Radikal Eğitim Programı - Yazar: Ecem SARAL ÇOLAK

 Radikal eğitim programları; varoluşçu ve hümanist felsefe kuramlarına dayanmaktadır. Varoluşçuluğun bireye/çocuğa bakışını Rousseau’nun Emile kitabında görebiliriz. Çocuklar bireysel farklılıkları dikkate alınarak ilgi ve merakları doğrultusunda deneyim yoluyla eğitilmelidir. Radikalciler bu kuramsal zemin üzerine şu soruyu sorarlar: Hangi çocuk? Tüm çocuklar için eğitimi planlıyor muyuz? Diğer bir kuramsal zemin olan hümanist felsefeyi de Rönesans hümanizmasının ötesinde bir toplum hümanizması olarak değerlendirirler. İnsan, toplum içinde ve toplumla birlikte değerlidir. Marksizmin eşitsizlik ve adalet gibi kavramları ile ilişkilendirilmiş bir hümanizma radikal eğitimciler için yine kuramsal bir zemin oluşturur.

Radikal eğitim programcıları aslında programla çok ilgilenmez, daha çok eğitim ile siyaseti bir arada görür; ezilen ve ötekileştirilen grupların eğitim yoluyla bilinçlenmesi ve nihayetinde toplumun dönüşmesini hedeflerler. 

Counts; 1930’lı yıllarda çocuk/birey merkezli eğitimin toplumsal boyutunun zayıf olduğunu ve sadece tek tip bir orta sınıf bireyi hedeflediğini belirterek ilerlemecileri eleştirmiştir. Ezilen gruplara programlarda yer verilmemesi aslında politik bir tutumdur ve mevcut düzeni sürdürmeye hizmet eder. Öğretmenler bu düzeni değiştirmeli, siyasi vizyonlarına bağlı kalarak sınıflarında bu vizyonu savunmalıdır. Dolayısıyla Counts toplumun öğretmenler tarafından dönüştürülebileceğini belirtir. Ayrıca ona göre ahlak da eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır ve entelektüel kısımla ayrı düşünülemez.

Radikal eğitimi fikirleriyle etkileyen diğer bir isim ise Rugg’dur. Toplumun dönüştürülmesinin özellikle sosyal bilimler ile yapılabileceğini, bilginin değişimiyle birlikte programın da kökten değişmesi gerektiğini söyler. Program değişikliği ile kusurlu ve yozlaşmış kurumlar da dönüşmeli veya yok olmalıdır. Sosyal bilimler onun için önemlidir; çünkü toplumsal olayların analiz edilmesi ve çözümlenmesi ile eğitim verilmelidir.

Apple; hem eğitim kurumlarını hem de programları eleştirmektedir. Programları kim hazırlıyor ve kimin için hazırlanıyor, bu kısım üzerinde durur. Ona göre okullar son derece anlamsız kurumlardır. Özellikle ezilen gruplara karşı acımasız olan okullar radikal bir değişimden geçmelidir. Resmi programları resmi gruplar ve onların ideolojileri oluşturur. Bu programlar toplumun tüm kesimini içermez. Toplumdaki baskın gruplar ortaya çıkarılmalı, sorgulanmalı ve yok edilmelidir. Apple, özellikle Freire’nin görüşlerinden etkilenmiştir.

Freire; ezilen ve baskı gören grupların eğitim yoluyla bilinçlenmesi (conscientizaçao) gerektiğini böylelikle toplumun dönüşebileceğini öne sürer. Bu bilinçlenme ise gerçek hayattaki bir problemin tanımlanması, analiz edilmesi ve sorgulanması ile gerçekleşebilir. Eleştirel düşünmeye başlamakla birey aslında kendi varoluşunu da düşünmeye başlayacaktır. Böylelikle bir bilinçlenme, idrak tutumu gelişecektir. Freire bu eğitimin öğretmen ve öğrenci, öğrenci ve öğretmen düzleminde sürekli bir diyalog hâli ile gerçekleşebileceğini düşünür. Öğretmenin görevi öğrencinin dünyaya bakışı ile kurulan ve örgütlenen konular evrenini bir problem olarak öğrenciye yeniden sunmaktır.

Freire için eğitim politik bir edimdir. Eğitim programları iyi insan modelini sunmuş oldukları çocukların gerçekliğine uygun tasarlamadıkları için başarılı olamazlar. Ona göre okullarda sunulan resmi programlar eleştirel olmayan ve sadece tek bir tarafın bakış açısıyla hazırlanan rekabetçi ve bireyselci bir yapı sunar.

Freire için öğrenme sözcükleri tekrar etmek değildir; o sözün tekrar ve tekrar yaratılması demektir. Toplumsal dönüşüm için Freire, söz ve eyleme eşit derecede önem verir. İkisi de olmalı ve dünyanın değişmesi için sözün yani düşüncenin eyleme dönüşmesi gerekir. Buna praksis adını verir. Praksis; sorgulama sürecini yani bilinçlendirmeyi sağlar. Bu bilinçlenme sadece düşünmeyi değil yaratıcı eylemi de gerektirir. Eğitim de sürekli bir deneyim, deneyimin pratiği ve bu pratik üzerine eleştirel düşünmeyi gerektirir. Bu praksis bilinci doğurur, bilinç de toplumu yeniden yaratır.

Bahsi geçen eğitimcilerin eğitim anlayışları ve eğitime dair önerileri bizi “eleştirel pedagoji” kavramına götürür. Eleştirel pedagojinin temsilcileri olan Giroux, Apple ve Freire gibi isimlerin ortak olarak birleştikleri nokta; okulları toplumda baskın olan grupların ideolojisini meşrulaştıran ve yayan kurumlar olarak görmeleridir. Eğitim programlarına baktığımızda bilginin kategorize edildiği, bazı bilgilere öncelik verildiği, bazı bilgilerin dışarda bırakıldığını görürüz. İşte tam bu noktada eleştirel eğitim kuramı savunucuları şu çıkarımda bulunur: eğitim kurumları yani okullar yanlı bir eğitim verir. Dolayısıyla eğitim iktidar olan grubun elindedir. Bilginin doğru olup olmamasıyla ilgilenmezler, toplumun faydasına olup olmadığı ile ilgilenirler. Eleştirel pedagojinin amacı ise toplumun dönüşümünü sağlamak, bireyleri özgürleştirmektir. Okul için ise alternatif öneriler sunmuşlar, Summerhill gibi özgür okul anlayışları geliştirmişlerdir.

Sistematik Eğitim Programı - Yazar: Ecem SARAL ÇOLAK

Bu hafta sistematik eğitim programına geçmeden önce Türkiye’de bir eğitim programının düşünsel temellerinin nasıl oluşabileceği üzerine tartıştık. Eğitim sistemimizde yapılan yenilik ve değişimlerin hem dünyayı etkisi altına alan hem de ülkemizde yaşanan, kitleleri ilgilendiren kritik olaylardan etkilendiği bir gerçektir. 1923’te yeni bir ülkenin kurulmasında, bu gerekliliğin ve nihayetinde gayretin gösterilmesinde sağlam bir ideolojik temel vardır: Milliyetçilik. Ardı sıra gelen devrimlerle, hem toplumsal hayatta hem de toplumsal yaşamın bir aynası olan eğitimde bu ideolojik temel kısa sürede karşılık bulmuştur. Öte yandan; kendi kendine var olmaya çalışan bu yeni ülke, millî bir şuurla bir araya gelmişse de yapılan yeniliklerde yüzünü Batı’ya dönmüş, oradaki gelişmelerin sıkı bir takipçisi olmuştur.

Ülkemizde de eğitim programları tarihine baktığımızda; ilk programların ulusal bilinç, beraberlik, laik, özgür, yasalar karşısında eşit hak ve sorumluluklara sahip yurttaşlar yetiştirmeyi amaçladığı söylenebilir, bu amaç bir düşünsel temelin –kuram- var olduğuna işaret eder. O halde neden sonraki programlarda Batı’da ortaya çıkmış kuramlar daha çok kendini göstermiştir? 

Toplumun gelişmeyi ve değişimi istemesi, sonrasında ise benimsemesi için o gelişmenin ortaya çıkmasını etkileyen, onu doğuran düşünsel temelin o toplum tarafından üretilmiş olması beklenir. Çünkü eğitimdeki gelişmeler; toplumun ihtiyacından ortaya çıkmamışsa uygulama boyutunda başarısızlıklar getirecektir ki ülkemizde bunun birçok örneği mevcuttur. Öte yandan; şu durum kaçırılmamalıdır, elbette ki Batı’da meydana gelen pek çok olay, gelişme ve durum da ülkemizi etkilemiştir. Yeni bir kuram yaratma sancısı içerisinde; sadece Batı’da değil, tüm dünyada yaşanan gelişmelerin takip edilmesi ve bu gelişmelerin ülkemizi nasıl etkilediğinin iyi gözlemlenmesi gerekir. Bu etkileri bilmek; bu etkiler doğrultusunda eğitimi yeniden tanımlamak ve planlamak bizi yeni ve özgün bir düşünsel temele götürebilir.

***

Sistematik eğitim programı; mevcut uygulamanın analiz edilerek düşünsel temel oluşturulması ile ortaya çıkmış bir yaklaşım olarak –uygulamadan teoriye- karşımıza çıkmaktadır. Birleşik Devletlerde ortaya çıkan bu yaklaşımın temeli iş ve ekonomi dünyasının incelenmesi, analiz edilmesi, oradaki başarıların eğitime aktarılma çabası olarak düşünülebilir.

Taylor’ın bir fabrika işçisinden alınabilecek verimi analiz eden çalışmalarını Bobbitt eğitime uyarlamıştır. Bobbitt bir eğitim programının geliştirilmesi için öncelikle ideal olan yetişkin modellerinin belirlenmesi, bunun bilimsel bir titizlikle analiz edilmesi (activity analysis) gerektiğini savunur. Bobbitt’e göre öğrenci bir hammaddedir ve tanımlanan ideal yetişkin becerileri ile ürüne dönüşür. Bu yaklaşımda öğretmen ise hammaddeyi ürüne dönüştüren, fabrikadaki işçi gibidir. İşçinin bir fabrikada yapacağı iş adımları nasıl sistemli ise; öğretmen de programda belirlenen adımların sadece uygulayıcısıdır. Bobbitt’in bu yaklaşımı ekonomiye aşırı vurgu yapması ve ahlaki boyutun arka planda kalması yönlerinden eleştirilmiştir. Bobbitt, toplumsal hizmeti eğitimin ahlaki boyutu olarak görmektedir.

Peki sistematik eğitim programları ve bu yaklaşımı destekleyen uygulamalar 1990’lı yıllardan sonra Birleşik Devletler’de neden popüler olmuştur? Null’ın ifadesiyle “küresel pazarda ekonomik olarak rekabet edebilmek” için Birleşik Devletlerde 1990’lı yıllarda “Standart Hareketi” başlamıştır. 2002 yılında yasalaşan No Child Left Behind sistematik yaklaşımın bir örneği olarak görülmektedir. Bu uygulamalar, Birleşik Devletlerdeki öğrencilerin küresel çapta akademik olarak en üst sıralarda olmasını amaçlar ve bu amaç doğrultusunda belirli standartların belirlenmesi gerektiğini savunur.

Bu yaklaşımda değerlendirme (assessment) ve hesapverilebilirlik (accountability) kavramları ön plandadır. Sistematik eğitim programlarında etkili olduğu kanıtlanmış olan yöntemler kullanılır. Öğretmen süreçte bir uygulayıcıdır ve eğitimin sınırları çok net bir şekilde çizilmiştir; öğretmenin esneklik payı azdır veya yoktur. Bu yaklaşımın eğitim programlarına yansıması Null’un kitabında iki ismin görüşleri üzerinden aktarılır. Ravitch ve English. Ravitch bu standart hareketin daha esnek olabileceği görüşündedir ve öğretmenler için eğitim programlarını çerçeve olarak görür, English ise eğitim programlarının öğretmen için bağlayıcı olduğu görüşündedir. Yine de her iki ismin de eğitimde çocuğun bireysel özelliklerini, sosyal ve kültürel bağlamı çok fazla hesaba katmadıkları söylenebilir.

Null kitabında Birleşik Devletlerde 1990’lı yıllardan sonra parlayan sistematik eğitim yaklaşımını Bobbitt ve Charters’ın görüşlerini temel alan “bürokratik” ve sonrasında Friedman’ın görüşlerinden etkilenen, okulun özel kurumlar olmasını ve eğitimin özelleşmesini savunan “serbest piyasa” sistemi olarak iki akımı bir arada anlatır. Serbest piyasa yaklaşımı; ekonomi tabanlı bir sistematik eğitimin devlet okullarında özgürlük, rekabet ve yaratıcılık gibi özellikleri baskılayabileceğini savunur. Bu sebeple eğitimin kalitesini artırmak için eğitim özelleştirilmelidir.

***

Sistematik yaklaşımda; temel amacı akademik anlamda yüksek verimliliğin sağlanması olan ve bu amaç için bilimsel olarak doğrulanmış yöntem ve uygulamaları kullanan bir eğitim programı tasavvuru vardır. Bu yüksek verimliliğin sağlanması, eğitimde belli standartların belirlenmesi ve ona uygun eğitimin verilmesi ile gerçekleşebilir. Hem bürokratik hem de serbest piyasa savunucuları sistem yaklaşımının temelinde birleşirler: Verimli ve üretken ekonomi politikalarının sürdürülebilir olması için gereken ideal yetişkin modellerini eğitimin nihai çıktısı olarak görmek. Burada, hedef ekonominin güçlenmesi, dünyayla rekabet edebilmesi için gereken insanı yetiştirmek, eğitimin amacı olarak ortaya konulmuştur.

Ülkemiz nezdinde sistematik eğitim programlarını düşünürsek; programlarımızın bu zaman diliminde Avrupa Yeterlilik Çerçevesi’ne daha sonrasında Türkiye Yeterlilik Çerçevesine uygun olmasına yönelik hareketlerin eğitimde standartların belirlenmesine hizmet ettiği söylenebilir. Birleşik Devletlerin kapital ekonomisi ve ona uygun eğitiminin ülkemize yansıması olarak gördüğüm bu dönüşümler Birleşik Devletlerde olduğu kadar ekonomi odaklı değildir. Bu açıdan bakıldığında sistematik eğitim programı yaklaşımının ortaya koyduğu; standartların belirlenmesi, eğitimde hesapverilebilirlik, ölçülebilirlik, verimlilik gibi eğitime yönelik ilkelerin ülkemizdeki eğitim süreçlerine katkı sağlayacağını düşünüyorum. Yani sistematik eğitim programı yaklaşımı, düşünsel temelinde fabrika uygulamalarını temel alan, pedagojiyi hesaba çok katmayan bir yaklaşım olarak doğmuşsa da bu yaklaşımın da getirileri olduğu bir gerçektir.