Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Yalçın Çetinkaya


Bu haftaki tartışmalarımızla Freire’yi çok daha yakından tanıma fırsatı yakaladık. Freire eğitimi özgür bir topluma ulaşmanın anahtarı olarak görür. İnsanların özgürleşebilmeleri ve kendi yaşamlarında nesne olmaktan kurtulabilmeleri için bilinçlendirilmeleri gereklidir; bu da eğitimle olabilir. Ancak ezilenleri bilinçlendirmek ve nihayetinde özgürleşmelerini sağlamak güç erklerini karşınıza almak demektir. Freire’nin savunduğu radikal program anlayışı cesur olmayı, inisiyatif almayı ve egemene bir anlamda meydan okumayı gerektirir. Asla sadece elitist söylemlerde bulunan biri olmayan Freire’nin yaşamını okuduğumuzda gördüğümüz gibi, bu da sizin çeşitli problemler yaşamanıza kolaylıkla sebep olabilir çünkü böyle yaparak aslında otoriteye ait bilginin sağladığı güven ortamını terk etmiş olursunuz.

Bir öğretmen olarak statükonun istediğine ve baskın olanın bilgisine direnç göstermek kolay değildir; bir yandan yüklü programların beklentilerini zamanında yerine getirme endişeleri ve sistemdeki hesapverilebilirlik mekanizmaları, diğer yandan ezileni bilinçlendirme gayretlerinizin neden olabileceği sıkıntılar sizi adım atmaktan alıkoyabilir. Harekete geçmenize engel olabilecek bir başka sebep de bir öğretmen olarak toplumunuzda varoluşunu gerçekleştiremeyen, baskılanan ve ezilen kimselere yönelik bir farkındalığınız/duyarlılığınız bulunmayabilir; bu bence en kötüsüdür. Eğitimi sadece teknik bir süreç olarak gören ve ne kadar çok bilgi aktarırsa o kadar çok başarılı olduğuna inanan ve inandırılan bir öğretmen için ezilenlerin özgürlüğü ve onlara yönelik algının değiştirilmesi kıymetli bir amaç olmayacaktır.

Bir Nazi askerinin “Biz yalnızca emirlere uyduk” sözlerinden ilham alınarak kurgulanan Milgram deneyinde insanların kendi değerleriyle çelişmesine rağmen otoriteye nasıl itaat edebildiklerini gördük, tartıştık. Bu deney insanların kendilerine doğru görünmese bile, baskın olanın istekleri doğrultusunda davranabildiklerini ve vicdanlarının sesini bastırabildiklerini göstermektedir. Peki biz öğretmenler de bu deneyle anlatılmak istenen durumun benzerini mi yaşıyoruz? Türlü sebeplerle eleştirilerimize maruz kalan programların isteklerini yine de yerine getirmek için fazlasıyla efor harcamıyor muyuz? “Bizden istenileni yaptık” diyerek, ezilenlerin yaşadığı mutsuzluğun üstünü örtmüyor muyuz? Öğretmen olmak sadece kendi önüne koyulan bir programı, programlanmış bir robot gibi uygulamayı mı gerektirir? Bir öğretmen, gördüğü yanlışlar ya da eksiklikleri bir itici güç olarak algılayıp, sistemin işleyişini yanlışlarına rağmen desteklemekten vazgeçemez mi? Böylece mesleki yaşamında nesne olmaktan uzaklaşıp, kendisinin de ezilmesini sonlandırması gerekmez mi? Çünkü söz hakkı olmayan, bir anlamda kendi emeğinin sahibi olmayan öğretmen farkında olsun ya da olmasın, görmezden gelinen diğer baskılananlar gibi bir ezilendir; öğretmenin tam itaatini beklemek ve sadece söyleneni yapmasını istemek onu da aslında bir “ezilene” dönüştürmektedir. Sesini çıkarması, inisiyatif alması ve sorgusuz itaatini sonlandırması sadece diğerlerinin değil, kendisinin ezilmesine de bir başkaldırı olacaktır.

Freire diyaloga ayrı bir önem vermektedir. Karşılıklı konuşmadan çok daha fazlasını içeren Freire’nin diyalogu birinin, bir diğeri üzerindeki egemenliğine araç olamaz. Bir “yaratma edinimi” olan diyalog öğretmenin fikirlerini öğrencilerine yığmasının çok ötesinde bir olgudur. Öğretmenin öğrencilerine konuşma yapmasını değil, onlarla konuşmasını gerektirir. Ayrıca diyalog tüketilen bilgi alışverişi de değildir. Öğretmen ve öğrenci arasındaki paylaşım değişimi tetikleyerek öğrencilerin dönüşümünü destekler ve okul sınırlarını aşarak toplumsal yaşama yansır, tükenip gitmez. Diyalog sadece öğretmen ve öğrenci arasında da değildir. Sözcükler ve dünya arasında da diyalog olmalıdır. Bu tür iletişim ise aslında bağlamın önemini vurgulamaktadır. Bağlamdan kopuk öğrenmeler, öğrencilerin ve toplumun gerçeklerinden uzak eğitsel yaşantılar etkili dönüşümler önünde engel oluşturmaktadır. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda okullarımızda eleştirel diyalogun yer aldığını söylemek bir hayli güç görünmektedir. Freire’nin bahsettiği bankacı model anlayışının ağırlığını gördüğümüz eğitim sistemimizde eleştirel diyalog değil, daha çok sessizlik kültürü göze çarpmaktadır. Öğretmen ve öğrenciler eğitim programlarının kendilerine çizdikleri sınırlar içerisinde -dolayısıyla egemenin istediği ölçüde- konuşabilmektedirler. Dersimizde öğrencilerin eskiye nazaran çok daha rahat konuşabildiklerinden bahsedilmişti. Bunun doğru bir tespit olduğuna katılıyorum ancak “içeriği” gözden kaçırmamamız gerektiği düşüncesindeyim. Öğrencilerimiz konuşuyor ancak ne hakkında konuşabiliyor? Programlarımız ne tür konularda konuşulmasına izin veriyor? Öğrencilerin konuşmaları onları hangi dönüşümlere yöneltiyor? Konuşmalarımız Freire’nin söylediği “tüketilen bilgi alışverişinden” öteye geçebiliyor mu? Bu soruların yanıtları okullarımızda gerçekleşen konuşmalar ve Freire’nin işaret ettiği “diyalog” arasındaki farklılıkları anlamamıza yardımcı olacaktır.

Freire varoluşa çok önem verir. Elbette varoluş; varlığını devam ettirmek, hayatta kalmak gibi sınırlı ifadelere karşılık gelmez; varoluş “var olmak” demektir. Bireyin sahip olduğu kimlikleriyle, değerleriyle, düşünceleriyle ve insani haklarıyla özgürce kendini temsil edebilmesi demektir. Baskılanmadan, başkasına ait olanı benimsemek zorunda bırakılmadan, çeşitli kaynaklara erişim hakkı kısıtlanmadan, adil ve eşit bir toplumsal yaşamın parçası olabilmek demektir. Freire’nin varoluş tanımına göre acaba kaçımız gerçekten varız? Egemen anlayış bizleri kontrol altında tutmak için süregelen bir uğraş içindedir. Bunun için de öncelikle medya olmak üzere bir dizi yöntemi bulunmaktadır. Örneğin neoliberal politikalar farklı tür özgürlüklere dikkat çekerek, asıl olandan bizi uzaklaştırmaya çalışır. Gerçek anlamda özgürleşmenin için boşaltan ve ona farklı anlamlar yükleyen neoliberal anlayış; tükettikçe, satın aldıkça özgürleştiğimize bizi inandırmaya çalışır. Peki eğitim programlarımız? Eğitim programlarımız ezilen grupların varoluşlarını destekliyor mu? Ezilenlerin temsilcilerini barındırıyor mu? Egemen olanın ideolojileriyle şekillenen eğitim programlarımız, apolitik olduğu iddiasında olsa da güçlü olanı güçlü tutmaya yarayacak olan bilgiyi üretmeye, ezilenleri yok sayarak güçsüzlüklerini meşrulaştırmaya devam ediyor. Oysa eğitim bozuk düzenin yeniden üretilmesine değil, herkesin var oluşuna uygun gerçeklerle buluşmasına, kendini gerçekleştirmesine aracılık etmelidir.

Freire’ye göre korkmaktan korkmamalıyız. Korku bize yardım eder; hem çatışma yaratır hem de o çatışmayla yüzleşmemiz için bize güç verir. Öğretmenler olarak korkuyoruz. Sessizlik kültürü bizi de içine almış durumda. Sessiz kalmayı, egemenin çelişkilerini yok saymayı, ona boyun eğmeyi ve sadece bilgi ve becerileri aktarmaya çalışmayı benimsemiş durumdayız. Öğretmen olarak bundan çok daha fazlası olmalıyız. Bizler de diğer ezilenler gibi kendi yaşamlarımızda nesne olmaktan kurtulmalı ve mesleki yaşamlarımızın öznesi olmalıyız. Ancak bu sayede evreni yeniden yaratanlardan biri olabilir ve toplumsal yaşamın iyileşmesine katkı sağlayabiliriz. Kendimiz bir yaratıcı olursak eğer, öğrencilerimizin de kendi yaşamlarının öznesi olmalarına yardım edebiliriz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder