Bu
haftaki tartışmalarımızla Freire’yi çok daha yakından tanıma fırsatı yakaladık.
Freire eğitimi özgür bir topluma ulaşmanın anahtarı olarak görür. İnsanların
özgürleşebilmeleri ve kendi yaşamlarında nesne olmaktan kurtulabilmeleri için
bilinçlendirilmeleri gereklidir; bu da eğitimle olabilir. Ancak ezilenleri
bilinçlendirmek ve nihayetinde özgürleşmelerini sağlamak güç erklerini
karşınıza almak demektir. Freire’nin savunduğu radikal program anlayışı cesur
olmayı, inisiyatif almayı ve egemene bir anlamda meydan okumayı gerektirir. Asla
sadece elitist söylemlerde bulunan biri olmayan Freire’nin yaşamını
okuduğumuzda gördüğümüz gibi, bu da sizin çeşitli problemler yaşamanıza
kolaylıkla sebep olabilir çünkü böyle yaparak aslında otoriteye ait bilginin
sağladığı güven ortamını terk etmiş olursunuz.
Bir
öğretmen olarak statükonun istediğine ve baskın olanın bilgisine direnç
göstermek kolay değildir; bir yandan yüklü programların beklentilerini
zamanında yerine getirme endişeleri ve sistemdeki hesapverilebilirlik
mekanizmaları, diğer yandan ezileni bilinçlendirme gayretlerinizin neden
olabileceği sıkıntılar sizi adım atmaktan alıkoyabilir. Harekete geçmenize
engel olabilecek bir başka sebep de bir öğretmen olarak toplumunuzda varoluşunu
gerçekleştiremeyen, baskılanan ve ezilen kimselere yönelik bir
farkındalığınız/duyarlılığınız bulunmayabilir; bu bence en kötüsüdür. Eğitimi sadece
teknik bir süreç olarak gören ve ne kadar çok bilgi aktarırsa o kadar çok
başarılı olduğuna inanan ve inandırılan bir öğretmen için ezilenlerin özgürlüğü
ve onlara yönelik algının değiştirilmesi kıymetli bir amaç olmayacaktır.
Bir
Nazi askerinin “Biz yalnızca emirlere uyduk” sözlerinden ilham
alınarak kurgulanan Milgram deneyinde insanların kendi değerleriyle çelişmesine
rağmen otoriteye nasıl itaat edebildiklerini gördük, tartıştık. Bu deney
insanların kendilerine doğru görünmese bile, baskın olanın istekleri
doğrultusunda davranabildiklerini ve vicdanlarının sesini bastırabildiklerini
göstermektedir. Peki biz öğretmenler de bu deneyle anlatılmak istenen durumun
benzerini mi yaşıyoruz? Türlü sebeplerle eleştirilerimize maruz kalan programların
isteklerini yine de yerine getirmek için fazlasıyla efor harcamıyor muyuz? “Bizden
istenileni yaptık” diyerek, ezilenlerin yaşadığı mutsuzluğun üstünü örtmüyor
muyuz? Öğretmen olmak sadece kendi önüne koyulan bir programı, programlanmış
bir robot gibi uygulamayı mı gerektirir? Bir öğretmen, gördüğü yanlışlar ya da
eksiklikleri bir itici güç olarak algılayıp, sistemin işleyişini yanlışlarına
rağmen desteklemekten vazgeçemez mi? Böylece mesleki yaşamında nesne olmaktan uzaklaşıp,
kendisinin de ezilmesini sonlandırması gerekmez mi? Çünkü söz hakkı olmayan,
bir anlamda kendi emeğinin sahibi olmayan öğretmen farkında olsun ya da
olmasın, görmezden gelinen diğer baskılananlar gibi bir ezilendir; öğretmenin
tam itaatini beklemek ve sadece söyleneni yapmasını istemek onu da aslında bir
“ezilene” dönüştürmektedir. Sesini
çıkarması, inisiyatif alması ve sorgusuz itaatini sonlandırması sadece
diğerlerinin değil, kendisinin ezilmesine de bir başkaldırı olacaktır.
