğü bir cumhuriyet fikrinden yola çıkıldı peki günümüzde acaba bu fikirler devam ettirilebiliyor mu?

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Okan Dede


Bu hafta Guy Senese ile ders işlemeden önce yapmış olduğu çalışmalara baktım ve ona yöneltebileceğim sorular çıkarmıştım ve bu sorulardan en çok sormak istediğim soru röportajında belirmiş olduğu şu cümleye yönelikti: “Değişim sadece öğretmenlerin bilinçleri sayesinde gerçekleşir.” Peki her şeyi öğretmenlerin vicdanına bırakmak ne kadar doğru bir düşüncedir? Guy Senese’e bu soruyu sorduğumda bu sorunun aslında çok kapsamlı bir şekilde açıklamayla cevaplandırılabileceğini belirterek sosyal anlaşma, sözleşme kavramından bahsetti. Onun söyledikleri sonucunda bende oluşan düşünce şudur: Eğitim birçok değişik toplumsal kurumların etkisi doğrultusunda yürütülen bir faaliyettir. Buna bağlı olarak eğitimin tüm diğer toplumsal kurumlardan bağımsız olarak istediği sonuçları alabilmesi mümkün değildir. Ekonomi, hukuk, siyaset, sosyoloji, din, toplumsal baskı grupları, psikoloji gibi alanların tümü eğitimi olumlu veya olumsuz bir şekilde etkiler. Eğitim kurumunun gelişmesi ve bu kurumun eğitim sorunlarının üstesinden gelebilmesi ancak diğer alanlardaki gelişmelerle birlikte mümkündür. Toplumların ayakta kalmasını sağlayan pek çok etken vardır. Toplum denen oluşum, toplumda bulunan bireyler sayesinde varlığını sürdürebilir. Toplumun varlığını sürdürebilmesi için de bu bireylerin çaba göstermeleri gerekmektedir. Toplumun varlığını devam ettirmesi, toplumda yaşayan bireylerin yararınadır. Bu nedenle toplum varlığının devamlılığı, toplumdaki tüm bireylerin ortak amacı olmalıdır. Dolayısıyla da eğitimin ve eğitim içinde büyük roller üstlenen öğretmenlerin işlerini yaparken bu düşünceyle yapmaları gerektiğini söyleyebiliriz. Guy Senese Türkiye’deki toplum sözleşmesinin üç temel ayağı olduğundan bahsetti. 

Bunlar;

  • Bilimsellik-Akılcılık
  • İnsancıl Olması
  • Gelenekler (Mesela öğretmenlere duyulan güven, eğitime verilen önem vb.)

Burada dikkatimi en çok çeken madde gelenek oldu. Bu hafta emekli bir öğretmenle de görüşme fırsatım olmuştu ve onun anılarını da dinleyince aslında geleneğin her ne kadar günümüzde uygulamalarını görmesek de çok önemli bir temel olduğunun farkına vardım. Öğretmenlik mesleğinin geçmişine baktığımda veya yaşadıklarımı gözden geçirince aslında bu geleneğin eğitim içinde çok büyük öneme sahip olduğunu söyleyebilirim. Sosyal sözleşmeyi konuşurken sosyal sözleşmenin bir silah olarak kullanılmaması gerektiğinden de bahsetti. Aslında burayı tam olarak anlayamadım. Sosyal sözleşme nasıl bir silah haline dönüşebilir? Dersten çıktıktan sonra belki de yorgunluğun da etkisiyle bu soruyu soramadığım için biraz hayıflandım.

Diğer konuşulan konu ise üniversitelerin konumları ile ilgiliydi ve bu noktada söylemiş olduğu “Üniversiteler çocuk bakıcısı rolüne dönüşmüştür.” cümlesi çok dikkat çekiciydi. Fakat yine de bu cümleyi söyleyip sorunun nasıl düzeltilebileceğiyle ilgili düşünmemek aslında topluma vurulan bir darbe olabilir. Çünkü üniversite gibi kurumlar toplum için varlar. Ama varoluş nedenleriyle ilgili yapmalarını gerektikleri şeyleri yapmamaktadırlar. Bu da aslında öğrencilerde karamsarlığa neden olmakta ve bu da doğal olarak toplumu da etkilemektedir. Bu kurumlar güçlü oldukları için toplumu yönlendirme gücüne sahiptirler. Peki görevlerini yerine getirmeyen bu güçlü kurumlar için ne yapabiliriz? Bunu yapabilmemiz için tek bir yöntem var diye düşünüyorum. Bu yöntem de bu kurumları yeniden yapılandırmak. Daha detaylı bakıldığında okullardaki rekabet başarısızlığı destekleyen bir şekilde devam etmektedir (kazananlar-kaybedenler). Bu durum aslında işsizliği de meşrulaştırmaktadır. Bence bu bilinçli olarak yapılıyor çünkü eğer bu durum meşrulaştırılmazsa bir kriz çıkabilir.

Bu hafta Guy Senese geldikten sonra aslında olaylara çok geniş açıdan bakamadığımı ve daha çok araştırma yapmam gerektiğini hissettim. Umarım bu şekilde hissetmem bana yeni ufuklar açar ve tartışmaları daha iyi bir şekilde temellendirebilirim.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Gülşah Coşkun Yaşar


Guy Senese’in konuk olarak katıldığı dersten önce kendisiyle Fatma Mızıkacı hocamızın yaptığı söyleşiyi ve Guy Senese ve Steven Tozer’in beraber yazdığı ‘Egemen İdeoloji ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makalesini okudum. Söyleşi de özellikle etkilendiğim noktalardan biri Guy Senese’in değişimin ancak öğretmenin vicdanı ve bilinci ile sağlanabileceği vurgusu oldu. Aslında öğretmenler sınıflarının kapısını kapattıklarında birebir vicdanları ile baş başadırlar ve bir öğretmen Guy Senese’in de belirttiği gibi vicdanı ile değişimi çok etkili bir biçimde yönlendirebilir. Vicdan belki de tamamen kişisel bir nitelik olmasına rağmen öğretmen eğitimi ile ilgili bu bağlamda okumalar yapılmasının ve bu mesajın adaylara verilmesinin çok etkili olacağını düşünüyorum. Guy Senese sınıfta yaptığımız tartışmalarda da öğretmenin vicdanının önemine vurgu yaptı. Öğretmenin vicdanının kişisel vicdan ile ve J. J. Rousseau’nun toplum sözleşmesi ile ilişkisini kurdu. Bizim toplum sözleşmemizde hangi ideallerin olduğunu gruplar içerisinde tartıştıktan sonra sınıf içerisinde de tek tek gruplardan gelen idealleri tartıştık. Bu ideallerin öğretmenlerin vicdanlarıyla birebir ilişkili olduğunu belirtti.  Ayrıca Guy Senese Türkiye’de sosyal sözleşmenin üç önemli ögesi olduğundan da bahsetti. Akılcılık, hümanizm ve ülkenin geleneklerinin ülkemizin toplum sözleşmesini oluşturduğunu ve eğitimi ve öğretmen vicdanını bu ögelerin şekillendirmesi gerektiğinden bahsetti.  

Guy Senese’in söyleşide Amerika’da sansürlerle, standart programlarla ve öğretmen eğitimi ile özgürlüğün dilinin silinip gittiğini ama özgürlüğün dilini Türkiye’de görmesinin onu çok etkilediğini söylemesi de dikkat çekiciydi. Guy Senese’in gözünden özgürlüğün dilinin varlığının ülkemizde görülmesi aslında son yıllarda eğitimde, sosyal yaşantıda, kişilerinin fikirlerini rahatça ifade etmelerinde hemen hemen her alanda yaşanan bu sınırlandırmalarla tezat bir durum oluşturduğunu düşünmekteyim. Söyleşideki beni etkileyen bir başka söylem de Guy’ın Dewey’den aldığı ‘öğrencinin hissettiği ihtiyaç öğretmenin en iyi kaynağıdır’ söylemiydi. Şüphesiz ki, öğretmenin öğrencilerin ihtiyaçlarına göre süreci şekillendirmesinin gerektiği, sürece yönelik kendi bildiğinden, kendini yeterli hissettiği yöntem ve materyallerden değil de, öğrencinin ilgilerini ihtiyaçlarını birincil kaynak görerek süreci yönetmesinin önemi çok açıktır.

‘Egemen İdeoloji ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makalede de ideolojik hegemonyanın öğretmenleri ve öğretme-öğrenme sürecini nasıl olumsuz etkilediği ile ilgili örnekler vardı. Bu makale Amerika’dan örnekler taşımaktaydı fakat ben makaleyi okuduğumda Türkiye ile verilen örnekleri çok eşleştirdim. Makalede egemen ideolojinin iyi niyetli öğretmenleri bile etkilemekte olduğunu öğrencilerin sınıfa getirdikleri toplumsal eşitsizliklerin desteklenmesine, baskın ideolojinin öğretme-öğrenme sürecine ilişkin olumsuzlukların pekiştirilmesine bir şekilde aracı olunduğu vurgulanmıştır. Ve Guy Senese şöyle bir soru sormuştur: ‘Öğretmenler statükonun devamını sağlayan birer özne olmak zorunda mıdır?’ Tabiki olmamalıdırlar. Ama ülkemizde çoğu öğretmen şu an ne öğretmenler odasında görüşlerini açık bir şekilde ifade edebiliyor ne de istediği sendikalara üye olabiliyor. Her şekilde örtük hatta bazen açık bir baskı söz konusu. Karşımızda böyle bir tablo varken de ne yazık ki öğretmenlerimiz ideolojik hegemonyanın bir öznesi olmaktan kaçınamıyorlar ve aslında bir şekilde öğrencilerin her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmelerine aracı olmuş oluyorlar.

Guy Senese’in Amerika’da ders kitaplarının bile baskın ideolojiye göre şekillenmesinin, sınıfsal eşitsizlikler vb. gibi hâkim ideolojiyi rahatsız edebilecek konuların program dışı bırakılmasının aslında ideolojik hegemonyanın baskısı altında öğretme-öğrenme sürecinin yürütüldüğüne ilişkin yorumlanabilir. Buna benzer örnekleri programlarımızda ve ders kitaplarımızda görmemiz aslında nasıl benzer süreçlerden geçtiğimizi göstermesi açısından çok önemli. Mevcut sistemde öğrenciler baskı altında olan öğretmenler, programlar, ders kitapları vb. nedeniyle egemen ideolojiye meydan okuyacak sorular soracak ve yorumlar yapacak şekilde yetiştirilememektedir.

Egemen İdeoloji ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makalede dikkatimi çeken bir diğer noktada bu noktada öğretmen eğitimine düşen görevle ilgili söylenenlerdi. Öğretmenlerin ideolojik hegemonyaya karşı çıkabilecek şekilde yetiştirilmesi, inanmadıkları uygulamalara söz çıkarabilecek ve değişimi yönetebilecek şekilde yetişmelerinin önemi vurgulanmıştır. Öğretmen eğitimimin bu noktadaki rolü çok önemlidir. Çünkü öğretmen adayları mesleklerine ilişkin olumlu olumsuz çoğu yargısını eğitimleri sırasında gözlemlediklerinden, stajlarında gördükleri öğretmen davranışlarından edinmektedir. Guy Senese dersimizde de yaptığı açıklamasında öğretmenlerin kolektif çalışmalarının, seslerini duyurmalarının, hâkimiyet altına girmemelerinin önemini açıkça vurgulamıştır.

Derste yaptığımız tartışmalardan birinde de sosyal adalet kavramından bahsettik. Eğitimde sosyal adaletin de daha önce bahsettiğim öğretmen vicdanı kavramıyla ilişkili olduğunu konuştuk. Eğer bir öğretmen okula gelip, rutin işleri yapıp, öğretme-öğrenme sürecini yönlendirip göz öğrencilerin ihtiyaçlarına kapalı olarak okulu terk ediyorsa sosyal adalet noktasında eksik kalıyor demektir. Guy Senese bu noktada her çocuğa, her çocuğun ilgisine, ihtiyaçlarına dikkat edilmesi gerektiğini savundu. Bir öğretmenin çok iyi bir öğretmen olabileceğini ama sosyal adaleti sağlayacak bireyler yetiştirme konusundaki görevini hiçbir zaman göz ardı etmemesinin öneminden bahsetti. Bu noktada öğretmenler okulda ve sınıf ortamında eşitsizliklere, ayrılıklara karşı sosyal adalet çerçevesinde davranmalı ki yetiştirdiği bireylerde öğretmenlerinden aynı davranışları görebilsin.  Guy Senese ile ayrıca üniversitelerin rolünü de tartıştık. Üniversitelerin günümüzde çocuk bakıcısı gibi işlev gördüğünden ve üniversiteleri bitirip işsiz kalan mezunların bu aşamada kendilerini suçladıklarını ve bu durumun da toplumu karamsarlığa götürdüğünü tartıştık. Bu noktada Guy Senese toplumun kurumlarının verdikleri sözleri tutmamalarının sonucunda oluşan bu durumun yine bu kurumların önlemler alması ve müdahale etmeleriyle çözülebileceğini belirtti. 

Tartışmalarımızdan değerli gördüğüm noktalardan bir diğeri de NCLB hareketinin Guy Senese gözünden yorumlanmasıydı. Kendisi NCLB hareketinin aslında ‘Hiçbir çocuğun geride kalmaması’ gibi bir sloganla kulağa hoş gelen ve eşitlikçi ve adaletli bir uygulama gibi görünen ama isminin çağrıştırdığı fikrin tam aksine çocukların standart sınavlardan başarılı olabilmeleri konusundaki baskı altında kalmaları, öğretmenlerin otonomilerinin çocukları sınavlara hazırlama işlevi ile ellerinden alınması, programdaki sanat, müzik tartışma odaklı derslerin yerini ana dil ve matematik derslerinin alması, okulun fonksiyonunun bireyleri iyi bir iş sahibi olmaları konusunda yetiştirmek olduğu gibi sebeplerle eşitsizliğe ve rekabete birebir kapı açtığını belirtmiştir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Ailelerin çocuklarına ekonomik yeterlilikleri kapsamında sunabildikleri fırsatlar çok farklıdır. Ailelerin çocuklarını özel okullara göndermek, onlara özel ders aldırmak, hatta okullardaki öğretmenlerin bile birbirleriyle yarış içerisinde oldukları ortamları düşünürsek NCLB’daki kadar olmazsa da öğrencilerin bitmeyen bir yarış içerisinde oldukları bir eğitim sistemi ülkemizle NCLB hareketi arasındaki bir benzerlik olarak görülebilir diye düşünüyorum. 

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Derya Acar Başeğmez

Prof. Dr. Guy Senese ile tanışmanın büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Ders esnasında aldığım notlar farklı makaleleri okumama öncülük etti. Thomas Hobbes, J.J. Rousseau ve Freire’nin görüşlerini bu sayede daha iyi anlayabildiğimi düşünüyorum.

Thomas Hobbes’a göre insan doğası gereği bencil ve kötü duyguları içinde barındıran varlıktır. Sosyal iletişim konusunda bazı kusurları vardır. Ayrıca insanlar doğuştan eşit varlıklar olarak dünyaya gelir ve bu durum sürekli devam eden çıkar çatışmalarına neden olur. Ortaya çıkan durumda ise insanlar sürekli mutsuzdur. Bu durumdan kurtulabilmenin yolunu ise insanların haklarından vazgeçerek bir iktidar altında yönetilmesi gerektiği ile açıklar. Böylece insanların üzerinde bir güç oluşacak ve kargaşa, güvensizlik, savaş ve mutsuzluk durumlarının ortadan kalkacağını belirtir. Devletin gerekliliğine inanır ve insanların tüm haklarından vazgeçerek bir otorite altında yönetilmelerini, yani mutlak gücün gerekliliğini savunur. Thomas Hobbes bu durumu 1651 yılında yazdığı “Leviathan” kitabında da vurgulamaktadır. Kitabın kapağında bir elinde kılıç diğer elinde asa bulunan ve başında taç olan bir figür bulunmaktadır. Aslında bu figürle bir anlamda devletin vazgeçilmez iki özelliği olan güç ve otoriteyi sembolleştirmiştir. Hobbes’ a göre devletin her türlü yasayı yapmaya ve güç kullanmaya hakkı vardır. Prof. Dr. Guy Senese’in de belirttiği gibi Hobbes o dönemde krala yakınlığı ile bilinmektedir. Latince ve Yunanca temel eserler ve demokrasi gibi kitapların o dönemde üniversitelerde okutulması sonucunda öğrencilerin kendini yönetenlere karşı çıkacağını düşünmektedir. O dönemin şartları düşünüldüğünde özellikle İngiltere karışıklık içindedir. Thomas Hobbes, belki de o dönemin sıkıntılarının güçlü bir otorite ile düzelebileceği düşüncesinden yola çıkarak bu kadar katı bir görüşe sahiptir.

J.J. Rousseau’ya göre, insanlar “doğal yaşama” döneminde eşittirler ve bu eşitlik ise insanlara doğa sayesinde sunulmaktaydı. Ancak “bir toprak parçasının etrafı çitle çevrilince” yani başka bir deyişle mülkiyet anlayışı ortaya çıkınca eşitsizliğin temelleri atılmaya başladı. Rousseau ise bu eşitsizliğin ortadan kaldırılabilmesinin yolunu toplum sözleşmesiyle açıkladı. Eşit ve adil toplumların oluşabilme yolunun toplumsal sözleşme ile gerçekleşebileceğine inandı. İnsanların yasalarla eşit kalabileceğini savundu. İnsanların iradelerin ve özgürlüğünün gerekliliğine inandı. Toplum sözleşmesi ulus devlet olgusunun temellerini oluşturdu. Egemenlik anlayışı oluşmaya başladı. Rousseau’nun görüşleri ise Prof.Dr.Guy Senese’in de belirttiği gibi Fransız Devrimi’nin temellerini oluşturdu. Ülkemize bakıldığında ise anayasalarda “mili egemenlik” anlayışı yer almaktadır. Prof.Dr. Guy. Senese’in de belirtiği gibi Cumhuriyet’in ilanı ülkemizde bir devrime neden olmuştur ve milli egemenlik anlayışı, halk iradesi, eşitlik vurgulanmaya başlanmıştır.

Hobbes’ın ve Rousseau’nun görüşleri karşılaştırıldığında özellikle özgürlük açısından birbirine zıt olduğu görülmektedir. Hobbes insanların bir otorite altında yönetilmesi gerektiğini savunurken Rousseau ise insanların özgürlüğünü vurgulamaktadır. İnsanların en önemli varlıklarının özgürlük ve eşitlik olduğunu belirtmektedir. Prof.Dr.Guy.Senese’in de belirtiği gibi ülkemizde daha hümanistik bakış açısının bulunduğu ve eğitim anlayışımızda da daha çok Rousseau’nun etkilerinin görüldüğü söylenebilir.

Freire toplumsal yaşamın amacını dünyanın insanileştirilmesi ile açıklar. Freire ezilenlerin, kaybettiği insanlık mücadelesini başlatmasını savunur. Ancak bunu yaparken kendilerini ezenleri, ezmemeleri gerektiğini belirtir. İnsanlığın özgürleşmesi gerektiğini düşünür. Böylece ezen ve ezilen insan profilinin ortadan kalkacağını ve insanların özgürleşebileceğini savunur. Ezilenlerin ezenlere itaat etmesi ve bu durumu kabullenerek değiştirmeye çalışmamaları durumunu “sessizlik kültürü” olarak adlandırır. Bu durum ona göre bireyin sürü haline gelmesi ile açıklanır. Freire bir anlamda Rousseau’nun da belirtiği gibi insanların özgürleşmesi gerektiğini savunur. Bu görüşleri Hobbes’ın görüşlerinden farklılık göstermektedir.

Prof. Dr. Guy Senese eğitimci olarak toplumsal ideallerimizin özgür ve eleştirel düşünebilmek, yazabilmek, verimli insan olmak, tolerans sahibi olmak, sosyal sorumluluk duygusu taşıyabilmek, laiklik ve problem çözebilme becerilerine sahip olmak gerektiğini belirtmiştir. Bu konuda benim düşüncelerim de benzerlik göstermektedir. Toplumlarda eğitimcilere ciddi sorumluluklar düşmektedir. Kaliteli bir eğitim sonucunda toplumun ve bireyin beklentileri arasında köprü kurulabileceği düşüncesindeyim. Eğitim sayesinde toplumlarda eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramların oluşabileceği düşüncesindeyim.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Bilge Özgür İnam


Guy Senese’in geldiği bu ders benim için oldukça ufuk açıcı bir ders oldu. Jean Jeacque Rousseau’nun “Toplumsal Sözleşme” si ile söze başlaması ve Anıtkabir’i ziyareti sırasında gördüğü Atatürk’ün okuduğu kitaplardan da oldukça etkilenmişti. Türkiye’deki toplumsal sözleşmenin yani Cumhuriyetin üç yapı taşı olduğundan söz etti. Bunlar:

·       Akılcılık
·       Hümanizm
·       Gelenek

Guy öğretmenin gücünün gelenekten geldiğini söyledi. Gelenek konusunu biraz daha açmamız gerekli diye düşünüyorum. Öğretmene duyulan güven, cömertlik, vericilik, insani değerler... Evet, Türkiye’de geçmişten günümüze gelen öğretmenlik mesleğinin kutsallığına dair bir inanç var.  Ancak bu inanç maalesef gün geçtikçe azalmaktadır. Şu anda öğretmene çoğu zaman çocuk bakıcısı muamelesi yapan veliler, sadece evrak hazırlama yükümlülüğü veren idareciler ve tam olarak nereye koyacağını bilemeyen öğrenciler tarafından öğretmenlik mesleği değersizleştirilmektedir. Bunun sebebi biraz da öğretmenlerin kendisinden de kaynaklanıyor diye düşünüyorum.  Maalesef henüz okulun ilk gününde yaz tatiline kaç gün kaldığını hesaplayan, kar tatili olduğunda oldukça coşkuyla sevinen ve bunu sık sık dile getiren öğretmenler var. Evet,zor şartlarda çalışılıyor. Çok yorucu ve yıpratıcı bir meslek ama toplum tarafından değer görmek istiyorsak bence öncelikle biz kendimizi değerli kılmalıyız ve yaptığımız işin öneminin farkına varmalıyız. Hep diyoruz “öğretmenlik vicdan işi” diye ama aslında öğretmenlik kişinin vicdanına bırakılamayacak kadar önemli bir meslek. Neden onlarca çocuğun hayatı, geleceği benim vicdanıma kalsın? İşte bu noktada öğretmenliği nasıl gördüğümüz ve anlamlandırdığımız önem kazanıyor. Eğer bir teknisyen gibi görüyorsak sadece istenileni yapar işimi bitiririm diyerek bu mesleği sürdürebiliriz. Eğer,  öğrenme işini kılavuzlayan hem bir rehber hem bir program yapıcı hem de öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarını dikkate alan bir profesyonel olarak görüyorsak öğrencilerimizi dolayısıyla da  toplumu ileriye götürme şansını yakalayabiliriz. o zaman da gerçekten geleneklerimizden gelen öğretmenlik mesleğine olan inancı güçlendirebiliriz.

Guy, Marx ve Freire’nin eğitimcinin sorumluluğu konusunda kesiştikleri noktayı “sosyal adaleti sağlamak” olduğunu söyledi. Bu gerçekten çok önemli bir misyon. Bir öğretmenin gücü bunu yapmaya yeter mi? Bunun yanı sıra üniversitelere yüklediği misyon da bana oldukça ilginç geldi. Üniversite gibi kurumlar toplum için varlar. Varoluş nedenleriyle ilgili verdikleri sözleri tutmuyorlar. Üniversiteler gençleri sokaktan alıyor. Buralardan mezun olanlar iş bulamadıkları için kendilerini suçluyorlar. Gençlerde “yetersizim” algısı var Bunu çözmek için eğitim politikalarıyla ilgili çözümler gerekmektedir. Bu noktada ben üniversitenin iş garantisi veren bir kurum olarak görülmesini çok doğru bulmuyorum. Bence entelektüel olarak gelişmek için birey üniversiteye gidebilmeli.

Benim için oldukça çarpıcı bir tespit de okullardaki rekabet ortamı ile ilgili söyledikleri oldu. “Okullardaki yarışmacılık, rekabet başarısızlığı desteklemektedir. Kaybetmeyi meşrulaştırmaktadır. “No Child Left Behind” yasası sonucunda da geride kalan çok çocuk olmuştur. Bu yasa retorik olarak çok iddialı ve güzel sözler ama içi boş ve ölçme değerlendirmeyi oldukça fazla önemli kılmaktadır.” Aslında bizim de geldiğimiz nokta maalesef şu anda buna çok yakın. Her gelen politikacı, yönetici süslü ve güzel sözlerle projeler başlatıyor ama maalesef çoğu başarısız oluyor ya da sonucunda hiçbir şey çıkmıyor. Sürekli sistemi değiştiriyoruz ama rekabet ve dolayısıyla başarısızlığı da engelleyemiyoruz. Sınavların adı ve şekli değişiyor ama mantık hep aynı. Kimileri kazanıp kimiler kaybedecek… Rousseaou Naturalizm felsefesinde bu durumu okulların sisteminin çocukların doğasına uygun olmadığı noktasında eleştirir. Bu rekabet ortamı çocukları mutsuz, başarısız, hırslı ve bencil bireyler haline getirmektedir.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Alev Elmalı


Guy Senese’nin dersimize katılmadan önce okuduğumuz iki makalesinin ve sınıfta paylaştığı fikirlerinin hepimiz için hiç düşünmediğimiz şeylere vurgu yapması, öğretmenin rolü, vicdanı ve özerkliği gibi konuların derinlemesine anlaşılmasına fayda sağladığını düşünüyorum. Öğretmenlerin rolleri üzerine yaptığımız tartışmalarda kişinin kendi bilişinin kendisine yardım eden şey olduğu, onu enerjiye sürükleyenin, toplum sözleşmesinden gelen şeyin kişinin kendi bilinci olduğu görüşünü dikkat çekici buluyorum.

Guy Senese ile Fatma hocamızın yaptığı söyleşide en çok dikkatimi çeken bölümün Amerika’da özgürlüğün dilinin yok olduğunu ama Türkiye’de bu özgürlüğü görmesi olduğunu söyleyebilirim. Bu düşüncenin son yıllarda sosyal yaşamda ve eğitimde, politikada giderek azalan özgürlüğün ve artan sınırlandırmaların tam karşıtı olduğunu düşünmekteyim. Bu anlamda özgürlük nedir, öğretmen eğitiminde gerçekten özgürlüğün dilini sürdürebiliyor muyuz gibi soruların zihnimde canlandığını söyleyebilirim.

‘Egemen İdeoloji ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makaleyi okurken son derece keyif aldığımı ve benim de üzerinde sıklıkla düşündüğüm ideolojilerin öğretmenleri ve öğretme-öğrenme sürecini nasıl etkilendiğine ilişkin fikirlerini etkileyici buldum. Her iki ülkede de benzer örneklerin yer alması aslında kültürden bağımsız olarak benzerr sıkıntıların yaşandığını görmek şaşırtıcıydı. Makalede okulların görevini hem kültür aktarımı hem de ideolojinin devamlılığını sağlamak olduğu ifade edilmişti. Ben bu anlayışına bir de yeni kültürler oluşturmayı da eğitimin amacı olarak eklemek istiyorum. Ayrıca, öğretmen otoritesinin kaynakları olarak ifade ettiği eğitim kurallarının verdiği otorite, uzman olarak otorite ve pedagojik otorite olarak dahil edilmesini de önemli bulduğumu söyleyebilirim. Daha dikkat çekici olan ise öğretmenlerin hizmet etmek isteyecekleri bir topluluk belirlemelerinde kendilerine yardımcı olacak bir eğitim felsefesi geliştirmeyi öğrenmelidir görüşüdür. Bugün sınırlayıcı ve standartlaştırıcı anlayış günümüzde öğretmenlerin kendilerine bir felsefe oluşturmalarını, görüşlerini açıkça ifade etmelerine, ideolojik hegemonyanın baskısından kaçışı imkansız hale getirmektedir.

Ülkemize gelen düşünürlerin, felsefi araştırmacıları, sosyologların, Anıtkabir’den etkilendiği gibi Guy Senese’in de ülkemizle ilgili dikkatini çeken şeylerin önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak bizler bu gerçekliği zaman zaman unutarak kendimiz umutsuzluğa kapıldığımızda belki de asıl umut kaynağının toplum sözleşmesini oluşturan kitaplara, Atatürk’ün fikirlerinde aramalıyız. Belki de işte o zaman özgür düşünen, kendi kendine yeten ve ideolojinin baskısından kurtulan eğitimciler olacağız. Peki bu toplum sözleşmesi neden önemli? Guy’ın verdiği örneği çok beğendiğimi söylemeliyim.  Eğer bir kişinin fikirleri önemli bir konumdaysa (yönetici, müdür gibi) uygun olmazsa onunla tek başına mücadele etmek son derece zor olabilir. Mesela kız çocuklarının okula gitmesine karşı çıkan bir idareciyle sadece kız çocuğu olan insanların mücadele etmesi yerine, kaynağının toplum sözleşmesinden alan kurallar sayesinde bu sorun çözülebilir. Toplum sözleşmesinin kaynağını da Anıtkabir’de gördüğü kadın hakların, kaliteli yüksek öğretim alma hakkı gibi fotoğraflara bağlamasını etkileyici buldum. Bu tartışmaların arasında niçin ideolojilere ihtiyacımız vardır sorusu ortaya çıkar. İdeolojiler kişilere enerji verir. Özellikle öğretmenler kendilerine duyulan sonsuz güven için  hümanist olmalı, insanlar için ayrımcılık yapmadan çalışmalı. Toplum sözleşmesinin öğretmenin vicdanı için gerekli olduğu unutulmamalı, bir silaha dönüştürülmemelidir.

Eğitime ya da öğretmenin rolünde toplumun ideallerini tartıştığımız bölümde Guy’ın toplum sözleşmesinin bir kısmının dini kapsamasına ilişkin ifadeleri de bilgilendirici oldu. Özellikle Amerika’da din ve devlet işleri tamamen ayrılmış gibi görünse de Hristiyanlığa bir yaklaşmanın olduğu bilgisini paylaşmıştı. Özellikle Hristiyanlık için bahsettiği iki öğretinin (calvinism ve yardıma ihtiyacı olanlara destek fikri) aslında toplumların dinden bağımsız olarak benzer fikirlerle şekillendiğini söylemek mümkün olabilir.

Yine Guy Senese ile tartıştığımız liberal eğitim daha önceki derslerde konuştuğumuz gibi elitist oluşu, çok fazla güç gerektirmesi nedeniyle eleştirilmesi gerektiği fikrini değerli buluyorum. Buna karşılık toplum sözleşmesinin gerektirdiği her çocuğun elde edebileceğinin en iyisini elde etmelidir görüşü öğretmenin işini yaparken ‘adaletli’ olmasını gerektirir. Okulların çocuklar için birer engel olmaması, sosyal adalete inanan öğretmenlerin orta sınıf ve hatta fakir öğrenciler için çalışması gereklidir.

Bir başka tartışma konusu da üniversitelerin rolü idi. Aslında işsizlik probleminin hem kapitalist hem komünist düzenler için ortak bir problem olarak ortaya çıkması ve bugün de ‘credential inflation’ içinde olmamız üniversitelerin kişilere meslek kazandırmak için mi var olduğu tartışmasını ortaya çıkarmaktadır. Guy’ın ifadesiyle üniversiteler gerçekten sadece gençleri sokaktan uzak tutmak için mi varlar? Herkese iş bulacakları vaadleri maalesef tutmuyor ve tutulmayan sözler hegemonyasını oluşturuyor. Bu problemlerin, hegemonyaların çözümleri ancak politikalarda bulunabilir. Gramshe’nin kurumların toplum için var olduğu ama bu sözlerini tutmaması ve dolayısıyla da üniversite mezunlarının mezun olduklarında işsiz kalmalarıyla kendi niteliklerini sorgulayıp, umutsuzluğa kapılıyorlar. Okullarda rekabetçilik empoze edildikçe başarısızlık meşrulaştırıyor ve dolayısıyla işsizlik de normalleşiyor. Kurumların toplumsal sorumluluklarını yerine getirmesi ancak siyasi çözümler üretilmesiyle mümkün olabilir. Üniversitelerin esasında toplumdaki eşitsizliğin de meşrulaştırılmasına katkı sağladığı söylenebilir. Kişiler arasındaki adaletsizlik eğer meşrulaştırılamazsa sosyal krizler ortaya çıkabilir. Ülkemizde ise üniversitelerin rolünün pek de farklılaştığı söylenemez.

Arkadaşlarımızdan gelen bir başka soru da ‘No Child Left Behind’ yasasıydı. Guy’ın yorumu bu yasanın çocuklar üzerinde standart testlerin daha fazla baskı yarattığı, bu yasadan önce daha fazla çalışılan politika, tarih gibi alanların bu yasa itibariyle tamamen matematik, okuma gibi alanlara yönlendirildiğiydi. Hatta sadece bir çocuğun geride bırakılmadığı yasası değil bir çok şeyin geride bırakıldığı yasası olarak yorumladı. Dezavantajlı çocukların daha da dezavantajlı hale geldiği, şiir seven, kitap yazmayı hayal eden çocukların standart sınavlar nedeniyle başarısızlığa sürüklendiğini söyleyebiliriz.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Ayşemine Dinçer


Guy Senese’in dersimize gelmesinin, ders öncesinde de yaptığı görüşmeleri okumanın, bilimin yuvası, dünyanın adeta kalbi olan Amerika gibi bir ülkeden profesörün görüşlerini dinlemenin çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Sıradan bir doktora dersi olmadığını bir kez daha fark etmiş oldum. Bu reflection ile siz hocalarıma da tekrar teşekkür ederim.

Yapılan ders ile bir anda Rousseau, Thomas Hobbes, Toplumsal sözleşme, calvinizim, No Child Left Behind, liberalizm, Gramsci, Freire, sekülerlik vb. üzerine konuşma olanağı doğdu. Başka bir derste daha bunların bu şekilde tartışılacağını düşünmüyorum ancak bazen aralarındaki bağlantıyı, haftanın konusu ile ilişkiyi kurmakta zorlandım. Dersin sonunda kısa bir toparlama yapılsaydı, liberal eğitimin yanı sıra haftanın konusu olan Dewey’e, pragmatik eğitime vs. de değinilseydi biraz daha faydalı olacağını düşündüm. Bunun yanı sıra Anıtkabir ziyareti ve Atamız hakkında söyledikleri de göğsümü kabarttı. Kendisine kıyasla bu konuda ben daha karamsar bir tutuma sahipken Fatma hoca ile yaptığı görüşme Türkiye ve Türk gençleri hakkında söylediklerini de sevindirici buldum.

Konuşmasının arasında değindiği Freire gibi kendisini de bir aktivist ve neoliberalizme karşı çıkıyor olarak değerlendirdim. Freire nasıl halkı yaşanan haksızlar, baskı vb. durumlar karşısında sessiz kalmamaya, tepkilerini göstermeye çağırıyorsa, Senese de öğretmenleri kendi aralarında örgütlenmeye çağırıyor. Bazı görüşlerinin bence altının özellikle çizilmesi gerekiyor. Örneğin; öğretmenlerin ancak birleşerek güçlenebileceklerini ve bu şekilde kendilerini topluma yansıtabileceklerini belirtti. Eğitim programları, edebiyat gibi kaynaklar aracılığıyla insanları özgürleştirebileceğimize, bir dönüşümün mümkün olduğuna, bunun da kaynağının liberal artsdaki kaynakları okumak, tartışmakla mümkün olduğuna değindi. Bastırılıp korkmaktan ziyade güçlerinin farkında olmalılar. Zira bakınca kamusal alanda çalışanın en fazla olduğu meslek grubunu oluşturuyorlar ancak örgütsel bir yapılanma, yaşanan herhangi bir haksızlık vs. durumunda toplu hak arama mücadeleleri maalesef yok. Bunun yanı sıra daha önceki hafta da değindiğimiz liberal eğitimin aslında savunduğu şeyin tam tersi bir amaca hizmet etmesi noktası da tartışılmaya değer. Bu noktada okulların rekabeti empoze etmesi, başarısızlığı meşrulaştırıyor. İnsanın doğasına uygun olmayan bu yarışmacı sistem rekabeti, rekabet de işsizliği doğuruyor. Bu bağlamda okullar hiç hümanist değil ve üniversiteler de kişinin kendini gerçekleştirebileceği özgür düşünme ortamları değil. Çünkü kendini gerçekleştirme resim yaparak, şarkı söyleyerek, dans ederek vs. oluyor. Oysaki bizim eğitim ortamlarımız bundan tamamen uzak maalesef. Liberal eğitimde de üzerinde durulan, aklı geliştirdiği belirtilen felsefe, güzel sanatlar, edebiyat gibi dersler bizde hep arka plana atılıyor. Gençleri meslek sahibi yapma da aynı şekilde. Bu bağlamda yükseköğretim kurumlarının fonksiyonu ne bireyleri meslek sahibi yapmak ne de kendilerini gerçekleştirme imkânı tanımak. Son olarak Senese’in değindiği özellikle bazı hususların çok değerli olduğunu düşünüyor; politika yapıcılara ve hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerde öğretmen adaylarına, öğretmenlere de anlatılması gerektiğini düşünüyorum.