Radikal Eğitim Programı - Yazar: Zeynep Eda ALPSOY KILIÇ

 I. Dünya savaşının etkisiyle ortaya çıkan Varoluşçu felsefenin, toplumun sorunlarını çözememesi ve bireyselliğe fazla vurgu yapması, 1930’larda, Amerika’daki Büyük Buhran’ın da etkisiyle yerini eğitimde eleştirel veya radikal olarak adlandırılan anlayışa bırakmıştır. Radikal program anlayışı, sistematik ve varoluşçu programların aksine, özü itibariyle eğitime politik bir bakış açısı sunar ve nötr veya apolitik bir tutum takınmayı güçlüden taraf tutmak addeder. Eğitim programının sosyal eşitliği sağlamada önemli rolü olduğunu not eden radikaller, çoğu okulun programının kültürel baskı aracı olarak kullanıldığını; dezavantajlı gruplara dahil öğrencilerin toplumda marjinal rollere iteklenirken, ayrıcalıklı konumdaki öğrencilerin toplumdaki daha gözde rollere ulaşmasına programın aracılık ettiğini ifade eder. Diğer bir deyişle, radikal anlayışa göre, eğitim, güçlünün güçte kalması için gerekli altyapıyı oluşturmakta ve dezavantajlı kesimi içinden çıkılması zor bir kısır döngüye hapsetmektedir. Dezavantajlı gruba dahiliyet, bir azınlığın ferdi olmak, düşük sosyoekonomik statüden gelmek veya ülkedeki hâkim kültürden başka bir kültürle yetişmiş olmak şeklinde açıklanabilir. Sınıf temelli adaletsizliklerin önüne geçmeyi hedefleyen bu yaklaşımın öncüleri sol politik eksenin üyeleri olmakla beraber, eğitim programlarının da öğrencilere eşitlik ve toplumsal baskı konularında benzer görüş ve değerleri kazandırması gerektiğini savunmuşlardır. Eleştirel veya radikal eğitim olarak adlandırılagelen bu düşünsel geleneğin birçok öncüsü olmakla beraber, bu yazıda Michael Apple, Paolo Freire, George S. Counts ve Harold Rugg’ın bu yaklaşıma katkıları ele alınacaktır.

Apple, Amerikan okullarının sadece “bozuk” olmadığını aynı zamanda topluma zarar verdiğini ve neredeyse hiçbir olumlu yönünün olmadığını belirterek radikal bir reforma ihtiyaç olduğunu vurgulamıştır. Bu zarardan en çok azınlıklara mensup öğrencilerin etkilendiğini söylemiş ve eğitim sisteminin azınlık öğrencileri, beyaz öğrencilerin edindiği mesleklerden daha aşağı pozisyondaki mesleklere ittiğini ileri sürmüştür. Apple, 1993’te yayınlanan Resmi Bilgi [Official Knowledge] adlı kitabında program, öğretim ve değerlendirme süreçlerinin, baskın grupların, daha az güce sahip kesimleri kontrol altında tutabilmek için onlarla uzlaşmasının bir sonucu olduğunu belirtmiştir. Apple, bu uzlaşmanın, baskın gruplar tarafından gönüllü olarak değil, azınlık toplulukları kontrol altında tutmak için mecburen yapıldığını ifade etmiştir. Yani programı oluşturan resmi bilgi doğası gereği azınlık gruplara karşı tarafsız veya önyargısız değildir. Temelde program geliştirmede “ne öğretilmeli?”, “programa hangi konular dahil edilmeli?” gibi sorular sorulurken, Radikal anlayışı benimseyenler “kimin programı öğretilmeli?”, “hangi bilgi daha değerli?” gibi sorulara eğilirler çünkü bu soruların cevabını oluşturan “resmi bilgi” toplumdaki eşitsizlikleri doğuran bir kaynak olarak görülür. Bu sorular yanıtlandığında, ortak bir bilgi bütününün tüm okullarda öğretilmesi gerekmediği sonucu çıkar çünkü ne öğretilse bir grubun avantajlı diğer grubun dezavantajlı olacağı savunulur. Tabi ki, bu bağlamda matematik veya fizik gibi, toplumsal değerlerden değil de objektif gerçekliklerden oluşan alanların öğretimi ne gibi eşitsizliklere yol açabilir sorusu akıllara geliyor.

Apple, muhafazakâr politikacıların azınlıkları kontrol altında tutmak için hükümet araçlarını kullandığını belirtir ve bunlardan biri de hiç şüphesiz eğitimdir. Bu güç dengesizliğini ortadan kaldırmak için, Apple öğretmenlerin sola meyilli düşünceleri derslerinde teşvik etmesi gerektiğini savunur. Apple, İdeoloji ve Eğitim Programı isimli kitabında örtük ve resmi program kavramlarını inceleyerek, okul yapısının eşitsizlikleri, öğrettikleri ve öğretmedikleri yoluyla nasıl devam ettirdiğini okuyucuya açıklar. Aynı kitapta hegemonya kavramı da önemli bir yere sahiptir. Apple, hegemonyayı bireylerin faaliyetlerini meşrulaştırmaya hizmet eden, konuşulmayan sosyal kurallar olarak açıklar. Diğer bir ifadeyle, toplumda bazı bireylerin yükselmesini sağlayan güç ilişkileri hegemonya olarak nitelendirilebilir. Apple, bu güçlerin açığa çıkarılması, sorgulanması ve ortadan kaldırılmasıyla ezilenlerin güç elde etme imkânı bulacağını savunur.

Freire, eleştirel pedagoji veya eleştirel teori alanının Brezilyalı duayenidir. Eğitim programı alanı odak noktası olmasa da eğitim yoluyla, toplumda geri planda kalmış grupların güçlendirilmesi noktasında önemli çalışmalarda bulunmuştur. Ezilenlerin Pedagojisi adlı ünlü kitabındaki önemli kavramlardan biri eğitimde bankacılık konseptidir. Bankacılık tipi eğitim, öğretmenin öğrencilere düşünmeyi, güç yapılarına eleştirel yaklaşarak meydan okumayı öğretmeyerek nesnel bilgileri öğrencilerin zihnine, aynı bir bankaya para yatırır gibi, yerleştirmeye çalışmasıyla ortaya çıkar. Bu tür eğitim öğrencileri özgürleştirmediği gibi toplumdaki adil olmayan güç ilişkilerinin sürmesine neden olur.  Bu sebeple, Freire bankacılık tarzı eğitim anlayışının ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Sosyoekonomik anlamda dezavantajlı grupların toplumda güçlenmesini sağlayacak kaynaklardan birisi finansal bağımsızlık sağlamaktır ve bunun için sadece yüksek gelirli bir meslek sahibi olmak tek başına yeterli değildir; para yönetimi konusunda da asgari bir bilgiye sahip olmak gerekir. Örneğin, birikim yapmanın yolları, farklı yatırım araçları ve nasıl kullanılacağı, para yönetiminin esasları gibi konularda ortaokul ve lise seviyesinde dersler verilmesi, öğrencilere ekonomik güç ve özgürlük kazanma noktasında oldukça etkili olabilir fakat ülkemizde çoğu çocuğun erişkin yaşantılarında çok işlerine yarayacak bu konularda en ufak bir fikri dahi yoktur fakat üst sosyoekonomik statüye sahip ailelerin çocukları bu tarz bilgi ve becerileri ailelerinde kazanabilmektedirler ki bu da güç eşitsizliklerinin devamı anlamına gelebilir.  Freire, öğretmenlerin öğrencilerle, onların dünyadaki konumlarıyla ilgili sohbet etmesini ister. Nitekim ona göre, gerçek bir pedagoji, öğrencileri duygusal, sosyal, politik ve ekonomik olarak dönüştüren diyaloglar yoluyla gerçekleşir. Apple’ın görüşlerinde herhangi bir dinden etkilenmeye rastlanmazken, Freire’nin Hristiyan inancı onun hem sosyal bir kurum olarak kilise hem de eğitimin amacı ve içeriği konularındaki fikirlerini etkilemiştir. Freire, okullar gibi kiliselerin de sosyal ve politik olaylara karşı gerçek anlamda tarafsız kalamayacağını, tarafsız olma söyleminin dahi güçlü ile saf tutmak olacağını belirtir. Freire, kiliseleri, toplumsal eşitsizlikleri ele alma ve bireyi yönlendirmelerine göre 3’e ayırır. Bunlar, geleneksel, modernleşen ve peygamberlik kiliseleridir. Bunlardan bireyi özgürleştirmeyi, toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı hedefleyen ve Freire’nin çoğalmasını istediği kiliseler peygamberlik kiliseleridir. Politikliğini gizlemeyen bu kiliseler, zenginlerin fakirlere yardım etmesi odaklı faaliyetleri reddedip daha devrimci adımlara yönelmiştir. Bu kilisenin düşüncesine göre toplumun dönüşmesi için idealler ve ekonomik gerçekliklerin temas etmesi gerekir. Yani daha kapsamlı ve kökten değişim odaklıdır. Freire, aynı anlayışın eğitimde de gerçekleşebilmesi için öğretmenlerin kiliseler gibi, köklü bir değişikliğe niyetli olması gerektiğini savunur.

George S. Counts da radikal eğitim alanının önemli isimlerindendir. Amerikan eğitim sisteminin fazla bireyci olması ve öğrencileri ahlaki eğitimden uzaklaştırması noktasında keskin eleştirilerde bulunmuştur. Çocuk odaklılığın, eğitimin sosyal yönünü göz ardı ettiği ve sınıf temelli toplum yapısını yok etmek yerine bunu güçlendirdiğini dile getirmiştir. Eğitim programı kavramına değinmemesi, düşüncelerinin soyut ve teorik boyutta kalmasına yol açmıştır. [Dare the School Build a New Social Order] kitabında, eğitimin sosyal refah sağlayıcı zemin oluşturamaması, zamanın eğitiminin kapsamlı bir bakış açısın sunmaması ve sadece öğrenciye odaklanması konularına değinmiştir. Öğretmenlerin öğretimde tek unsur olmadığını söylese de ancak öğretmenlerin sosyal devrimci rolünü üstlenmesiyle sosyal, politik ve ekonomik düzelmenin mümkün olacağını savunur. Son olarak, ahlaki ve düşünsel eğitimin birbirinden ayrılamayacağını belirtir fakat bunun nasıl yapılacağı ile ilgili yorum yapmaz.

Bu yazıda bahsedilecek son radikal eğitimci mühendislik alanından eğitime geçmiş olan Harold Rugg’dır. Eğitimcilerin programı yeniden yapılandırmasıyla toplumun da radikal bir dönüşüme uğrayacağını savunan Rugg ilerlemeci bir bakış açısına sahiptir. 1920 ve 30larda yayınladığı sosyal bilimler ders kitapları, öğrencilerin Amerikan toplumundaki sosyal ve ekonomik kurumlara dair sorgulamalar yapmasını teşvik ederek bir sosyal reforma kaynaklık yapmayı hedeflemiştir. Bunlar, Amerika’da rağbet gören kitaplar olsa da çıkar gruplarının baskısıyla zamanla etkisini yitirmiştir. Rugg’ın değindiği diğer bir görüş de bütün öğrencilerin öğrenmesi gereken, matematik, fen veya edebiyat gibi, ortak bir bilgi bütünü olmadığı, gerçekliğin sürekli değiştiği ve programın da bu değişim ve dönüşüme uyması gerektiğidir. Bu görüşlerin mühendislikten sosyal bilimlere geçen biri için oldukça radikal olduğu söylenebilir.

Radikal eğitim programını 5 ortak alana göre değerlendirirken öne çıkan alan öğretmen öğesidir (Null, 2011). Toplumsal dönüşüme yol açacak güç ve imkânın öğretmenlerde olduğu düşüncesi, öğretmene ağır bir sorumluluk yükler. Onların toplumdaki ahlaki ve entelektüel dönüşümün katalizörü olması gerektiği savunulur ve bir sosyal aktivist gibi hareket etmeleri beklenir. Gücü elinde bulunduran grupların toplumu dönüştürecek uygulamalara gönüllü bir şekilde adım atmayacağı, atarlarsa güç kaybı yaşama tehlikesiyle karşılaşacakları düşünüldüğünde, bu çok da yanlış bir bakış açısı sayılmaz. Öğrenciler, çevresinden etkilenen, sosyal yeniden üretimin kültürel nesneleri olarak görülürler. Radikal program yaklaşımında, konu alanı bir amaçtan ziyade toplumsal dönüşüm aracı görevi üstlenir. Yapısı gereği sosyal konulara daha yakın duran radikal eğitimde, sosyoloji, politika ve ekonomi gibi konular öne çıkar. Bunun sebebi bu alanların toplumun içinden çıkan konular olmasıdır. İnsanların kendi ana dili veya yaşadığı ülkenin dilini öğrenmesi de onların güçlenmesini sağlayacağından okuma yazma öğretimi de Radikal program için önemlidir. Programın bağlam boyutu eşitsizliklerin nasıl üretildiğini anlamak için önemli olarak görülse de bu eşitsizliklerin doğurduğu sorunların nasıl çözüleceği noktasına gelindiğinde radikal eğitimciler bağlam incelemesine yönelmezler çünkü sorunun kaynağını güç eşitsizlikleri olarak kabul ederler. Fakat her bağlamda bu fırsat eşitsizliği aynı sebepten ve benzer şekilde tezahür etmeyebilir. Son olarak, program oluşturma ortak alanına bakıldığında, radikal veya eleştirel eğitim düşünürlerinin program kavramına pek değinmedikleri, daha soyut ve geniş kapsamlı yönlendirmelerde bulunduğu görülür. Bu da öğretmenleri ne yapmaları gerektiği konusunda soru işaretleriyle yalnız bırakabilir.

Son tahlilde, çok tartışma götürecek radikal eğitim anlayışının güçlü ve zayıf yönlerinden bahsetmek gerekir. En güçlü yönü adalet anlayışını merkeze alarak ayrımcılık, kadın-erkek eşitliği, azınlık hakları gibi konularda farkındalık uyandıran sosyal eşitlikçi bir eğitim anlayışı olmasıdır. Bilginin tarafsız olmadığı, okulların sosyal eşitsizliği engellemek yerine bunu üretmesi konusunu gündeme getirmesi de radikal eğitimin takdir edilmesi gereken diğer bir yönüdür. Bu açıdan, Varoluşçu eğitimin yapmak istediği bireyi güçlendirmek ve donatmak hedefini asıl gerçekleştiren anlayış radikal eğitim olmuş ve topluma zararlı aşırı bireyci yaklaşımın önüne geçmiştir. Aynı zamanda, sistematik ve varoluşçu eğitimin göz ardı ettiği ahlaki eğitim konusunu da tekrar eğitim programlarının gündemine getirmiştir. Eleştirel eğitimin güçsüz yönlerinden en öne çıkanı kuramsal gelişimi güçlü olmasına rağmen uygulamaya yönelik derin bir temel sağlamamasıdır. Uygulamadaki bu zorluluk da radikal eğitimin hitap ettiği kitlenin daralmasına yol açabilir. Son olarak, bütün öğretmenlerin sol eğilimli ve eleştirel anlayışa sahip olması ve bunu okullarında yaymasının imkansızlığı da radikal eğitimin kitlelere yayılmasını engelleyen zayıf yönlerindendir.

Kaynakça

Apple, M. W. (2000). Official Knowledge: Democratic Education in a conservative age. Routledge.

Apple, M. W. (2009). Ideology and curriculum. Routledge Falmer.

Counts, G. S. (1982). Dare the school build a new social order? Southern Illinois University Press.

Freire, P. (2010). Ezilenlerin Pedagojisi. (çev., Dilek Hatipoğlu ve Erol Özbek). Türkiye: Ayrıntı Yayınları. 

Null, W. (2011). Curriculum: From Theory to Practice. New York, Toronto, U.K: Rowman & Littlefield Publishers.

Schwab, J. J. (1973). The practical 3: Translation into curriculum. The School Review, 81, 501–522. 


Radikal Eğitim Programı - Yazar: Ecem SARAL ÇOLAK

 Radikal eğitim programları; varoluşçu ve hümanist felsefe kuramlarına dayanmaktadır. Varoluşçuluğun bireye/çocuğa bakışını Rousseau’nun Emile kitabında görebiliriz. Çocuklar bireysel farklılıkları dikkate alınarak ilgi ve merakları doğrultusunda deneyim yoluyla eğitilmelidir. Radikalciler bu kuramsal zemin üzerine şu soruyu sorarlar: Hangi çocuk? Tüm çocuklar için eğitimi planlıyor muyuz? Diğer bir kuramsal zemin olan hümanist felsefeyi de Rönesans hümanizmasının ötesinde bir toplum hümanizması olarak değerlendirirler. İnsan, toplum içinde ve toplumla birlikte değerlidir. Marksizmin eşitsizlik ve adalet gibi kavramları ile ilişkilendirilmiş bir hümanizma radikal eğitimciler için yine kuramsal bir zemin oluşturur.

Radikal eğitim programcıları aslında programla çok ilgilenmez, daha çok eğitim ile siyaseti bir arada görür; ezilen ve ötekileştirilen grupların eğitim yoluyla bilinçlenmesi ve nihayetinde toplumun dönüşmesini hedeflerler. 

Counts; 1930’lı yıllarda çocuk/birey merkezli eğitimin toplumsal boyutunun zayıf olduğunu ve sadece tek tip bir orta sınıf bireyi hedeflediğini belirterek ilerlemecileri eleştirmiştir. Ezilen gruplara programlarda yer verilmemesi aslında politik bir tutumdur ve mevcut düzeni sürdürmeye hizmet eder. Öğretmenler bu düzeni değiştirmeli, siyasi vizyonlarına bağlı kalarak sınıflarında bu vizyonu savunmalıdır. Dolayısıyla Counts toplumun öğretmenler tarafından dönüştürülebileceğini belirtir. Ayrıca ona göre ahlak da eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır ve entelektüel kısımla ayrı düşünülemez.

Radikal eğitimi fikirleriyle etkileyen diğer bir isim ise Rugg’dur. Toplumun dönüştürülmesinin özellikle sosyal bilimler ile yapılabileceğini, bilginin değişimiyle birlikte programın da kökten değişmesi gerektiğini söyler. Program değişikliği ile kusurlu ve yozlaşmış kurumlar da dönüşmeli veya yok olmalıdır. Sosyal bilimler onun için önemlidir; çünkü toplumsal olayların analiz edilmesi ve çözümlenmesi ile eğitim verilmelidir.

Apple; hem eğitim kurumlarını hem de programları eleştirmektedir. Programları kim hazırlıyor ve kimin için hazırlanıyor, bu kısım üzerinde durur. Ona göre okullar son derece anlamsız kurumlardır. Özellikle ezilen gruplara karşı acımasız olan okullar radikal bir değişimden geçmelidir. Resmi programları resmi gruplar ve onların ideolojileri oluşturur. Bu programlar toplumun tüm kesimini içermez. Toplumdaki baskın gruplar ortaya çıkarılmalı, sorgulanmalı ve yok edilmelidir. Apple, özellikle Freire’nin görüşlerinden etkilenmiştir.

Freire; ezilen ve baskı gören grupların eğitim yoluyla bilinçlenmesi (conscientizaçao) gerektiğini böylelikle toplumun dönüşebileceğini öne sürer. Bu bilinçlenme ise gerçek hayattaki bir problemin tanımlanması, analiz edilmesi ve sorgulanması ile gerçekleşebilir. Eleştirel düşünmeye başlamakla birey aslında kendi varoluşunu da düşünmeye başlayacaktır. Böylelikle bir bilinçlenme, idrak tutumu gelişecektir. Freire bu eğitimin öğretmen ve öğrenci, öğrenci ve öğretmen düzleminde sürekli bir diyalog hâli ile gerçekleşebileceğini düşünür. Öğretmenin görevi öğrencinin dünyaya bakışı ile kurulan ve örgütlenen konular evrenini bir problem olarak öğrenciye yeniden sunmaktır.

Freire için eğitim politik bir edimdir. Eğitim programları iyi insan modelini sunmuş oldukları çocukların gerçekliğine uygun tasarlamadıkları için başarılı olamazlar. Ona göre okullarda sunulan resmi programlar eleştirel olmayan ve sadece tek bir tarafın bakış açısıyla hazırlanan rekabetçi ve bireyselci bir yapı sunar.

Freire için öğrenme sözcükleri tekrar etmek değildir; o sözün tekrar ve tekrar yaratılması demektir. Toplumsal dönüşüm için Freire, söz ve eyleme eşit derecede önem verir. İkisi de olmalı ve dünyanın değişmesi için sözün yani düşüncenin eyleme dönüşmesi gerekir. Buna praksis adını verir. Praksis; sorgulama sürecini yani bilinçlendirmeyi sağlar. Bu bilinçlenme sadece düşünmeyi değil yaratıcı eylemi de gerektirir. Eğitim de sürekli bir deneyim, deneyimin pratiği ve bu pratik üzerine eleştirel düşünmeyi gerektirir. Bu praksis bilinci doğurur, bilinç de toplumu yeniden yaratır.

Bahsi geçen eğitimcilerin eğitim anlayışları ve eğitime dair önerileri bizi “eleştirel pedagoji” kavramına götürür. Eleştirel pedagojinin temsilcileri olan Giroux, Apple ve Freire gibi isimlerin ortak olarak birleştikleri nokta; okulları toplumda baskın olan grupların ideolojisini meşrulaştıran ve yayan kurumlar olarak görmeleridir. Eğitim programlarına baktığımızda bilginin kategorize edildiği, bazı bilgilere öncelik verildiği, bazı bilgilerin dışarda bırakıldığını görürüz. İşte tam bu noktada eleştirel eğitim kuramı savunucuları şu çıkarımda bulunur: eğitim kurumları yani okullar yanlı bir eğitim verir. Dolayısıyla eğitim iktidar olan grubun elindedir. Bilginin doğru olup olmamasıyla ilgilenmezler, toplumun faydasına olup olmadığı ile ilgilenirler. Eleştirel pedagojinin amacı ise toplumun dönüşümünü sağlamak, bireyleri özgürleştirmektir. Okul için ise alternatif öneriler sunmuşlar, Summerhill gibi özgür okul anlayışları geliştirmişlerdir.

Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Yalçın Çetinkaya


Bu haftaki tartışmalarımızla Freire’yi çok daha yakından tanıma fırsatı yakaladık. Freire eğitimi özgür bir topluma ulaşmanın anahtarı olarak görür. İnsanların özgürleşebilmeleri ve kendi yaşamlarında nesne olmaktan kurtulabilmeleri için bilinçlendirilmeleri gereklidir; bu da eğitimle olabilir. Ancak ezilenleri bilinçlendirmek ve nihayetinde özgürleşmelerini sağlamak güç erklerini karşınıza almak demektir. Freire’nin savunduğu radikal program anlayışı cesur olmayı, inisiyatif almayı ve egemene bir anlamda meydan okumayı gerektirir. Asla sadece elitist söylemlerde bulunan biri olmayan Freire’nin yaşamını okuduğumuzda gördüğümüz gibi, bu da sizin çeşitli problemler yaşamanıza kolaylıkla sebep olabilir çünkü böyle yaparak aslında otoriteye ait bilginin sağladığı güven ortamını terk etmiş olursunuz.

Bir öğretmen olarak statükonun istediğine ve baskın olanın bilgisine direnç göstermek kolay değildir; bir yandan yüklü programların beklentilerini zamanında yerine getirme endişeleri ve sistemdeki hesapverilebilirlik mekanizmaları, diğer yandan ezileni bilinçlendirme gayretlerinizin neden olabileceği sıkıntılar sizi adım atmaktan alıkoyabilir. Harekete geçmenize engel olabilecek bir başka sebep de bir öğretmen olarak toplumunuzda varoluşunu gerçekleştiremeyen, baskılanan ve ezilen kimselere yönelik bir farkındalığınız/duyarlılığınız bulunmayabilir; bu bence en kötüsüdür. Eğitimi sadece teknik bir süreç olarak gören ve ne kadar çok bilgi aktarırsa o kadar çok başarılı olduğuna inanan ve inandırılan bir öğretmen için ezilenlerin özgürlüğü ve onlara yönelik algının değiştirilmesi kıymetli bir amaç olmayacaktır.

Bir Nazi askerinin “Biz yalnızca emirlere uyduk” sözlerinden ilham alınarak kurgulanan Milgram deneyinde insanların kendi değerleriyle çelişmesine rağmen otoriteye nasıl itaat edebildiklerini gördük, tartıştık. Bu deney insanların kendilerine doğru görünmese bile, baskın olanın istekleri doğrultusunda davranabildiklerini ve vicdanlarının sesini bastırabildiklerini göstermektedir. Peki biz öğretmenler de bu deneyle anlatılmak istenen durumun benzerini mi yaşıyoruz? Türlü sebeplerle eleştirilerimize maruz kalan programların isteklerini yine de yerine getirmek için fazlasıyla efor harcamıyor muyuz? “Bizden istenileni yaptık” diyerek, ezilenlerin yaşadığı mutsuzluğun üstünü örtmüyor muyuz? Öğretmen olmak sadece kendi önüne koyulan bir programı, programlanmış bir robot gibi uygulamayı mı gerektirir? Bir öğretmen, gördüğü yanlışlar ya da eksiklikleri bir itici güç olarak algılayıp, sistemin işleyişini yanlışlarına rağmen desteklemekten vazgeçemez mi? Böylece mesleki yaşamında nesne olmaktan uzaklaşıp, kendisinin de ezilmesini sonlandırması gerekmez mi? Çünkü söz hakkı olmayan, bir anlamda kendi emeğinin sahibi olmayan öğretmen farkında olsun ya da olmasın, görmezden gelinen diğer baskılananlar gibi bir ezilendir; öğretmenin tam itaatini beklemek ve sadece söyleneni yapmasını istemek onu da aslında bir “ezilene” dönüştürmektedir. Sesini çıkarması, inisiyatif alması ve sorgusuz itaatini sonlandırması sadece diğerlerinin değil, kendisinin ezilmesine de bir başkaldırı olacaktır.

Freire diyaloga ayrı bir önem vermektedir. Karşılıklı konuşmadan çok daha fazlasını içeren Freire’nin diyalogu birinin, bir diğeri üzerindeki egemenliğine araç olamaz. Bir “yaratma edinimi” olan diyalog öğretmenin fikirlerini öğrencilerine yığmasının çok ötesinde bir olgudur. Öğretmenin öğrencilerine konuşma yapmasını değil, onlarla konuşmasını gerektirir. Ayrıca diyalog tüketilen bilgi alışverişi de değildir. Öğretmen ve öğrenci arasındaki paylaşım değişimi tetikleyerek öğrencilerin dönüşümünü destekler ve okul sınırlarını aşarak toplumsal yaşama yansır, tükenip gitmez. Diyalog sadece öğretmen ve öğrenci arasında da değildir. Sözcükler ve dünya arasında da diyalog olmalıdır. Bu tür iletişim ise aslında bağlamın önemini vurgulamaktadır. Bağlamdan kopuk öğrenmeler, öğrencilerin ve toplumun gerçeklerinden uzak eğitsel yaşantılar etkili dönüşümler önünde engel oluşturmaktadır. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda okullarımızda eleştirel diyalogun yer aldığını söylemek bir hayli güç görünmektedir. Freire’nin bahsettiği bankacı model anlayışının ağırlığını gördüğümüz eğitim sistemimizde eleştirel diyalog değil, daha çok sessizlik kültürü göze çarpmaktadır. Öğretmen ve öğrenciler eğitim programlarının kendilerine çizdikleri sınırlar içerisinde -dolayısıyla egemenin istediği ölçüde- konuşabilmektedirler. Dersimizde öğrencilerin eskiye nazaran çok daha rahat konuşabildiklerinden bahsedilmişti. Bunun doğru bir tespit olduğuna katılıyorum ancak “içeriği” gözden kaçırmamamız gerektiği düşüncesindeyim. Öğrencilerimiz konuşuyor ancak ne hakkında konuşabiliyor? Programlarımız ne tür konularda konuşulmasına izin veriyor? Öğrencilerin konuşmaları onları hangi dönüşümlere yöneltiyor? Konuşmalarımız Freire’nin söylediği “tüketilen bilgi alışverişinden” öteye geçebiliyor mu? Bu soruların yanıtları okullarımızda gerçekleşen konuşmalar ve Freire’nin işaret ettiği “diyalog” arasındaki farklılıkları anlamamıza yardımcı olacaktır.

Freire varoluşa çok önem verir. Elbette varoluş; varlığını devam ettirmek, hayatta kalmak gibi sınırlı ifadelere karşılık gelmez; varoluş “var olmak” demektir. Bireyin sahip olduğu kimlikleriyle, değerleriyle, düşünceleriyle ve insani haklarıyla özgürce kendini temsil edebilmesi demektir. Baskılanmadan, başkasına ait olanı benimsemek zorunda bırakılmadan, çeşitli kaynaklara erişim hakkı kısıtlanmadan, adil ve eşit bir toplumsal yaşamın parçası olabilmek demektir. Freire’nin varoluş tanımına göre acaba kaçımız gerçekten varız? Egemen anlayış bizleri kontrol altında tutmak için süregelen bir uğraş içindedir. Bunun için de öncelikle medya olmak üzere bir dizi yöntemi bulunmaktadır. Örneğin neoliberal politikalar farklı tür özgürlüklere dikkat çekerek, asıl olandan bizi uzaklaştırmaya çalışır. Gerçek anlamda özgürleşmenin için boşaltan ve ona farklı anlamlar yükleyen neoliberal anlayış; tükettikçe, satın aldıkça özgürleştiğimize bizi inandırmaya çalışır. Peki eğitim programlarımız? Eğitim programlarımız ezilen grupların varoluşlarını destekliyor mu? Ezilenlerin temsilcilerini barındırıyor mu? Egemen olanın ideolojileriyle şekillenen eğitim programlarımız, apolitik olduğu iddiasında olsa da güçlü olanı güçlü tutmaya yarayacak olan bilgiyi üretmeye, ezilenleri yok sayarak güçsüzlüklerini meşrulaştırmaya devam ediyor. Oysa eğitim bozuk düzenin yeniden üretilmesine değil, herkesin var oluşuna uygun gerçeklerle buluşmasına, kendini gerçekleştirmesine aracılık etmelidir.

Freire’ye göre korkmaktan korkmamalıyız. Korku bize yardım eder; hem çatışma yaratır hem de o çatışmayla yüzleşmemiz için bize güç verir. Öğretmenler olarak korkuyoruz. Sessizlik kültürü bizi de içine almış durumda. Sessiz kalmayı, egemenin çelişkilerini yok saymayı, ona boyun eğmeyi ve sadece bilgi ve becerileri aktarmaya çalışmayı benimsemiş durumdayız. Öğretmen olarak bundan çok daha fazlası olmalıyız. Bizler de diğer ezilenler gibi kendi yaşamlarımızda nesne olmaktan kurtulmalı ve mesleki yaşamlarımızın öznesi olmalıyız. Ancak bu sayede evreni yeniden yaratanlardan biri olabilir ve toplumsal yaşamın iyileşmesine katkı sağlayabiliriz. Kendimiz bir yaratıcı olursak eğer, öğrencilerimizin de kendi yaşamlarının öznesi olmalarına yardım edebiliriz.

Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Pınar Keleşoğlu


Bu haftaki derste Paulo Vittoria’nın Paulo Freire’nin çalışmaları-düşüncelerinden yola çıkarak yazdığı “Diyaloğun Pedagojisine Giden Yol” kitabını inceledik. Moderatörü de olunca bu kitapla aramda bağ oluştuğunu ve kitapta geçen birçok sözün duvar yazısı niteliğinde olduğunu söyleyebilirim. Özellikle kitabın son bölümünde eşi Nita’nın yorumları, fikirleri çok etkileyici, güçlü ve kendinden emindi. Kitabı okurken yetişkin eğitiminde Hayat Boz hocamın grup dinamiği dersi ve onun “Susukunluk Sarmalı” makalesi aklıma geldi. Elisabeth Noelle-Neumann tarafından ortaya atılan bu kuram ve Freire’nin sessizlik kültürü birbirinin tamamlayıcılarıydı ve üstüne üstlük eğitim bu sarmalı devam ettiren sistemin bir parçasıydı. 

Hayat Hoca’nın makalesinde geçen Neumann’ın ortaya koyduğu suskunluk sarmalı “İnsanlar belli bir görüşü benimsemede yalnız olduklarını düşünüyorlarsa bunu açık olarak dile getirmekten kaçınırlar, eğer görüşlerinin paylaşıldığında destek göreceğini düşünüyorsa görüşlerini çevresindekilerle paylaşırlar. Belli bir görüşe sahip birçok insan toplumdan, bulunduğu çevreden dışlanma korkusuyla görüşünü savunamamaktadır. Suskun kaldıkça görüş olduğundan daha az ve geçerli sayılacak ve bu durum ise bir suskunluk sarmalının oluşmasına neden olacaktır.” Suskunluk sarmalına hizmet eden en önemli araç egemen ideolojinin elinde bulunan kitle iletişim araçlarıdır. Ancak kitle iletişim araçları kadar etkili olan başka bir araç ise hegemonyanın devamını sağlayan eğitim sistemidir. Çünkü “Adil dağıtılmayan bir bilginin antidemokratik bir toplumda yalnızca mevcut güç ilişkilerinin pekiştirilmesine yarar (Dündar, 1999, Aktaran Boz,1999 ).” Freire ise sessizlik kültürü olarak bu durumu daha naif biçimiyle ele alır.  “Bağımlılıkla sessizlik kültürü arasında doğrudan bir ilişki vardır. İçimizdeki durumu ifade etmek için bir sözümüz var ama ifade etmeye hakkımız yoktur çünkü bize kendi seslerini dayatanların talimatlarını takip ederiz.” Bu döngüyü kıracak ve dönüştürecek olanlar ise “dışlanma korkusu olmayanlar ya da dışlanmayı göze alanlar yani: marjinaller, sanatçılar, reformcular ve bilim adamlarıdır.” Eğitimci dönüşümü sağlayacak en önemli güçtür ancak bunu fark etmesi gerekir. Programı nasıl kullanacağı, yorumlayacağını bilmeli, kendine inanmalıdır.

Programın amaçlarından bir tanesi de nesillere kültürü öğretmek, yerleştirmek ve devam ettirmektir. Ancak Freire kültür sadece sömürgecilere özgü bir kavram olarak ele alır. Kentin baskın sınıfının zevkine dayatılması söz konusudur. Kültür tüketmekten çok yaratmalı, kültürel çoğulculuk inşa etmelidir. Yaratılan üst ve alt kültür küreselleşmeye hizmet eder. Yani en güzel meyve elmadır, herkese bu fikir dayatılır ve tüketilmesi sağlanır ancak her ülkenin bahçesinde kendi verimli topraklarında leziz ve farklı meyveler üretilir. Kısaca oluşturmak istenen kültür mozaiğinden çok, tek ve üstün kültür yaratmak, bunu sınıf çatışmasına dönüştürmektir.

Freire, yaratma edinimini gerçekleştireceği, bireyi nesne olmaktan özne olmaya dönüştüreceği ütopyasını, ulaşılması bugün mümkün olmasa da gelecekte ulaşılabilecek bir yer olarak görür. Bunu düşünmek ve hissetmek için inanç ve umut gerekir. Frerie’nin etkileyici olan en önemli yanı bence inancı ve inandırıcılığıdır. Sadece bir dine değil insanlara, değişime, dönüşüme olan inancıdır. Onu okuduğunuzda aranızda bir bağ olması kaçınılmazdır çünkü radikal kuramcıların sert ve keskin söylemlerinin (Apple, Counts, Rugg vd.) aksine onun naif bir yanı vardır. Freire sizi Don Kişot’çuluğa ya da Don Kişot’un yaptıklarının bir gün mutlaka karşılığı olacağına inandırır. Bir eylemde bulunma hissi uyandırır.

“Özgürlük insanlara lütuf olarak verilmez elde edilir.” Ülkemize, bağlarımıza ne kadar yakın bir söz ancak bu sözü sadece hareket serbestliği olarak algılamamak bir o kadar önemli ve değerli. “Özgürlük korkusu güvenli sularda yüzmeyi terk etmek demektir. İnsanlar nadiren özgürlük korkularını ifade ederler, tersine kimi zaman bilinçsiz olarak kendilerinin özgürlük savunucuları olarak yansıtarak bu durumu kamufle etmeye çalışırlar.” Kendimiz içinde düşünme zamanı acaba özgür müyüz yoksa biz de mi kamuflajın altına kendini güvende hissedenlerden mi?

 “Ezilmekte olduğumuzu kabul etmekten korktuğumuz kadar yeni denenmemiş ve bilinmeyen bir gerçeklik ile de yüzleşmekten de korkuyoruz. Ezildiğini farkına varmak sebeplerinin anlamak, sınırlarını fark etmek ve üstesinden gelme yollarını aramak konforlu olabilir. Bağımlılık ve cahillik konforludur.” Ülkemizde de cehalet mutluluktur mottosu bu konforun garantörlüğünü yapmaktadır. Bir taraftan Sakallı Celal’in “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.” sözleri durumun diğer bir yönünü bize göstermektedir. Bize öğretilen tükettiğin ya da alabildiğin sürece özgürsün mitidir. Eğitimimiz bize “gelecekte sahip olacağımız mülk miktarını ve toplumsal prestijimizi” de gösterir işte bizim eğitim ve özgürlük anlayışımız da budur. Eğitim sisteminden beklentimiz de budur. Hemen sonuç bekleriz çünkü okuma yazma somut bir süreçtir ve uzun bir süreyi kapsamaz. Tüm sistemden de beklentimiz kısa süreli ve somut olandır. Freire “Neoliberal sistemin daha da kötüleşmesi özsaygının üretim oranlarına paralel olarak geliştiği, hızlı ve mekanik harekelerin talep edildiği eylem düşünce ve zaman arasında kurulması gereken uyumun kaybolduğu bir anlayışa neden olur. Bu durum hemen sonuç almaya odaklı bir eğitim sistemini doğurur.” sözü ile eğitimin neden “hot button” olduğunu da ortaya koymaktadır.

Peki eğitimde tarafsızlık mümkün mü? Olmalı mı? Eğitim idealize edilmeli mi? Freire’ye göre, “Her eğitim uygulaması eğitici tarafından teorik bir duruşu ifade eder. Bu duruş yerine göre bazen daha çok bazen daha az açık bir biçimde insana ve dünyaya ilişkin bir açıklamayı gösterir. Eğitim ya insanların var olan sistemin mantığıyla bütünleşmelerini kolaylaştırarak düzene uygunluk sağlamakta kullanılan bir araç olarak işler ya da onların kendilerini içinde bulundukları gerçekliğe eleştirel ve yaratıcı bir zihinle baktıkları dünyanın dönüşümüne nasıl katılacaklarını keşfettikleri bir araç olarak özgürlük pratiği haline gelir.” Counts öğretmenlerin apolitik bir duruştan yana olduğunu söylerken haksız değildi ancak tarafsız duruşun bile bir tarafa hizmet etmektedir yani sessizlik kültürüne. Öğretmenin sınıfta nasıl bir duruş sergileyeceğini bilmek gerekir. Ancak bu duruş eğitimi öğretime indirmeyen, anlamı keşfetmemizi sağlayan, dönüştüren bir süreci içermelidir. “Eğer sadece ezene karşı savaş verirseniz siz ezenin yerine geçersiniz ezen de ezilene dönüşür. Bu koşullara karşı savaş vermek gerekir.” 

O ütopyasına eleştirel eğitim kuramıyla ulaşmaya çalışmıştır. Okul bir kültür çemberi, öğrenciler tartışmanın katılımcısı, dersler diyalog, program ise bize zora sokan durumlardır. Eğitimci kişinin sözcüğü okumadan önce dünyayı okuduğunu ve her grubun birbirinden farklı olduğunu bilmelidir. Dolayısıyla da her grup için farklı bir materyal tasarlanır, onların ihtiyaçları dikkate alınır. Kültür çemberinde eğitici her gün halk kültürü defterleri tutar. Bu defterde hem kendini hem de grubunu tanıması ve eğitimini şekillendirmesi için önemlidir. Bu defterler eğitimi olmuş bitmiş bir ana değil yaşamsal bir ürüne dönüştürür. Bu eğitim sürecindeki diyalog onun tabiri ile “varoluşsal bir gerekliliktir, bir yaratma edimidir. Bir insanın başka bir insan üzerindeki egemenliğine araç olamaz. Bu yüzden diyalog ne bir kişinin fikirlerini ötekine yığma edimine indirgenebilir, ne de tartışmacılar tarafından tüketilen basit bir fikir değiş tokuşu olabilir.” Bu diyalog sırasında kullanılan üretken sözcükler sayesinde “sessizlik kültürünün üzerindeki örtü kaldırılır” ve praksis gerçekleşir. Yani bağlamdan kopmadan teorik olanın pratik alanda karşılığını bulmasıdır. Bu buluşma bir bilinçlenmeyi doğurur (conscientization).

Son olarak Freire’nin kendi duvarımda kalmasını istediğim sözlerini paylaşmak istiyorum ve daha fazla Don Kişot’a ihtiyacımız olduğunu biliyorum.

“Ne kadar cahilseniz dünyada o kadar naifsiniz ne kadar bilirseniz dünyayı ne kadar anlarsanız dünyanın sahipleri o kadar korkacaktır.”

“Dinlemek kendini, diğerini, önerileri… cesaretlendirip yer açmak…”



Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Okan Dede


Sanayi Devrimi’nden sonra İngiltere’de işçi sınıfı çok güçlenmişti. Okuduğumuz makalelerde İngiltere ve Japonya’nın örnek alınması gerektiği belirtilmekte idi. Fakat bu durum tartışılır. Çünkü zamanın şartları gereği ve özellikle de İngiltere’de bu durumun oluşması bizlere tam olarak yol göstermeyebilir.

Freire kiliselerin toplumsal dönüşümde çok önemli görevler üstlendiğini belirtmektedir. Kiliseleri üç gruba ayırarak bazı kiliselerin tamamen biat kültürünü empoze ettiğini, bazı tür kiliselerin ise dönüştürücü roller üstlendiğinden bahsetmektedir. Hıristiyanlık aslında hayatın her noktasında etkisini göstermektedir. Fakat bu durumu bizimle ilişkilendirecek, oradaki anlayışı bize adapte edebilecek  bir anlayışa sahip olmak bizleri yanlışa sürükleyebilir. Daha doğrusu kendi kültürümüzü, kendi dinamiklerimizi düşünerek çalışmalar yapmalıyız. Kendi ülkemizin bağlamını düşünerek, kendi temelimizi oluşturarak eğitimdeki çalışmalarımızı şekillendirmeliyiz. Freire’nin de aslında bizlere söyledikleri bu yöndedir. Brezilya’nın durumunda yola çıkarak ortaya koyduğu düşünceler belki bizim kültürümüzde, bağlamımızda sonuç vermeyebilir.

Bu haftaki okumalarda dikkatimi çeken diğer bir nokta da resmi bilgi kavramıdır. Daha öncesinde resmi program, resmi eğitim kurumları vb. kavramlarda resmi kelimesini görmüştüm. Fakat resmi bilgi boyutuyla ilgili yapmış olduğum okumalar ve derste yapmış olduğumuz tartışmalardan edindiğim resmi bilginin bilgi-iktidar ilişkisini yansıttığıdır. Apple’ın resmi bilgi olarak nitelediği şey güçlü grupların düşük grupları kontrol edebilmek için sürdürdükleri kurumsallaşmış programlardır. Programları bu hale getiren düşünce sistemini ve programların bu şekilde kalmasını sağlayan düşünce sistemini araştırmak bizleri radikal programlara ulaşmak noktasında doğru yola yönlendirebilir. Programlar oluşturulurken “Ne öğretmeliyim?” “Programlar neyi içermeli?” sorularının yerine “Programda kimin bilgisi savunulmakta?” “Kimin programlarını öğretmeliyiz?” soruları bizleri eğitim programları ve siyaset ilişkisine götürebilir. Dolayısıyla bizler programlara bakarken bu soruları sorarak programlarla ilgili yargılara ulaşabiliriz. Programlara bakıldığında bahsedilmeyen konulara bakmakta fayda vardır diye düşünüyorum. Bazı sorunların programlara koyulmaması bu sorunların olmaması anlamına gelmez. Bu konulara odaklanılması belki de toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırmak adına bizlere yardımcı olabilir. Mesela göç meselesi çok önemli bir konu olmasına rağmen, ders kitaplarımıza baktığımızda bu olgunun çok basit bir şekilde geçiştirdiğimizden söz edebiliriz.

Eğitime yönelik radikal yaklaşımın önemli bir öğesi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda kitlesel okul eğitiminin ortaya çıkmasına gösterilen tepki olmuştur. Bu dönemde, devletin desteklediği ve düzenlediği okullarda genel zorunlu eğitim verilmesi yönünde sürekli bir eğilim vardı. Kitlesel okul eğitiminin amacı, vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmekti. Toplumda radikal bir dönüşüm sağlamayı hedefleyenlerin, var olan toplumu sürdürmek üzere örgütlenmiş eğitim sistemlerine karşı oldukça eleştirel bir tutum takınmaları son derece doğaldır. Radikal eleştirinin belli başlı temaları, okulun politik, toplumsal ve ekonomik gücü etrafında toplanmasıdır. Ulusal bir hükümetin denetimi altındaki devlet okulu eğitiminin, uyguladığı eğitim sistemi aracılığı ile kaçınılmaz olarak hükümetin buyruklarına körü körüne boyun eğecek, kişisel çıkarlarına ters düştüğünde ve akıl dışı olduğunda bile hükümetin otoritesini destekleyecek ve “doğru ya da yanlış olsa da benim ülkem" türünden milliyetçi bir görüşü benimseyecek vatandaşlar üretmeye yönelik girişimlere yol açtığı, vurgulanan görüşlerden biridir diye çıkarım yapabiliriz diye düşünüyorum.

Bir diğer radikal eleştiri konusu da okul eğitimi sistemlerinin, uygulanan eğitim süreci boyunca, monoton, sıkıcı ve kişisel tatmin vermeyen işlerde çalışmayı kabul etmek üzere yetiştirilmiş işçiler üretmede kullanılmaları olmuştur. Bu işçiler endüstriyel sistemin otoritesini kabul ederler ve bu sistemde herhangi bir köklü değişiklik arayışına girmezler. Aslında bu durumu öğretmenlere de aktarabiliriz. Öğretmenler de kalkar, öğretir ama bu iş üzerinde bir söz hakkı yoktur. Başkasının bilgisini, ideolojisini kendi beyin gücünü başkasının emrine vererek bir parçası olurlar. Bizlerin de öğretmenler olarak bu durumun farkında varmamız gerektiği son derece önemlidir.

Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Gülden Sarıkoç Bilir


Derste Paolo Vittoria’nın kitabı “Paulo Freire: Diyalogun Pedagojisine Giden Yol” isimli kitabı tartıştık. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Paulo Freire’nin yaşam deneyimleri, ikinci bölümde Freire’nin politik ve pedagojik düşünceleri üzerine eleştirel notlar ve son bölümde de eşi Ana Maria ile söyleşiler bulunuyordu. Kitap genel olarak çok güzeldi, kitabın çoğu yerini renkli kalemle çizdim ve kitaptaki bazı tümcelerin derin anlamlar içerdiğini düşünüyorum.

Küreselleşmenin kökeni Avrupalıların sömürgeler geliştirip denizaşırı yerlere uzanması ve liberal politikaların benimsenmesidir. Avrupa’nın giderek zenginleşmesi, sanayinin ve ticaretin gelişmesi ile bankacılık eğitim anlayışı hâkim olmuştur. Bankacılık eğitim anlayışında öğretmen yatırımcı, öğrenci yatırım nesnesi ve eğitim tasarruf yatırımıdır. Öğretmen sürecin başında neler yapacağını belirtir ve sonucunda öğrencilerden öğrettiklerini geri isteyeceğini hatırlatır. Banka ile kastedilen okuldur. Öğretmen de bankada çalışan bir memur gibi düşünülebilir. Freire okulları tam da böyle tanımlamaktadır. Okullardaki eğitimin odak noktası rekabet ve bireyciliktir. Eleştirel olmayan, bilgi birikimine indirgenen, ayrıcalıklı seçkinlerin eğitildiği, nüfusun büyük bir bölümünü okuma ve yazmadan yoksun bırakan, hükümetlerin gücünü yansıtan anlayışa sahip okullar. Freire’nin yaşadığı yerde ayrıcalıklı olmayan insanlar genelde okuma yazma bilmiyor. Okuma yazma bilmeyen kişiler oy kullanamıyor ve siyasi olarak bir hakka sahip değiller. Freire yetişkinlere okuma yazma eğitimi vermeye başlıyor ama verdiği eğitim sadece insanlara okuma yazma öğretmek değil; okuma yazma öğreterek onların özgürleşmesini, seslerini duyurmalarını, siyasi haklar elde etmelerini ve bilinçlenmelerini sağlıyor. Freire’nin yaptığı egemen güç tarafından istenen bir şey değil ve yaşadığı yerden sürgün ediliyor. Sürgün edildiği yerde de okuma yazma çalışmaları yapıyor ve oradan da sürgün ediliyor.

Freire’nin verdiği eğitimin temelinde diyaloglar yer alıyor. Freire, diyaloglar tüketilmemeli diyor. Eğitim sistemlerinde genelde öğrenciler dinleyen tarafta yer alıyor. Merkezi programla oluşan sitemlerde varoluşa ters birçok durum var. İnsan sosyal bir varlık, pasif olamaz. “Çiçek olun, sessiz olun.” gibi söylemler varoluşa terstir. Varoluşa ters olduğu için de sınıflarda gürültüye dönüşüyor; çünkü öğrenci o kadar uzun süre pasif kalamaz, sessiz kalıyorsa ya hayal kuruyordur ya da başka şeyler düşünüyordur. Öğretmenler de dinlemenin önemini öğrenmeli, diyalogu uygulamalarının merkezine yerleştirmelilerdir. Diyalog doğası gereği yorumbilime dayanır. İnsan olarak bizler gerçekliğe yönelik eleştirel bir yaklaşım sayesinde bir şeyleri merak eder, tartışmaya girer ve bilgi ediniriz. Freire, diyalogun insanların varoluşsal bir ihtiyacı olduğunu düşünür; çünkü yaşam ve deneyimler üzerine düşündükçe insan “ilişkisel ve tarihsel varlık”tır. İnsanın diyaloga girme ihtiyacı özünün, varoluşunun bir parçasıdır. Bu nedenle öğretim bu ihtiyacı göz ardı edemez. Eğer eğitim bunu göz ardı ediyorsa insanın eylem yapma ve düşünme hakkı ihlal ediliyordur. Aklıma gelen bir soru günümüzde insan, ne kadar sesini çıkarıyor ve belli platformlarda diyaloglara giriyor? Freire’nin 1921- 1997 yıllarında yaşadığını hatırladığımda 2018 yılına gelmemize rağmen çok da bir değişimin yaşandığını düşünmüyorum. Hala günümüzde baskın güç tarafından susturuluyoruz.

Praksis eylemdir. Eyleme dönüşmeyen eleştirel düşünce bir işe yaramaz. Freire çok politik bir duruş sergiler. Eylemin doğasında bilinçlenme vardır. Bilinçlenme bilincin elde edilmesi ile sona ermez; bu süreç eleştirel gelişim sürecine uzanır. Eleştirel değerlendirmeye sürekli tabi olan bilgiye giden yollarda şimdiki zaman sürekli olarak akış içinde yorumlanır. Yani dünya Freire’nin de dediği gibi sürekli bir oluşum içindedir.

Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Bilge Özgür İnam


Brezilya’nın Refice kentinde orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Paulo FREIRE halkı özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi önermiştir. Hükümet tarafından desteklenen bu yöntem bir süre sonra gericilerin tepkisiyle karşılaşmıştır ve bundan sonra FREIRE için zor günler başlamıştır. Önce tutuklanmış daha sonra 16 yıl sürgünde kalmıştır. 1980’yılında anavatanına dönmüştür. Kendisi bu dönemi şu sözlerle ifade etmektedir.

“Sürgünde yaşıyor olmak demek, insanın bağlarının koparılması trajedisini kabul etmiş olması demektir, bu da İnsanın ödünç alınmış bir yerde var olmayı deneyimlemesi anlamına gelir. Sürgünden mustarip olan kişi kendi kökenine dönememenin verdiği zorluklarla daha iyi başa çıkar. Sürgünden mustarip olan biri, şu an yaşadığı ama hiçbir geçmişinin olmadığı yer ile geleceğinin kurulmak zorunda olduğu belirsiz bir yer arasındaki çelişkileri birbiriyle bağdaştırmaya çalışan biridir.”

Sürgünün bittiği an yaşadıklarını da şu sözlerle dile getirmektedir:

“Bir ovada yürüyormuşum da birdenbire, kendimi bir uçurumun kenarında bulmuşum gibi ya da sanki bütün gece dalgalarla boğuştuktan sonra şafak vakti ölü olarak sahile vurmuşum gibi hissediyordum. Daha önce hiçbir zaman köklerimden ayrılmış olmanın kırılganlığını bu kadar şiddetli hissetmemiştim.”

Bu sözleri okurken etkilenmemek mümkün mü? Topraklarından koparılan, ailesiyle birlikte yıllarca sürgünde kalan bir insanın yaşadıklarını, hislerini, endişelerini insan adeta kendi yüreğinde hissediyor. Üstelik bunun sebebi, eğitimi savunması… Gerçekten inanılır gibi değil.

 “Pek çok yöntemsel tabuyu kırdık. “okul’un ötesine geçip ona “Kültür Çemberi” adını verdik; öğrenci “ tartışma katılımcısı” ile “ders”, “diyalog” ile  “akademik müfredat” ise “ bizleri zora sokan toplumsal durumlar” ile yer değiştirdi. Katılımcılar ile tartışmalar yaptık, insanların fikirlerinde ve deneyimlerinde var olan bilgeliğin ortaya çıkmasını sağladık.”

Freire doğrudan bir program modeli önermemesine rağmen kavramları incelenerek program açısından çıkarımlar yapılabilir. Yukarıdaki örneklere ek olarak “praxis” kavramı oldukça ilgi çekici. Kısaca belki kişinin bilinçlenmesi, yaşadığı toplumla, kendi bağlamıyla ilgili eleştirel bir eylem olarak tanımlayabilirim Bu kavramla ilgili okumayı planladığım birçok kitap aldım. Sadece bu bile başlı başına bir araştırma konusu aslında.

Tarih öğretimi toplumsal çalışmaları ve siyasi hareketleri hep kazananın bakış açısından yansıtıyor. görüşü gerçekten çok ilginç. Bazen okuduğumuz kitaplarla, izlediğimiz belgesellerle, filmlerle bilinçlendiğimizi düşünürken aslında birilerinin istediği gibi düşünmemiz sağlanıyor. Çoğu zaman egemen güçlerin desteklediği medya kuruluşları, popüler yazarlar, yönetmenler hükümetin ideolojisi neyse onun yeniden üretilmesi için çaba sarf ediyorlar. Hep sözüne ettiğimiz, hatta artık klişe haline gelmeye başlamış olan eleştirel düşünce tam da bu noktada devreye girmeli bence. İçimizde bunu ifade etmek için bir söz var oluyor,ancak ifade etme hakkını kendimizde görmüyoruz.Çünkü kendi seslerini dayatanların söylediklerini dinliyoruz. Onların sesleriyle, sözcükleriyle konuşuyoruz. Bu da Freire’nin “sessizlik kültürü” olarak adlandırdığı durumdur ve maalesef otoriteye itaat, tehditler, cezalar insanları bu noktaya götürmektedir.

Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Bu hafta Paula Freire’nin “Diyaloğun Pedagojisine Giden Yol” kitabını okuduk. Kitabı çok beğenerek okudum. İyi ki okumuşum diyebileceğim sayılı kitaplar arasında yer almaktadır. Bu haftanın bende bırakmış olduğu izlenimleri aşağıdaki gibi özetleyebilirim.

Freire, orta sınıf ailenin bir çocuğu olup Recife kentinde doğmuştur. Ailesi 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı döneminde zor dönemler geçirmiş ve bu durum dünya görüşünün şekillenmesini sağlamıştır. Hayatı boyunca geri kalmışlığın eğitime nasıl yansıdığını göstermeye çalışmıştır. Eserlerinde ezilmiş, baskı altına alınmış toplumların içinde bulundukları durumları açıklamaya çalışmıştır. Özellikle okuma yazma çalışmalarında geliştirdiği yaklaşımı, toplumsal dönüşüm ve baskı biçimlerinin anlaşılmasında öncülük etmiştir. Bu bağlamda Freire’nin okuryazarlık ve halk eğitimi anlayışı, toplumsal eşitlik için halk örgütlenmesi olarak düşünülebilir. Freire’ye göre eğitim siyasetten bağımsız olarak düşünülemez. Ona göre biri eğitimde yansızlıktan söz ediyorsa aslında egemen olandan yana olduğunu ifade etmektedir. Freire’nin eserleri özgürlük ve eşitlik temelinde gelişen eğitim kuramlarına esin kaynağı olmuştur. Eserleri incelendiğinde diyalog, bankacı eğitim sistemi, sessizlik kültürü, praksis gibi kavramları görmek mümkündür. Freire’nin asıl amacı insan olmanın ne anlama geldiğini ve insanileşmiş dünyanın nasıl kurulacağını gösterebilmektir.

Freire’ye göre geleneksel eğitim baskıcı ve otoriterdir. Ona göre geleneksel eğitim, egemen sınıfların ezilen gruplar üzerinde sağladığı kontrol aracıdır. Bu eğitim anlayışı insanların bilinçlerini kontrol ederek yaratıcılık ve eleştirel düşünmeleri önündeki en büyük engeldir. Freire geleneksel eğitim anlayışını bankacı eğitim modeli olarak isimlendirmektedir. Bankacı eğitim sistemi insanın yabancılaşmasına neden olmaktadır. Bireyler yabancılaşmanın etkisiyle düşüncelerini açıklayamaz hale gelir. Freire bu kişilerin baskın grubun etkisi altında kalarak, bir anlamda bilincini dışarıda bırakarak, sürü psikolojisi halinde hareket ettiğini belirtmektedir. Ona göre bu durum sessizlik kültürüyle açıklanmaktadır. Sessizlik kültürü kaderciliğe, boyun eğmeye ve var olan durumu sorgulamadan kabullenmeyi ifade etmektedir. Freire 1960’lı yıllarda Brezilya’da yetişkinler için okuma yazma kurslarını organize etmiştir. Amaç ezilenlerin farkındalıklarını geliştirerek kendi bilinç düzeylerinin eleştirel bilinç düzeyine ulaşmalarını sağlamaktır. Bu durumu “üretken sözcükler” ile aşmaya çalışıyordu. Ona göre sözcük diyaloğun ve yaratıcılığın temelidir. Üretken sözcüklerle, insanların yapıcı bir varlık ve kültür içinde kendi potansiyellerini görebilmeleri için onlara yol göstermeye çalışıyordu. Öğrenme ortamlarını ise “kültür çemberleri” şeklinde organize etmişti. İnsanların diyalog kurmalarına ve farklılıkları anlamalarına yardımcı olmayı amaçlamıştı. Böylece kişiler sözcüklerin karşılık geldikleri anlamları anlayabiliyor ve bunları hayatlarında kullanabiliyordu. Aslında bu anlayış bana ilerlemeci eğitim anlayışını anımsatmaktadır. Kişilerin öğrenmeleri hayatla iç içe ve deneyim üzerine şekillendirilmiştir. Buradaki amaç özgürleştirici eğitim ortamını oluşturmaktı.

Freire’ye göre özgürleştirici eğitim geleneksel eğitimin karşısında şekillenen bir eğitimdir. Kişilerin pasif alıcılar olmasına, ezbere dayalı öğrenmesine neden olan geleneksel eğitimin panzehri ise diyalog ve praksisti. Freire diyaloğun insanların varoluşsal bir ihtiyacı olduğunu düşünür. İnsanların yaşamları ve deneyimleri üzerine düşünmeleri için diyalog sürecinin eğitimde olması gerektiğini savunur. Çünkü diyaloğu ortadan kaldırmak insanların eylem yapma ve düşünme hakkına ihlal etmektir. “Praksis” ise pratik ile ilgilidir, ancak pratik sözcüğünün anlamını aşar. Praksis deneyimin sürekli olarak sorgulanmasını gerektirir. Yani toplumsal dönüşüm için eylem ve düşünce arasındaki diyalektik praksisi oluşturmaktadır.

Bu konudaki görüşlerimi şu şekilde özetleyebilirim. Bana göre eğitimin amacı Freire’nin de belirtmiş olduğu gibi özgürleştirmek olmalıdır. Eğitimi kültürden bağımsız olarak düşünemeyiz. O halde nasıl bir toplum, kültür hayal ediyorsak eğitimdeki uygulamalarımızın da birbiriyle tutarlı olması gerektiğine inanıyorum. Eğitimin toplumlardaki eşitliği, özgürlüğü, adaleti geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak o zaman sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirebiliriz. Eğitim ortamlarında sessizlik kültüründen ziyade diyaloğun olması gerektiğini düşünüyorum. Freire’nin de belirtmiş olduğu gibi diyalog yoluyla öğrencilerin varoluşsal benliklerinin geliştirilmesine olanak tanınmaktadır. Öğrencilerin varoluşsal gelişimlerine uygun olmayan eğitim ortamlarının çok da sağlıklı olacağını düşünmüyorum. Eğitimde amacımız bana göre eleştirel bilinci geliştirmek olmalıdır. Çünkü yetiştirdiğimiz öğrencilerin kendileriyle yabancılaşmamış olması gerekir. Sorgulama yeteneğine ve üretme becerilerine sahip bireyler sayesinde toplumların gelişeceğine inanıyorum. Yapılan eğitimlerin günlük hayatta da yer bulmasının daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Freire’nin görüşlerinde ilerlemeciliğin, varoluşçuluğun ve yeniden kurmacılığın etkilerini görmek mümkündür. Bir anlamda eklektik bir bakış açısına sahiptir. Düşüncelerinin ve uygulamalarının eğitim sistemlerine aktarılabileceğini düşünüyorum. Özellikle okuma yazma çalışmalarının ülkelerdeki yetişkinler için düzenlenen okuma yazma kurslarına örnek olabilecek özelliklerinin olduğunu düşünüyorum.