Freire
diyaloga ayrı bir önem vermektedir. Karşılıklı konuşmadan çok daha fazlasını
içeren Freire’nin diyalogu birinin, bir diğeri üzerindeki egemenliğine araç
olamaz. Bir “yaratma edinimi” olan
diyalog öğretmenin fikirlerini öğrencilerine yığmasının çok ötesinde bir
olgudur. Öğretmenin öğrencilerine konuşma yapmasını değil, onlarla konuşmasını
gerektirir. Ayrıca diyalog tüketilen bilgi alışverişi de değildir. Öğretmen ve
öğrenci arasındaki paylaşım değişimi tetikleyerek öğrencilerin dönüşümünü
destekler ve okul sınırlarını aşarak toplumsal yaşama yansır, tükenip gitmez. Diyalog
sadece öğretmen ve öğrenci arasında da değildir. Sözcükler ve dünya arasında da
diyalog olmalıdır. Bu tür iletişim ise aslında bağlamın önemini
vurgulamaktadır. Bağlamdan kopuk öğrenmeler, öğrencilerin ve toplumun gerçeklerinden
uzak eğitsel yaşantılar etkili dönüşümler önünde engel oluşturmaktadır. Tüm bu
açıklamalar doğrultusunda okullarımızda eleştirel diyalogun yer aldığını
söylemek bir hayli güç görünmektedir. Freire’nin bahsettiği bankacı model
anlayışının ağırlığını gördüğümüz eğitim sistemimizde eleştirel diyalog değil,
daha çok sessizlik kültürü göze çarpmaktadır. Öğretmen ve öğrenciler eğitim
programlarının kendilerine çizdikleri sınırlar içerisinde -dolayısıyla egemenin istediği ölçüde- konuşabilmektedirler. Dersimizde
öğrencilerin eskiye nazaran çok daha rahat konuşabildiklerinden bahsedilmişti.
Bunun doğru bir tespit olduğuna katılıyorum ancak “içeriği” gözden kaçırmamamız gerektiği düşüncesindeyim.
Öğrencilerimiz konuşuyor ancak ne hakkında konuşabiliyor? Programlarımız ne tür
konularda konuşulmasına izin veriyor? Öğrencilerin konuşmaları onları hangi
dönüşümlere yöneltiyor? Konuşmalarımız Freire’nin söylediği “tüketilen bilgi alışverişinden” öteye
geçebiliyor mu? Bu soruların yanıtları okullarımızda gerçekleşen konuşmalar ve
Freire’nin işaret ettiği “diyalog”
arasındaki farklılıkları anlamamıza yardımcı olacaktır.
Freire
varoluşa çok önem verir. Elbette varoluş; varlığını devam ettirmek, hayatta
kalmak gibi sınırlı ifadelere karşılık gelmez; varoluş “var olmak” demektir. Bireyin sahip olduğu kimlikleriyle, değerleriyle,
düşünceleriyle ve insani haklarıyla özgürce kendini temsil edebilmesi demektir.
Baskılanmadan, başkasına ait olanı benimsemek zorunda bırakılmadan, çeşitli
kaynaklara erişim hakkı kısıtlanmadan, adil ve eşit bir toplumsal yaşamın
parçası olabilmek demektir. Freire’nin varoluş tanımına göre acaba kaçımız
gerçekten varız? Egemen anlayış bizleri kontrol altında tutmak için süregelen bir
uğraş içindedir. Bunun için de öncelikle medya olmak üzere bir dizi yöntemi bulunmaktadır.
Örneğin neoliberal politikalar farklı tür özgürlüklere dikkat çekerek, asıl
olandan bizi uzaklaştırmaya çalışır. Gerçek anlamda özgürleşmenin için boşaltan
ve ona farklı anlamlar yükleyen neoliberal anlayış; tükettikçe, satın aldıkça
özgürleştiğimize bizi inandırmaya çalışır. Peki eğitim programlarımız? Eğitim
programlarımız ezilen grupların varoluşlarını destekliyor mu? Ezilenlerin
temsilcilerini barındırıyor mu? Egemen olanın ideolojileriyle şekillenen eğitim
programlarımız, apolitik olduğu iddiasında olsa da güçlü olanı güçlü tutmaya yarayacak
olan bilgiyi üretmeye, ezilenleri yok sayarak güçsüzlüklerini meşrulaştırmaya
devam ediyor. Oysa eğitim bozuk düzenin yeniden üretilmesine değil, herkesin
var oluşuna uygun gerçeklerle buluşmasına, kendini gerçekleştirmesine aracılık
etmelidir.
Freire’ye
göre korkmaktan korkmamalıyız. Korku bize yardım eder; hem çatışma yaratır hem
de o çatışmayla yüzleşmemiz için bize güç verir. Öğretmenler olarak korkuyoruz.
Sessizlik kültürü bizi de içine almış durumda. Sessiz kalmayı, egemenin
çelişkilerini yok saymayı, ona boyun eğmeyi ve sadece bilgi ve becerileri
aktarmaya çalışmayı benimsemiş durumdayız. Öğretmen olarak bundan çok daha
fazlası olmalıyız. Bizler de diğer ezilenler gibi kendi yaşamlarımızda nesne
olmaktan kurtulmalı ve mesleki yaşamlarımızın öznesi olmalıyız. Ancak bu sayede
evreni yeniden yaratanlardan biri olabilir ve toplumsal yaşamın iyileşmesine
katkı sağlayabiliriz. Kendimiz bir yaratıcı olursak eğer, öğrencilerimizin de
kendi yaşamlarının öznesi olmalarına yardım edebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder