Müzakereci Eğitim Programı - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Dersimiz kapsamında müzakere yaklaşımını ve bu yaklaşımda öne çıkan temsilcileri konuştuk. Derste öğrendiklerimle zihnimdeki bilgileri ilişkilendirerek bu haftanın bende bırakmış olduğu izlenimleri aşağıdaki gibi özetleyebilirim.

Müzakere, hukuk alanında sık bulunan bir terimdir. İnsanlar,  müzakerenin seçim konusu olduğunu ve bunun toplumsal bir süreç olduğunu bilirler. Eğitim programında müzakere yaklaşımında problemler ve çözümü önemlidir. Problemlerin ahlaki, pratik ve sosyal nitelikte olması tercih edilmektedir. Müzakere eğitim programı yaklaşımının önde gelen isimlerinden biri olan William A. Reid'in sözleriyle, “müzakereci model, eğitim programı problemlerini ahlaki pratik problemler olarak görmekte ve çözüm yöntemlerinin pratik yöntemlerle olması gerektiğini önermektedir. Sistem, bireysel deneyim, radikal eylem ve problem çözme yerine, müzakere geleneği iyi bir eğitim programı oluşturma merkezinde yer almaktadır. Bu gelenek, diğer dört gelenek tarafından yapılan katkıları kabul eder, ancak onların bazı noktalarda eksik kaldığını belirtir.

Reid’in görüşlerinde üç konuya ağırlık verildiği görülmektedir. Birincisi Reid “evrensel liberal eğitim” anlayışının eğitimde ulaşılması gereken amaç olduğunu ifade etmektedir. İkincisi, Reid programın hem bir kurum hem de bir uygulama olduğunu vurgular. Programları tıp, siyaset ve kimya gibi diğer kurum / uygulamalarla karşılaştırır. Üçüncüsü, Reid ahlaki felsefenin önemli olduğunu vurgular.  Reid, “tartışmanın” aksine “müzakerenin”,  program oluşturmaya yön vermesi gerektiğini savunuyor. Müzakerenin amacı, pratik bir soruna yaratıcı bir çözüm bulmak iken, tartışmanın amacı bir tartışmayı kazanmak ve bir kişinin karşı taraf üzerinde üstünlük kurmasıdır. Ona göre müzakere yöntemi programa hayat verir. Müzakereci gelenekte, program oluşumu herhangi bir grup, kişi tarafından “kontrol edilemez” devam eden bir aktivitedir. Günlük pratik problemlerin çözülme yöntemini, “müzakere” veya “pratik akıl yürütme” olarak adlandırılmaktadır. Buradaki amaç mevcut çözümler için entelektüel süreçlerdir. Reid, teorik bilginin üretilmesi yoluyla programdaki problemlerinin çözülemeyeceğini ifade eder. Bunun yerine, programlarda teori ve pratik arasında bağ kurulmalıdır. Düşünme konusunda, Reid “prosedürel” ve “pratik problemler” arasında ayrım yapar ve programdaki problemlerinin ikinci kategoriye ait olduğunu savunur. Reid, müzakereci bir yaklaşımla sistematik bir yaklaşımın karşıtlığını savunuyor: Hedeflere göre planlamayı destekleyenler, programların prosedürel bir problem olduğunu söylerler. Programdaki problemlerin, prosedürel olarak çözülebileceklerini reddeder ve bunlara yönelik çözümlerin, araçların ve amaçların etkileşimli olarak değerlendirilmesiyle bulunması gerektiğini savunur. Reid’in anlayışı, ahlaki felsefeyi ve program oluşumunu bir araya getirme şeklidir. “Gerçekler” ile “değerler” arasında keskin bir ayrım yapan sistematik bir görüşten farklı olarak, müzakereci gelenek programı değer yüklü bir faaliyet olarak görmektedir. Bilginin ahlaki ve entelektüel yönlerini vurgulayan bu yaklaşım liberal eğitim anlayışının doğasında vardır. Liberal eğitim anlayışında bireylerin sosyal, ahlaki ve entelektüel yönlerinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır.

