İnovasyon ve Eğitim - Yazar: Emine KUTLU


8. haftamızdaki konuğumuz Gazi Üniversitesinden Prof. Dr. Nurdan Kalaycı Hocamız oldu ve bizimle yaratıcı düşünme ve inovasyon üzerine paylaşımlarda bulundu. Bu haftaki değerlendirme yazımı hem Nurdan Hocanın katılımının bende bıraktığı izler hem de derste üzerinde durduğumuz konuların zihnimde uyandırdığı düşünceler üzerine yapacağım.

Guy Senese’in ardından Nurdan Hoca bu ders kapsamında bizim ikinci misafirimiz oldu ve her ikisini de tanımaktan büyük keyif aldım. Farklı kurum ve çevrelerden gelen akademisyenlerin derslerimize katılmasını ve bizlerle paylaşımda bulunmalarını oldukça önemli buluyorum çünkü böylesi etkileşimlerin bizim çevremizde olup bitenleri gerek akademik gerek sosyal anlamda daha iyi algılamamıza ve anlamamıza yardımcı olacağını ve böylelikle de bizim daha geniş ve kapsayıcı bir bakış açısına sahip olmamızı sağlayacağını düşünüyorum. Kendi içinde bulunduğumuz akademik ortamın yarattığı küçük dünyamızdan biraz uzaklaşıp alanımıza ilişkin diğer ülkelerde ya da kurumlarda nelerin tartışıldığını, nelerin eksik ya da doğru bulunduğunu ve ortak noktalarımızın ve ayrıştığımız konuların neler olduğunu keşfetmemiz bizleri daha donanımlı eğitmenler, akademisyenler ve bireyler yapacaktır. Bu yüzden akademik paylaşımlar ve tartışmalar sadece konferanslarla ve seminerlerle sınırlı kalmamalı, sınıf ortamına da taşınmalı diye düşünüyorum. Özellikle de bizlerden farklı bakış açısına sahip bireylerle etkileşim içerisinde olmak, üzerinde tartıştığımız ya da çalıştığımız konuya ilişkin kendi fikirlerimizi gözden geçirmemize ve onları sağlam temellere oturtmamızı sağlayacağı gibi birbirimizin görüşlerine karşı yapıcı eleştiriler geliştirmemize ve böylece saygı, karşılıklı kabul ve anlayışa dayalı bir paylaşım ortamı oluşturmamıza da yardımcı olacaktır. Böylesi olumlu bir iklimin hâkim olduğu yerde de paylaşımlarımız sadece bilgiyle ya da bilginin aktarımıyla sınırlı kalmayacaktır; yaratıcı düşünme ve çalışma yönümüz de ortaya çıkacaktır ve bu sayede alanımıza ilişkin gerçek anlamda bir şeyler üretmeye başlayacağız.

Üretim, yaratıcı düşünme ve inovasyon Nurdan Hocanın da derste üzerinde durduğu konulardı. Pek çoğumuzun bildiği gibi eleştirel düşünme, problem çözme, iletişim ve işbirliği becerileriyle birlikte yaratıcılık 21. yüzyılın temel yeterliklerinden birini oluşturmaktadır ve üretimle arasındaki ilişkiden dolayı yaratıcı düşünme, Nurdan Hocanın da belirttiği gibi, “kalkınmanın temelinde yer almaktadır”. Bu kalkınma sadece teknolojik ya da sanatsal ürünlerin üretimiyle gerçekleşmeyecektir elbette; toplumu, kültürü ve değişen dinamikleri anlamamıza yardımcı olacak fikirlerin üretimi de kalkınmaya yardımcı olacaktır.

Yaratıcı düşünme ve inovasyon, yani “yaratıcılığın ticari ustalıkla birleşmesi ve yeni fikirlerin bir yarara dönüşmesi” (Kalaycı), ticari kaygıları ve ekonomik gelişmeyi akla getirse de eğitimciler olarak bizi ilgilendiren boyutu yaratıcı düşünme ve inovasyon neticesinde ortaya çıkan ürünün sağlayacağı eğitsel ve toplumsal yarardır. Eğitimciler olarak bizler yaratıcı düşünmeyi ve inovasyonu derslerimizde ve eğitim programlarımızda işe koştuğumuzda doğrudan maddi bir kazanç elde edemeyebiliriz belki ancak bizim elde edeceğimiz kazanç – daha iyi bir öğrenme ortamının oluşturulması, daha kalıcı öğrenmelerin geliştirilmesi gibi – ondan daha değerli olacaktır çünkü bu toplumun dönüştürülmesinin ve kalkınmasının önünü açacaktır.

Hayal gücü ve yaratıcılığın her bireyin içgüdüsel olarak sahip olduğu özelliklerden olduğunu düşünüyorum. Özellikle küçük yaş gruplarındaki çocuklarla etkileşime geçtiğimizde, onların oyunlarını izleyip konuşmalarını dinlediğimizde ya da resimlerini incelediğimizde hayal güçlerinin ve yaratıcılıklarının uçsuz bucaksız olduğunu görebiliyorsunuz ve bu noktada insan ‘onların zihni bizimkinden farklı çalışıyor’ demekten kendini alamıyor. Peki nedir bu genç dimağlarla biz yetişkinler arasındaki fark? Yaş aldıkça yaratıcılığımızın azalışının ya da yok oluşunun sebebi nedir? Bunun sosyal, kültürel ve ekonomik boyutları vardır elbette ancak benim üzerinde durmak istediğim eğitim sistemimizle ilgili olan boyutu. Dewey’in de söylediği gibi okul hayatın kendisi olmalıdır. Bireylerden hayal güçlerini geliştirmelerini ve bunun neticesinde yaratıcı ve inovatif ürünler ortaya çıkarmalarını bekliyor ve istiyorsak onları uzun yıllar süren eğitim serüvenlerinde kalıplara hapsetmemeliyiz. Bireyler eğitim hayatım boyunca yaratıcılığı deneyimlemeliler ki edindikleri bilgileri hayal güçleriyle birleştirerek yaratıcı ve inovatif ürünler geliştirebilsinler.

Gerek bizim eğitim programımızı gerekse dünyadaki diğer eğitim programlarını incelediğimizde uzun bir süredir yaratıcı düşünmenin o veya bu isim altında eğitim sistemlerinin bir parçası olduğunu görüyoruz ancak ülkemizden çıkan yaratıcı fikir ve ürünlere baktığımızda bu kazanımın gerçekleştiğini söylemek pek mümkün değil çünkü bunu sadece sistemin ya da dersin sonundaki bir ürün ya da çıktı olarak görüyoruz. Oysa ki yaratıcılık ve yaratıcı düşünme öğrencilerin derslerinde işe koştukları ve deneyimledikleri bir eylem olmalı; öğrenciler öğrenirken bu yönlerini kullanmalı ve öğrenirken üretmeliler. Bunun için öncelikle onların üzerindeki yanlış yapma ve başarısız olma baskısını kaldırmamız lazım, çünkü bu korkular beraberinde tekdüzeliği getiriyor. Tıpkı bir fabrika bandından çıkan ürünler gibi, okul hayatına başlayan öğrenciler sonunda hayata aynı dar pencereden bakan, yeni bir fikir ya da ürün ortaya koymaya çekinen ve cesaret edemeyen bireyler olarak çıkıyorlar. Maalesef merkezi sınav sistemi ve suni bir biçimde öğrenciler arasında oluşturulan yarış da bu tekdüzeliği tetikliyor. Ayrıca tarih, matematik gibi bilgiye dayalı konu alanlarının eğitim programlarındaki yerini dengelemeliyiz; öğrencileri resim, müzik, dans, şiir, tiyatro gibi sanatlarla daha fazla buluşturmalıyız ve bu sanat dallarını hayatlarının bir parçası haline getirmeliyiz. Yine maalesef diyorum biz bu konuda çok ama çok eksiğiz ve her geçen gün eğitim yaşantımızda sanattan biraz daha uzaklaşıyoruz. Bunu bireyin ya da ailenin sorumluluğuna bırakıyoruz ki bence çok yanlış. Üzerinde çalışmamız gereken bir diğer nokta da öğrencilerin farklılıklarla tanıştırmalıyız ve örneğin farklı yaş grubundan, etnik kökenden gelen bireylerle etkileşim halinde olmalarını sağlamalıyız. Bu onların sosyal becerilerini artıracağı gibi sorgulamalarını ve eleştirel düşünmelerini de geliştirecek, farklı dünyalar olduğunu keşfetmelerini sağlayacak ve onların çok yönlü bireyler olarak gelişimini destekleyecektir. Yazımı konuyla ilişkili olduğunu düşündüğüm ve beni bir adım atmaya, sınırlarımın ötesine geçip daha fazlasını yapmaya cesaretlendiren Samuel Beckett’in çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil. (Ever tried. Ever failed. No matter. Try Again. Fail again. Fail better.)”

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Emine Kutlu


7. haftamızda Guy Senese dersimize misafir olarak katıldı ve tartışmalarımızı onunla birlikte yürüttük. Maalesef dersin ikinci yarısına katılamadığım için bu haftaya ilişkin değerlendirmelerim dersin ilk kısmının, Tozer ve Senese’in makalesinin[1] ve Dr. Senese ile yapılan söyleşinin[2] bende bıraktığı izlenimler üzerine olacak.

Öncelikle Dr. Senese ile yapılan söyleşide dikkatimi çeken bir noktaya değinmek istiyorum. Söyleşide kendi hayat hikâyesini anlattığında toplumun çok farklı kesimleriyle – özellikle de toplumdan o veya bu sebeple dışlanmış bireylerle (örneğin hükümlülerle, suçlu çocuklarla) – çalışma fırsatı bulduğunu görüyoruz. Buradaki gözlemlerinin ve deneyimlerinin kendisinde bıraktığı izlenimler ve zihninde oluşturduğu sorular Dr. Senese’in bir eğitimci olarak kendi sorumluluklarının ne olduğunu belirlemesine ve kendi eğitim ideolojisini oluşturmasına yardımcı olmuş. Benzer bir durumu Paulo Freire’de de görüyoruz. Freire de Latin Amerika’da okuma-yazma bilmeyen, yoksulluk, baskı ve eşitsizlikle mücadele eden ve yönetici sınıf tarafından ‘dışlanan/ezilen’ bireylerle çalışmış ve böylece toplumsal eşitlik ve adalet için halk örgütlenmesi olarak nitelendirilen ve toplumsal dönüşümü temel alan eğitim anlayışını oluşturmuştur. Bu iki hikâyeden yola çıkarak kendi durumumuzu sorguladım ve bizim, yani Türkiye’de eğitimin içerisinde bulunan öğretmenlerin, idarecilerin ve akademisyenlerin, bir nevi fanusta yetiştiğini – ve büyük bir çoğunluğumuzun hâlâ orada yaşamaya devam ettiğini – düşünmeye başladım. Toplumun gerçekleriyle tam anlamıyla yüzleştiğimizi ve bizim toplumumuzdaki ‘dışlanmış’ bireylerin kimler olduğunu veya hangi sebeplerle onların ‘ezildiğini’ tam olarak anladığımızı zannetmiyorum çünkü bunları yapabilmemize yardımcı olacak deneyimlerimiz çok az. Burada deneyimden kastım sadece onlarla karşılaşmak ve bir arada bulunmak değil; irdeleme, sorgulama, anlamaya çalışma, bağ kurma, değerlendirme gibi düşünsel süreçleri de deneyim olarak ele alıyorum ve maalesef bunları gerçekleştiremiyoruz. Aslında toplum geneline baktığımızda hepimiz günün her anında böyle bireylerle karşılaşıyoruz – sınıfta, okulda, sokakta. Ancak pedagojinin ve toplumdaki egemen ideolojinin ‘normal’ olarak yansıttığı bireylerle çalışmaya öyle alışkınız ki bu normlara uymayan bireyleri görmüyoruz; onları ya yok sayıyoruz ya da değersiz kabul ediyoruz. Bir boşvermişlik, kabullenmişlik hâli var bu bireylere karşı: onlar zaten başarısız, onlar zaten evlenip gidecek, onlar zaten işçi, çöpçü, hırsız olacaklar, onlar zaten hep kötü…

Ama asıl üzerinde durulması gereken bireyler onlar çünkü her birey özeldir ve eşittir ve her bireyin kendini gerçekleştirme hakkı vardır. Bütün kurallar ve toplum ‘normal’ bireylerden yanayken – bütün kaynaklarını onların topluma katılması ve fayda sağlaması için harcarken – öğretmenler de yönünü sadece o bireylere çeviremez, herkesin yaptığı gibi ‘diğer bireyleri’ görmezden gelemez, gelmemeli.  Dr. Senese’in de belirttiği gibi “her öğrencinin sınıfta alabileceği en iyi eğitimi aldığından emin olmamız lazım” – koşullar ne olursa olsun, bu sadece bir eğitimci olarak değil bir birey/vatandaş olarak bizim görevimiz olmalıdır. Peki eğitimciler olarak biz bu gücü nereden ya da kimden alıyoruz? Dayanak noktamız, anchor’ımız, iyi bir toplumu oluşturan ideallerdir; yani adalet, eşitlik, özgürlük, insan hakları, demokrasi, etik ve evrensel ahlaki değerler gibi ideallerdir. Bu idealler bize uzak, somut, başka diyarlara ait idealler değil, aslında bizim anayasamızda, kanunlarımızda ve imzaladığımız uluslararası antlaşmalarda var olan yani halihazırda bizim yerine getirmeyi taahhüt ettiğimiz idealler. Ancak nasıl oluyorsa, biz bu ideallerin peşinden koşmayı unutuyoruz, onları hayatımızın bir parçası haline getirmeyi başaramıyoruz. Her gün sınıfta, sokakta, hayatın her alanında ve anında bu ideallerle çelişen ve bizi ikileme düşüren uygulamalarla karşılaşıyoruz, özellikle de bizim gibi baskının giderek şiddetlendiği toplumlarda bu maalesef kaçınılmaz. Ancak yanlışı bir başka yanlışla düzeltemeyiz: toplumdaki eşitsizliği, adaletsizliği, ayrımcılığı görerek “böyle gelmiş böyle gider, ben ne yapabilirim ki tek başıma?” diyerek ortadan kaldıramayız. Eğitimciler olarak bizler bu yanlışlara karşı mücadele etmeliyiz.

Bunlar çok süslü, görkemli laflar gibi geliyor kulağa ve bu yüzden de hiç gerçekleşmeyecek ya da gerçekleşmesi çok zor emeller, boş umutlar gibi hissediyorum ama aslında değil, sadece başlangıç noktamızı iyi oturtmamız gerektiği inancındayım. Bu noktada beni düşündüren, bu mücadeleci ruhu öğretmenlerimize nasıl aşılayacağız, böylesi bir sorumluluğu olduğu fikrini onlara nasıl kazandıracağız, bunu yapacak gücü nereden aldıklarını onlara nasıl göstereceğiz? Önceki söylediğime dönecek olursam, bir fanusun içinde kendi küçük dünyalarında bu tür adaletsizlik, eşitsizlik ve ayrımcılıklardan bihaber yetişen öğretmenlere farkındalık kazandırmanın, onları bu egemen ideolojiden ve statükodan kurtararak bağımsızlaştırmanın ve onları mücadeleci özgür ruhlar haline getirmenin yollarını düşünmemiz önemli. Bunu da ancak öğretmen eğitimi programları aracılığıyla yapabiliriz. Fakat bizim ülkemizde bu konuya öğretmen eğitimi programlarında pek fazla yer verildiğini söyleyemeyiz – en azından sistematik bir biçimde. Böylesi konular (özgürlük, eşitlik, hak, adalet, erdem, ayrımcılık gibi konular) bizde tabu gibi görülüyor, “dokunan yanar” mantığıyla konuşmaktan tartışmaktan kaçınıyoruz. Bu yüzden de kendini bu alanlarda geliştirmek öğretmenin bireysel sorumluluğu haline gelmiş durumda. Elbette ki bu konuda öğretmenin bireysel vicdani sorumluluğu var, ancak bu sadece bunu uygulamada. Öğretmene bu sorumluluğu kazandırmak ise öğretmen eğitimi politikalarının güdümünde olmalı diye düşünüyorum çünkü kendi hayat gayeleri içerisinde öğretmenler mesleklerini icra ederken bunların farkına varamayabilirler ve bu noktada bence kimse onları suçlayamaz. Bu sebeple, öğretmen eğitimi programlarımızda bu konulara muhakkak yer vermeliyiz, hem iyi bir toplumu oluşturan idealleri hem kendi toplumumuzdaki idealleri hem de var olan uygulamaları enine boyuna tartışmalıyız ve bunlar ekseninde öğretmenlerimize akıl, cesaret ve düşünme (yani sorgulama) becerisini aşılamalıyız ki Dr. Senese’in söyleşisinde belirttiği gibi onlar da öğrencilerine “akıl, cesaret ve düşünmeyi öğretmeyi vadedebilsinler”.



[1] Tozer, S. & Senese, G. (Y. Tezgiden, Çev.). (2015). Egemen ideoloji ve öğretmenin mesleki otoritesi. Eleştirel Pedagoji Dergisi, 39, 31-36.
[2] Mızıkacı, F. (2016). Prof. Guy Senese ile Türkiye deneyimleri ve eğitimin düşünsel temelleri üzerine söyleşi. Eleştirel Pedagoji Dergisi, 46-47, 39-50.

Sistematik Eğitim Programı - Yazar: Emine Kutlu


Bu haftaki yazıma öncelikle okumaları yaparken hissettiğim duyguları paylaşarak başlamak istiyorum. Eğitim programlarına ilişkin sistematik yaklaşımla ilgili metinleri okurken, özellikle de Null’un kitap bölümünü[1], ‘ne kadar da yüzeysel, soyut, donuk bir yaklaşım bu’ deyip hiç beğenmedim ve okudukça da sevmedim. Eğitimde, eğitim programlarında ve okullarda kıyaslama, diğerlerinden daha iyi olma, rekabetçilik gibi kavramların ön plana çıkarılması, etkililiğe ilişkin değerlendirmelerin sadece bu kavramlar üzerinden yapılması ve sorumluluğun ve hesap verebilirliğin (accountability) yine bunlar çerçevesinde ele alınması pek hoşuma gitmedi; işin açıkçası benim okul, eğitim ve eğitim programı anlayışımla pek örtüşmüyor. Neden böyle düşündüğüme gelecek olursak – tarihsel süreçte değişim yaşadığını ve sistematik yaklaşım içerisinde ayrışmalar olduğunu görüyoruz ama geneli itibariyle – bu sistem (i) eğitimi bir “iş (business)” veya “çözülecek bir problem (a problem to be fixed)” olarak görüyor ve eğitimin iş dünyası tarafından şekillendirilmesi gerektiğini söylüyor (ii) öğrenimin gerçekleştiği sosyal, politik ve kültürel bağlamı göz ardı ediyor, (iii) okula – ve eğitime – üretim yapan bir fabrika gibi bakıyor, (iv) öğretmenleri ve öğrencileri belli rollere hapsediyor: öğretmen sınırları belirlenmiş ve kendine verileni uygulayan bir teknisyen, öğrenci ise bireyselliğini ve özgünlüğünü bir kenara bırakıp kendine verilenleri alan ve bunun neticesinde tek tip bir “üretici” olarak sistemden çıkan bir ürün. Yani, eğitimi ve onun bütün bileşenlerini (bağlam, konular, öğretmen, öğrenci, idareci, vb.) dar ve sıkıştırılmış bir kalıp içerisinde ele alıyor. Tüm bu sebeplerden ötürü de bu sistem bana biraz yapay ve gerçeklikten uzak geliyor.

Ancak derste yaptığımız paylaşımlar ve tartışmalar neticesinde bu negatifliğimin biraz azaldığını söyleyebilirim – en azından “sistemli bir anlayışın” sağlayabileceği birtakım olumlu katkılar olduğunu görmemi sağladı. Örneğin, gözlem ve deneye dayalı bilimsel yöntemleri kullanarak yapılan çalışmalarla “en iyi işleyen” yöntem ve programların tespit edilmesi ya da Bobbitt’in iş analizi (activity analysis) yöntemiyle belli standartların oluşturulması gibi sistematik düşünmelerin eğitim bilimleri alanında ön plana çıkmasını sağlamış. Böylelikle program oluşturma/tasarlama işi sistematik bir hâle getirilmiştir: hedeflerin belirlenmesi, hedefe ulaşmak için plan yapılması ve yöntemin oluşturulması, sonuçların ölçülmesi, elde edilen verilerle hedeflerin karşılaştırılması, bunun neticesinde birtakım adımlar atılması gibi sistematik bir yaklaşım getirmiş. Bu yöntemi oldukça matematiksel ve gerçeklerden kopuk bulduğumu söylemek isterim ama derste de bahsettiğimiz gibi bu bazı kültürlerde eğitimin şekillendirilmesi ve belli bir düzeye ulaştırılması için iyi bir başlangıç olabilir. Bununla bağlantılı bir şekilde olumlu olarak yorumlayabileceğim bir diğer nokta, sistematik yaklaşımın – benim yeni bir paradigma olarak gördüğüm – “curriculum allignment” anlayışının ortaya çıkmasını sağlamasıdır. Sistematik yaklaşım eğitim sistemlerini ve programlarını “evrensellik” ve “genellik” boyutuna taşıyacak bir sistem geliştirilmesini ve program standartlarının oluşturulmasını (1. Sınıf okuma becerileri, 6. Sınıf sosyal bilgiler gibi) savunuyor ve bunlar gerçekleştikten sonra eğitim kurumlarının kendi sistemlerini ve programlarını bu oluşturulan standartlara yaklaştırmalarını (align etmelerini) bekliyor. Bu anlayışın bizim gibi kültür, sosyoekonomik düzey ve yerel olanaklar bakımından farklılık gösteren ülkelerde eğitimde genel çerçevenin belirlenmesi, öğretmen ve öğrencilere kılavuzluk etmesi ve eğitimde eşitliğin sağlanması açısından önemli bir noktada yer alabileceğini ve eğitim sistemini ve programlarını oluştururken göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum – tabii abartmamak kaydıyla.




[1] Null, W. (2011). Curriculum: From Theory to Practice. Rowman & Littlefield Publishers, Inc.

Liberal Eğitim Programı (2) - Yazar: Emine Kutlu


Liberal eğitim sistemini tartışmaya devam ettiğimiz bu haftada Peters’ın kitap bölümlerini[1] ele aldık ve liberal eğitime ilişkin sistemin kendi içinde var olan belirsizlikleri ve çelişkileri değerlendirdik. Bilgiye ve anlamaya (knowledge ve understanding) önem veren liberal eğitim sistemi bireyi çevreleyen sınırlılıkları ortadan kaldırıp onu özgürleştirmeyi hedefliyor. Bu bağlamda da öne çıkan üç özelliği var: “bilgi, bilgi için öğrenilmelidir” anlayışı, tek bir alana hakimiyetten ziyade disiplinler arası anlayışla bireyin çok yönlü (all-round) gelişimi ve dogmatik öğretim yöntemlerine karşı durarak bireyin otonom ve özgün (autonomous, authentic ve self-originated) olması. Günümüzde bunların her biri kendi içinde birtakım belirsizlikler ve çelişkiler barındırmaktadır. Eski Yunandaki liberal eğitim anlayışı içerisinde bu alanlar – belki – net bir şekilde açıklanabilirken günümüz eğitim sistemlerinde karşılık bulduğu anlamıyla liberal eğitimde bu alanlar tartışılmaktadır.

Öncelikli sorun bireyin ne amaçla bilginin peşinden koştuğuna ve hangi bilginin değerli olduğuna ilişkin ortaya çıkıyor. Liberal eğitim sisteminin temellerinin atıldığı eski Yunanda “okulda” eğitim alan bireyler seçkin, belli bir zümreye ait, muhtemelen yöneticilik gibi üst düzey görevlerde yer alacak, topluma liderlik edecek erkek bireylerdi ve bu bireylerin entelektüel gelişimleri için gerekli olan bilginin teorik/felsefi bilgi olduğu görüşü hâkimdi. Bu sebeple, birey ancak merak ve ilgi duyarsa bu bilgiye ulaşmak istiyordu ve insan aklını geliştiren bu kuramsal/felsefi bilgi değerli görülüyordu. Topluma liderlik edecek entelektüel bireyleri yetiştirmeyi hedefleyen liberal eğitimin “bilgi, bilgi için öğrenilmelidir” ve “kuramsal/felsefi bilgi uygulamaya yönelik bilgiden değerlidir” anlayışları o çağ için belki bir sorun teşkil etmiyordu ancak günümüzde bunların ne derece doğru olduğu sorgulanmaktadır. Bunun yanı sıra hangi bilginin bireyin entelektüel gelişimini sağlayacağı da tartışılmaktadır. Temel felsefesine baktığımızda liberal eğitim bireyin doğrunun peşinde koşmasını ve sorgulamasını sağlamakta, salt kuramsal/felsefi bilgiyi içermekte ve bu bağlamda bireyin entelektüel gelişimini hedeflemektedir, ancak günümüzün pragmatik dünyasında liberal eğitim verdiğini iddia eden okullarda ön plana çıkarılan bazı konu alanları yaşamda bir karşılık bulamadıklarından öğrenciler tarafından çoğunlukla “ilişkisiz, alakasız, havada ve hatta gereksiz” görülmekte ve dolayısıyla da eğitim hedeflerine ulaşılamamaktadır. Bu durum biraz da ikinci sorun alanına ilişkin. Liberal eğitim disiplinler arası bir yaklaşımla çok yönlü, entelektüel, sofistike bireyler yetiştirmeyi hedefliyor ancak hangi alanlar ön plana çıkmalı, bu alanları kim belirlemeli, bunların birbiriyle ilişkisi ne/nasıl olmalı, bu ilişkiyi kim kurmalı gibi sorular günümüzde yanıtsız kalmaktadır. Bu sorular da üçüncü sorun alanına işaret etmektedir. Autonomous, authentic ve self-originated bireyler yetiştirmeyi hedefleyen liberal eğitimde otoritenin – eğitim kurumlarının ve öğreticilerin – gerek konu alanlarının belirlenmesindeki etkisi gerekse bireyler üzerindeki etkisi (motivasyonları, birtakım inanç sistemlerinin farkında olmadan bile empoze edilebilecek olması gibi açılardan) günümüzde liberal eğitim sisteminin tartışılmasına yol açmaktadır.

Bu sorunlar çerçevesinde kendi görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Bugün bireyler yaşamlarının her anında bilgiyle donatılmış durumdalar ve bu bilgiye ulaşmak her geçen gün daha da kolaylaşıyor. Bireylerin ne amaçla okula gittiğinin ya da bilgiyi ne amaçla öğrendiğinin sınırlarını keskin çizgilerle çizmek günümüzde pek mümkün değil diye düşünüyorum. Tıpkı “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar?” hikayesinde olduğu gibi birey bilgiye merak ve ilgi duyduğu için mi ulaşmak istiyor yoksa bilginin peşinde kullanışlı (gündelik hayatta ve mesleki anlamda) olduğu için mi koşuyor, bireylerin öğrenme motivasyonları nedir, bunu bugünün öğrencileri nezdinde siyah-beyaz şeklinde belirlemek kolay değil. [Doç. Dr. Berna Aslan: Burada bireylerin mi yoksa sistemin mi liberal eğitim düşüncesinde etkili olduğunu iyi anlamak ve tartışmak gerekir.] Bazı konu alanlarında, durumlarda veya yaşantılarda biri diğerine kıyasla ön plana çıkabilir ancak ben her ikisinin de iç içe geçtiğini ve her bireyde her ikisinin de bulunduğunu düşünüyorum. Bu oldukça bireysel olan durumu şu yaş grubunda, şu bireylerde böyledir gibi genelleyerek bir sistem kurgulayabileceğimizi sanmıyorum. Hangi bilgi önemlidir sorusu çerçevesinde ele alacak olursam bir alanda uzmanlaşmaya yardımcı olacak uygulamaya yönelik bilgiler kadar bireyin çok yönlü gelişimini sağlayacak temel bilgileri (matematik, edebiyat gibi) ve metafizik bilgileri (politika, ahlâk gibi) de önemli buluyorum. Bu sebeple de “önemli bulduğu bilgi” bakımından eski Yunan felsefesine dayalı bir liberal eğitim anlayışının günümüz eğitim sistemlerinde tek başına varlık gösterebileceğini düşünmüyorum. Bunun yanı sıra liberal eğitimdeki otorite figürlerinin sistemi kurgulama ve yürütme açısından yetkinlikleri de kafamda soru işaretleri bırakıyor. Özellikle de öğretmenin farkında olmadan düşünsel anlamda birtakım kemikleşmelere (fixation) yol açabileceği ve dolayısıyla bireylerin “özgür düşünenler” olmalarına ket vuracağı endişesini taşıyorum. Eski Yunandaki liberal eğitim felsefesini kendi içerisinde tutarlı buluyorum ama günümüzdeki liberal eğitim anlayışının – temel felsefesine sadıkmış gibi görünse de – tam olarak neyi savunduğu net değil diye düşünüyorum. Sanki biraz diğer eğitim akımlarının sınırlarına girip onlardan bir iki özelliği bünyesine katmaya çalışıyormuş gibi görünüyor, bu yüzden de liberal eğitim sistemini incelerken “antik dönem liberal eğitim sistemi” ve “neo-liberal eğitim sistemi” gibi ayrımlar yapıp ele alsak daha iyi olur diye düşünüyorum. [Doç. Dr. Fatma Mızıkacı: Liberalizm, Liberal Eğitim ve Liberal Arts Programı kavramlarını ayırt edici ve birleştirici bir şekilde yeniden düşünelim. Yukarıdaki analizine dayanarak Liberal Eğitim çerçevesinde şu soruya da bakalım: Liberal Eğitim anlayışına sahip öğretmenler yetiştirebilir miyiz? Nasıl?]



[1] Peters, R. S. (Ed.). (2005). Education and the Education of Teachers. Routledge.

Liberal Eğitim Programı - Yazar: Emine Kutlu


Bu haftaki yazıma öncelikle şunu belirterek başlamak istiyorum. Bu haftaki dersimizde yaptığımız paylaşımlar ve tartışmalar benim için biraz akıl karıştırıcı oldu. “Okuduklarımı böyle yorumlamamıştım, anlamamışım ben galiba” dediğim noktalar oldu ve derste bu yüzden sessiz kaldım, kendi içimdeki karışıklığı toparlamaya çalıştım, aklımı kurcalayan soruların birkaçını da dersin sonunda sordum. Daha sonra tekrar notlarıma baktım, metinlere geri döndüm ve bu yazımı da bu aklımdaki dağınıklığı toparlama ve yansıtma çabası olarak yazıyorum.

Okuduğumuz metinlerden yola çıkarak liberal eğitimle birlikte yeni bir paradigma ortaya çıktığını görüyorum. Daha önceleri teknik bir bakış açısına sahip program geliştirme paradigmasından ve yeniden kavramsallaştırmayla ortaya çıkan programı anlama paradigmasından bahsetmiştik. Burada da üçüncü bir paradigmayı ele aldık: program oluşturma (program making). Bu paradigma sadece programı anlamaya çalışmıyor, uzlaşı ve karar vermeyle (deliberation) birlikte bir program oluşturmaya/ortaya koymaya çalışıyor. Bu uzlaşı ve karar verme aşamaları da bu yeni paradigmanın gerçek durumlarla ilişkili uygulamaya/pratiğe dayanan bir çaba (practical activity) olduğunu ortaya koyuyor.

Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum. Derste yaptığımız tartışmalar liberal eğitim anlayışı üzerine miydi yoksa politika ve ekonomi bağlamında kullandığımız liberalizm üzerine miydi çok net değildi. Zaman zaman ikisini karıştırdık ve konudan uzaklaştık gibi hissettim. Elbette ki siyasi ve ekonomi boyutuyla ele aldığımız liberalizm politikasının etkilerini liberal eğitimde görmek mümkün olabilir ancak ikisinin birbirinden farklı olduğunu düşünüyorum. Her ikisi de özgürleştirmeyi temel alıyor ancak birincisinde bireylerin ekonomik anlamda özgürleşmesi ve dolayısıyla rekabet önemliyken, ikincisinde bireyin düşünsel özgürleşmesi, çok yönlü, erdemli ve bilgili bireyler olması ve dolayısıyla da üst düzey bir entelektüel başarıya ve karakter gelişimine ulaşması ön plana çıkmaktadır. [Doç. Dr. Fatma Mızıkacı: Liberalizm, Liberal Eğitim ve Liberal Arts Programı konularını bir kez daha tartışmamız iyi olacaktır. Kafa karışıklığının bundan kaynaklandığını düşünüyorum.]

Liberal eğitimin tarihsel değişimine baktığımızda antik Yunanda yönetici sınıfındaki elitlerin ya da aristokratların eğitimi için bu sistemin ön plana çıkarıldığını görüyoruz. Liberal eğitimle birlikte toplumun lideri olan bu bireylerin akıl, mantık, bilgelik, muhakeme, öz disiplin gibi özelliklerinin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Daha sonra, Hristiyanlıkla birlikte, liberal eğitim anlayışında da değişme oluyor ve diğerlerine ek olarak inanç, umut, sevgi gibi yeni erdemlerin de liberal eğitimle birlikte kazandırılması hedefleniyor. Demokrasiyle birlikte devlet tarafından geniş kitlelere eğitim olanaklarının sağlanması ve herkese eşit eğitim anlayışının yaygınlaşmasıyla birlikte bu eski zamanlardan kalma elitist anlayıştan biraz uzaklaşılıyor ancak bu sefer de eğitim programlarının çerçevesi tartışılmaya başlanıyor: eski/antik ideallere bağlı liberal eğitim mi yoksa ekonomiye dayalı mesleki eğitim mi? Biri bireyi düşünsel anlamda özgürleştirip geliştirirken diğeri toplumsal açıdan ekonomiye daha fazla katkı sağlayacaktır. Ben günümüzde tercihin ikincisinden yana kullanıldığını düşünüyorum. Günümüzde eğitim programları (özellikle de alt kademelerde) daha çok bireyi bir mesleğe hazırlamaya yönelik oluşturulmaktadır – kesin, net bir biçimde ifade edilmese de nihai hedef budur. Liberal eğitimin izlerini ise yükseköğretim kademesinde görmek mümkün. Bu eğitim anlayışına sahip kurumlar çok yönlü, disiplinler arası bir eğitimle bireyin akıl, mantık, muhakeme, yansıtma gibi becerilerini geliştirerek zarif ve iyi eğitimli üst sınıfa ait (refined) bireyler yetiştirmeyi hedeflemektedirler. Aslında bir nevi antik Yunandan kalma elitist/aristokrat anlayışın günümüzde de devam ettiğini söyleyebiliriz. İkisini (liberal eğitimi ve mesleğe yönelik eğitimi) karıştırıp bir potada birleştirmek ve bunu sınıf ayrımına yol açmadan daha evrensel bir hale getirmek mümkün müdür, bu da eğitim programcıları olarak bizlerin üzerinde çalışması gereken sorulardır.

Schwab’la liberal eğitimin buluşma noktası da bu bağlamda üzerinde durmak istediğim bir nokta. Bence Schwab önerdiği deliberation (müzakere ve uzlaşı) yöntemiyle liberal eğitim anlayışını (biraz da olsa) üst sınıfa ait olmaktan çıkarmaya ve eski çağlardan beri gelen liberal eğitim anlayışının eksik kalan insani yönünü tamamlamaya çalışmış. Liberal eğitimle birtakım erdemler ön plana çıkarılmış ve bunların bireye kazandırılmasıyla bireyin düşünsel anlamda özgürleşeceği düşünülmüş ancak bu aşamalarda birey hep alıcı olmuş; bu özgürleşmeye katkı sağlayamamış (birilerinin seçtiği hedeflere yine birilerinin seçtiği materyallerle ve yöntemlerle ulaşmaya çalışmış). Schwab ise bireyin (kim olduğu fark etmeksizin) bu sürece katkı sağlaması gerektiğini savunuyor ve bunun ancak deliberation yöntemiyle gerçekleşebileceğini söylüyor. Yani salt bir ideolojiyle yola çıkıp programı bu ideoloji üzerine kurgulamaktansa, liberal eğitimin özgürleştirici yanını programın oluşturulması aşamasında kullanılması gerektiğini söylüyor (belki bu yöntemler liberal eğitim anlayışının evrenselleşmesi de sağlanabilir). Bu program oluşturma aşamasında da devreye birtakım ortak alanlar (commonplaces) giriyor. Her program anlayışında ortak olarak bulunan bu beş alan/unsur şunlardır: öğrenen, öğreten, konu alanı, (sosyal ve kültürel) çevre ve program oluşturma. Bunlara bir programda ne derece yer verildiği veya göz ardı edildiği programın planlanmasını ve uygulanmasını etkilemektedir. Liberal eğitimin çok yönlü olma, konuşma, düşünme ve uzlaşma becerileriyle ortaya çıkan çok seslilik özelliğinin program oluşturma paradigması çerçevesinde ele alınmasında her biri farklı deneyimlere sahip olan ve özgür düşünen olan bu beş ortak alana eşit yaklaşılması önem arz etmektedir. Bu noktada Reid’in oluşturduğu Program Haritası’na değinmek istiyorum. Bu haritada deliberation’ı orta noktada görüyoruz, ben bunu bir melting pot olarak görüyorum. Elbette ki hemen hemen her alanda olduğu gibi eğitim programlarıyla ilişkili olarak da farklı görüşlere/yaklaşımlara sahibiz ancak farklılıklarımızla birlikte dengede yaşayabilmek için – tıpkı derste bahsettiğimiz Yin Yang Felsefesinde olduğu gibi – konuşmaya, paylaşmaya, tartışmaya ve uzlaşmaya ihtiyacımız var.

Son olarak da derste değindiğimiz bir konuya ilişkin görüşlerimden bahsetmek istiyorum. Derste eğitim her şeyin çaresidir gibi bir yanılgı olduğundan ve değiştirici gücü olmadığından bahsettik. Bu görüşe kısmen katılıyorum, eğitimin sihirli değnek gibi hemen anında etki edip değişim yapabilecek ve bunu somut bir biçimde gösterebilecek bir gücü yok; eğitimin etkilerini ancak süreç tamamlandıktan sonra bireyin yaşamındaki izlerden yordayabiliyoruz. Yine de ben eğitimin bir çare olduğuna inanıyorum ancak tabii bu bugünümüze etki edebilecek bir çare değil maalesef. Bu yüzden eğitim planlaması yaparken bugünü değil ilerisini düşünerek adımlar atmak gerekli. Bugün atacağımız adımlar eğitim sistemine yama yapmak olacaktır ve ondaki sorunları ortadan kaldıracaktır belki ancak toplum nezdindeki sorunların (ekonomik, sosyal, vb.) hemen çözümüne bir çare olmayacaktır – bu zaman alan bir süreç ve böylesi bir değişim ancak eğitim yoluyla olabilir.

Yeniden Kavramsallaştırma Dönemi - Yazar: Emine Kutlu


Üçüncü haftamızda 1970’lerde yeniden kavramsallaştırma akımıyla birlikte Amerika’da eğitim programları alanındaki paradigma değişiminin ne anlama geldiğini ve bu değişimi tetikleyen unsurların neler olduğunu tartıştık. Alan yeniden kavramsallaştırılmadan önce eğitim programları hedef davranışların, amaçların, planlamanın ve değerlendirmenin ön planda olduğu bürokratik ve işlemsel program geliştirme paradigması çerçevesi içinde ele alınıyordu ve programa bir izlence (syllabus), yani öğretmenlerin ne öğretmesi gerektiğinin çerçevesinin ve sıralamasının yapıldığı bir kılavuz, gözüyle bakılıyordu. Ancak 1960’lardaki Amerika ve dünyada yaşanan politik ve sosyal gelişmeler ve Sputnik’in ardından Amerikan eğitim sistemine ve programlarına yapılan müdahaleler alanın tabiri caizse biraz silkelenmesine ve bu dominant yaklaşımdan sıyrılmasına yol açıyor. Artık eğitim programları sembolik bir kavram olarak ele alınmaya başlanıyor ve daha derinlere inerek tarihsel, politik, ırksal, cinsiyetçi, fenomenolojik, otobiyografik, estetik, teolojik ve uluslararası yönleriyle ele alarak programı anlama paradigmasına geçiş yapılıyor. Daha sofistike, kuramsal ve felsefî olan bu paradigma ile eğitim programlarının sorgulanması, derinlemesine incelenmesi ve çözümlemesi yapılarak programın odak noktasının ne olduğu diğer alanlar (siyaset bilimi, sosyoloji, vb.) aracılığıyla keşfedilmeye başlanıyor. Derste pek üzerinde durmadık ama 1970’lerde yaşanan bu yeniden kavramsallaştırma sürecinin ardından Amerika’da 2000’lerden günümüze uzanan süreçte yeniden kavramsallaştırma sonrası (post-reconceptualization) dönem yaşanmakta ve hâlâ oluşum halinde olan bu süreçte yeni programlar yeni jenerasyonun karşılaştığı durumlar ve yaşadığı deneyimler çerçevesinde ele alınmaya başlanıyor.

Yaptığımız okumalarda ve dersteki tartışmalarımızda benim dikkatimi çeken nokta yeniden kavramsallaştırma ile birlikte eğitim programlarının “sembolikleştirilmesi” oldu. Slattery[1] yazısında da belirttiği gibi okullar akışkan ve karmaşık bir yapıya sahiptir ve her okulun kendine ait bir kültürü vardır. Bu yapısı sayesinde okullar programı deneyimlerler. Eğitim programlarını program geliştirme paradigması çerçevesinde ele aldığımızda okulların bu dinamizmini ve bağlamını göz ardı etmiş oluyoruz ve hepsine aynıymış/tekmiş gibi yaklaşıyoruz – ki böylesi bir yaklaşımla programın ne işe yaradığını ve bireyde ne gibi bir değişiklik yaptığını anlamak oldukça zor. Öte yandan, programı anlama paradigması çerçevesinde eğitim programlarını incelediğimizde, programın bireyler üzerindeki etkisini ve yansımasını çözümlemeye çalışıyoruz ve bunu yapabilmek için de programın belli bir kesitine (örneğin, cinsiyet eşitliğine) odaklanıyoruz. Bu durumda da eğitim programını, ele aldığımız boyutuyla (örneğin, toplumsal cinsiyet) bireyin yaşantısında ne olup bittiğinin sembolik bir gösterimi olarak değerlendiriyoruz. Yani, yeniden kavramsallaştırma öncesi somutlaştırılan, teknik çerçevesi çizilen ve takip edilmesi gereken bir kılavuz olarak görülen eğitim programını daha soyut bir kavram olarak ele alıp birey ve deneyimleri ekseninde çözümlemeye ve anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Bizim derste tartıştığımız ve Bümen ve Aktan’ın[2] makalesinde belirtildiği gibi biz de ülkemizde eğitim sistemimizi etkileyen pek çok içsel ve dışsal krizlerle karşılaştık ve hâlâ da karşılaşmaya devam ediyoruz. Ancak bizde Amerika’da yaşandığı gibi bir yeniden kavramsallaştırma döneminin gerçekleştiğini söylemek pek mümkün değil.  Eğitim programlarıyla ilgilenen araştırmacılarımız hâlâ yöntem ya da prosedürlerle ilgileniyorlar, eğitim programlarını belli başlı modeller (örneğin, CIPP) çerçevesinde değerlendiriyorlar. Elbette ki programa asla böyle yaklaşılmamalı demiyorum ancak bu tür çabaların programı oldukça yüzeysel ve matematiksel – yani teknikleşmiş ve formüle edilmiş bir şekilde – ele aldığını düşünüyorum ve ortaya çıkan sonuçların birbirinin aynısı ya da çok benzeri olduğunu ve bunların ne programı ne de öğrencilerde bıraktığı etkiyi tam anlamıyla anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum.

Araştırmacılarımızın yeniden kavramsallaştırma gibi akımlara uzak kalmasının ve eğitim programlarını program geliştirme paradigması çerçevesinde teknik boyutuyla ele almasının iki önemli sebebi olduğunu düşünüyorum: eğitim sistemimiz üzerinde söz sahibi olmayışları ve programı başka boyutlarıyla ele alabilecek kadar donanımlı olmayışları. Ülkemizde eğitime ilişkin atılan adımlarda maalesef akademinin bir varlık gösterebildiğini göremiyoruz. Ne politikacılar kendilerini sisteme dahil etmek için bir adım atıyor ne de kendileri güçlü bir şekilde varlık göstererek sisteme yön verebiliyor. Eğitim sisteminin oluşturulması ve sisteme yön verilmesi bağlamında etkisiz eleman gibi görünen akademinin yeniden kavramsallaştırmadan uzak kalması kaçınılmaz diye düşünüyorum. Ayrıca eğitim bilimleriyle ilgilenen araştırmacılarımız (akademisyenler ve öğrenciler dahil olmak üzere) eğitim programlarını yeniden kavramsallaştırma çerçevesinde ele alabilecek yetkinliğe sahip değiller maalesef. Bunu yapabilmeleri için eğitim bilimlerinin yanı sıra felsefe, siyaset bilimi, sosyoloji gibi pek çok farklı alanda da yeterli bilgi birikimine sahip olmaları bunun için de çok okuyup çok etkileşimde bulunmaları gerekli. Ancak pek çoğumuz kendi çalışma alanımıza ilişkin okumalarımızı bile doğru düzgün yapmıyoruz, kendimizi yeterince geliştirmiyoruz. Dolayısıyla, yeniden kavramsallaştırma bizim zihnimizde bir “şema” olarak kalıyor ve uygulamaya geçmiyor. Eğitim Programları Anabilim Dalını (ABD) bu teknik yapıdan kurtarmak için lisansüstü eğitimin yeniden şekillenmesi gerektiğine inanıyorum. Mesela, anabilim dalımıza liberal arts education gibi bir sistem getirilebilir ve bu sistem çerçevesinde felsefe, hukuk ve siyaset bilimi, sosyoloji gibi insan ve toplum bilimlerini içeren diğer bilim dallarıyla iş birliği yapılarak temel (core) dersler oluşturulabilir veya bu alanlar bilimsel hazırlık kapsamında öğrencilere sunulabilir. Böylece bu alanlarda gerekli bilgi ve becerileri kazanmamız ve farklı alanlardan insanlarla iletişime geçerek farklı bakış açıları geliştirmemiz sağlanabilir. Aklıma gelen bir başka öneri de şu – tabi bu biraz uç noktada: Eğitim Programları ABD’de lisansüstü eğitim almak isteyen adaylara yukarıda bahsettiğim diğer alanların birinde eğitim görme zorunluluğu getirilebilir. Buna benzer bir sistem oluşturarak bu alanlara ilişkin gerekli bilgi ve beceri donanımını sağlarsak Bümen ve Aktan’ın makalesinde yer alan ve Apple’ın öne sürdüğü diğer alanlardan birtakım kavramları ödünç alma ve ithal etmeyi (ss. 1130) daha bilinçli ve yüzeysel olmayan bir biçimde yapabiliriz diye düşünüyorum.

Son olarak da derste yaptığımız Okul Öncesi Programına ilişkin tartışmaya kısaca değinmek istiyorum. Hem bu alanın dışında olduğumdan hem de kendi yaşantımda bunları henüz deneyimlemediğimden bu okullardaki durumdan pek haberim yoktu açıkçası. Ancak bireyin yaşamındaki en önemli dönemlerden biri olan okul öncesi döneminin böylesi bir “başıboşluk” – yani plansızlık ve denetimsizlik – içinde olması üzücü gerçekten. Bu konuda Eğitim Programları ve Okul Öncesi ABD’deki akademisyenlerin ortak bir çalışma yürüterek bu alana yönelik bir örgütsel yapı oluşturmaları gerektiğini düşünüyorum, böylece – iki alanın iş birliğiyle – bu alana yönelik boşluklar doldurulabilir, daha anlamlı bir eğitim yaşantısı kurgulanabilir.



[1] Slattery, P. (2006). Curriculum Development in the Postmodern Era. Taylor & Francis.
[2] Bümen, N. T., & Aktan, S. (2014). Yeniden kavramsallaştırma akımı ışığında Türkiye’de eğitim programları ve öğretim alını üzerine öz-eleştirel bir çözümleme. Kastamonu Eğitim Dergisi, 22(3), 1123-1144.

Currere Metodu - Yazar: Emine Kutlu


İkinci haftamıza ilişkin okumalar ve derste yaptığımız paylaşımlar beni iki konu hakkında düşünmeye sevk etti. Birincisi, eğitim programı ne demekti? Derste üzerinde konuştuğumuz bir ayrım (eğitim programı ve öğretim programı arasındaki fark ya da ilişki) beni oldukça etkiledi. Kendi içimde bir ayrıma gittiğimde eğitim programı kavramını soyut bir olgu olarak değerlendirirken öğretim programını daha somut olarak ele alıyorum. Benim nazarımda eğitim programı şu soruların yanıtını içeren bir sistemin bütünüdür: Eğitim nedir? Altında yatan felsefe nedir? Bireyi, toplumu ve okulu nasıl görüyoruz ya da nasıl ele alıyoruz? Aralarındaki ilişki nedir? Öğretimi ne/hangi amaçla yapmak istiyoruz? Bu amacı gerçekleştirmek için ne öğretmeliyiz? Öğretim programını ise bu sistemle oluşturduğumuz rotaya ulaşmak için takip edeceğimiz yolları ve sistem içerisinde yer alan katılımcıların (öğretmen, öğrenci, veli, idareci gibi) bu yolculuktaki rollerini belirlediğimiz bir şablon olarak görüyorum.

Kavramsal, teorik bir olgu olarak zihnimde yer eden eğitim programı maalesef sadece akademisyenlerin ve politika düzeyindeki idarecilerin ele aldığı ve üzerinde uğraştığı bir olgu/kavram olarak kalıyor; sistemin içinde ve temelinde yer alan öğretmen, öğrenci, veli, idareci gibi paydaşlara çok uzak bir olgu gibi görünüyor ve onların önceliği olarak yer almıyor. Bu paydaşların, özellikle de öğretmenlerin, daha somut olan ve sonucunu hemen gözlemleyebildikleri ve müdahalelerde bulunabildikleri öğretim programını önemli ve öncelikli görmelerini anlıyorum ve bir noktaya kadar haklı da buluyorum ancak paydaşların o öğretim programının takip ettiği sistemin bütününü yani eğitim programını kavramadan sadece öğretim programını takip edip üzerlerine düşen görevleri yerine getirdiklerinde bir ülkedeki eğitimin tam anlamıyla başarıya ulaşacağını düşünmüyorum. Bu sebeple öğretmen eğitiminde konu alanına ve pedagojiye ilişkin derslerin yanı sıra eğitim programı olgusuna ve var olan eğitim sistemine yönelik bir dersin olması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca, meslekteki öğretmenlerle de zaman içerisinde yapılan sistem değişikliklerinin (eğitim programı ve öğretim programı düzeyinde) detaylıca paylaşılması ve hizmet içi eğitimlerle öğretmenlerin değişen eğitim programına daha iyi uyum sağlamalarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örnek verecek olursam “yapılandırmacı” eğitim anlayışına geçiş sürecinde ve sonrasında yaşanan sıkıntıların bir kısmının bu konunun göz ardı edilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. [Doç. Dr. Fatma Mızıkacı: Eğitim programı ve öğretim programının birleştiği yer/nokta neresidir? Bu soruya uygulamaya bakarak cevap verebilirsin, ancak teorik düzeyde nasıl bir cevap vermek gerekir?]

Eğitim programıyla ilgili kafamı kurcalayan bir diğer nokta da derste sarf edilen “yazılı eğitim programı yok aslında” ifadesi oldu. Bu durumun alana ve programın pratikteki uygulayıcılarına fayda sağladığını düşünmüyorum. Özellikle de bizim gibi bilgi üretmekte ya da teori ortaya koymakta sıkıntı yaşayan ülkelerde bu durum, kaçınılmaz bir şekilde eğitim hayatını zorlaştırıyor. Yazılı bir eğitim programımızın olmayışı bizi ister istemez eğitim programını öğretim programıyla eş değer tutmaya ya da daha kötüsü eğitim programını 20. yüzyıl öncesindeki anlayışla “konular listesi” ya da “izlence” kavramları ile ele almaya itiyor. Eğitim sistemimiz maalesef akademik disiplinleri öğretmekten, öğrencileri testlerde başarılı olmaya zorlamaktan ve “kendilerinden” (ilgi, eğilim, yetenek, vb. bakımından) bihaber bir biçimde iş hayatına atılarak bilinçsizce sermayeye katkı sağlayacak bireyler yetiştirmekten öteye geçmiyor. Akademi mensupları olarak bize düşen öncelikle geçmişten günümüze Türk Eğitim Sistemini dikkatlice inceleyerek geçmişten günümüze eğitim programı anlayışımızı ortaya koymak, toplumumuzun dinamiklerini ve içinde bulunduğu bağlamı dikkatlice değerlendirmek, bugünümüze ve geleceğimize ilişkin eğitim programımızı politika uygulayıcıları, akademisyenler ve diğer paydaşların katılımıyla gerçekleşecek çalıştaylarda belirleyip yazılı metin haline getirmektir. Sonrasında ise bu yeni eğitim programına göre öğretim programımızı düzenlemeli ve hizmet öncesi ve hizmet içi öğretmen eğitimi programlarımızla programının uygulayıcıları olan öğretmenleri öğretime hazırlamalıyız.

Bu görüşümde derste üzerinde durduğumuz ve beni düşünmeye sevk eden diğer bir konu etkili oldu: Pinar’ın currere anlayışı. Bireyin kendi varoluş deneyimlerini temel veri kaynağı alarak otobiyografik bir yolculuğa çıktığı, geçmişini ve yarınını analiz edip bugünüyle sentezlediği ve kendini çözümlediği currere metodunu belli bir olgunluk düzeyine ulaşmış pek çok kişinin çok farkında olmadan uyguladığını düşünüyorum. Bu metodu uygulamanın sadece bireylere (öğrencilere ya da öğretmenlere) değil daha geniş çapta uygulanarak bütün eğitim sistemine katkı sağlayacağına inanıyorum. Bu zamansal geçişler, öz değerlendirmeler ve deneyimlerimizi ele alırken ortaya koyacağımız eleştirel bilinçlenme, düşünsellik ve bilgelik hem birey bazında kendimizi hem de ülke bazında eğitim anlayışımızı ve programımızı daha iyi anlamamıza/anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Currere metoduyla eğitim programını oluştururken bu süreçte kuracağımız zamansal ve bağlamsal diyaloglar, bireyin eğitim hayatı boyunca ne öğrendiğini görmemizden ziyade eğitimin bireyde ne gibi değişiklikler oluşturduğunu ve onda ne tür izler bıraktığını görmemizi sağlayacaktır. Bu, eğitim sistemimizi/programımızı politikanın elinden kurtarmamıza yardımcı olacaktır, ve böylece, kültür ve bağlam gibi daha kapsamlı ve sağlam dayanakları olan bir eğitim programı oluşturmamız kolaylaşacaktır. [Doç. Dr. Fatma Mızıkacı: Currere ile curriculum bir arada olabilir mi?]