Westbury, tüm öğrencilere hem liberal hem de pratik olan bir programın öğretilmesi gerektiğine inanmaktadır. Westbury'ye göre öğretmenler ve programcılar, öğrencilerin karakterini şekillendiren kişilerdir. Westbury müzakere yöntemi ve didaktik arasında benzerlik olduğunu ifade etmektedir. Her ikisinde de öğretmenlerin, öğrencileri için ahlaki ve entelektüel rol model kişiler olarak görüldüğünü savunmaktadır. Ayrıca, öğretim planının sınıfa başarılı bir şekilde yansıtılmasını savunur. Westbury sistematik programları eleştirir, programların daha zengin bir yapısının olduğunu savunmaktadır. Program oluşumunda, ahlaki ve entelektüel bilginin önemli olduğunu belirtir. Bunun için de teori ve pratiğin bütünleştirilmesini önerir.

McKeon retoriğe önem vermektedir. İnsanlar “retorik” ifadesini, birinin söylediği ile yaptıkları arasında bir ayrım yapmak için kullanırlar. Ancak McKeon'a göre retorik, özgürleştirici bir programın kalbinde yer alıyor. McKeon bize retoriğin ikna, seçim ve eylem hakkında olduğunu hatırlatır. Retorik sanatının uygulayıcıları, insanları doğru yargıda bulunmaya, bireyleri ve toplulukları adil bir şekilde hareket etmeye ve iletişim, buluş ve yargılama becerilerini kullanarak sorunları çözmeye ikna eder. Retorik bilim adamları, sanatlarını çevreleyen belirsizliği kabul ederler. Retorik, bu nedenle McKeon'un zihnindeki en yüksek sanatlardan biridir. Retorik, “üretkendir”. Retorik sanatında iyi eğitim görmüş bir kişi aynı anda birçok şeyi yapma yeteneğine sahiptir. McKeon “buluş” ve “yargılamanın” vazgeçilmez olduğunu savunuyor. Bilim, akıl, etik, felsefe ve retoriğin hepsi, müzakere sürecine katkıda bulunan pratik ve üretken sanatlar olarak bir araya gelirler. Bu nedenle müzakere ve retorik sanatlar arasında keskin bir çizgi çizilemez.

Joseph Schwab, program alanında bir paradigma değişimini gerçekleştirmiştir. Program alanının, bilgi üretimine yönelik teorik uğraşlardan uzaklaştırması gerektiğini ve bunun yerine seçim ve eylemi vurgulayan pratik disiplinler üzerinde dikkatini yoğunlaştırması gerektiğini savundu. Öğrenciyi ahlaki olarak şekillendirmek amacıyla Schwab tüm bilgi formlarını bütünleştiren bir hümanistti. Schwab eklektik sanatların kullanılmasını önerir. Teorik ve pratik arasındaki ayrımının ötesinde, her iki ucun birbirini etkilediğini ve kesişim noktasının müzakereyi oluşturduğunu savunmaktadır. Schwab, programcıların pratik sanatları somutlaştırmasını istemektedir, böylece onlar evrensel liberal eğitimi başarma çabalarında etkili bir güç haline gelebilirler. Schwab’a göre, müzakere kusursuz bir dünya içinde program oluşturma sürecinin gerçekleştiğini kabul eden derin bir insan faaliyetidir.

Bu konudaki düşüncelerimi şu şekilde özetleyebilirim. Okullarda uygulanan programların teori ve uygulamayı birleştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Eklektik bir anlayışla hazırlanan programların daha verimli olacağını düşünüyorum. Her iki ucun kesişme alanı müzakereyi oluşturmaktadır. Müzakere yaklaşımı hem gerçekleri hem de değer yargılarını içeren koordineli süreçler ve pratik akıl yürütme süreçlerine odaklanır. Bu bağlamda salt nesnel bilgilerin öğretilmesi yerine öğrencilerin entelektüel becerilerinin de gelişmesi sağlanır. Sorgulama yönleri gelişmiş, rasyonel düşünebilen, problem çözebilen ve neden sonuç ilişkisini rahatlıkla kurabilen öğrencilerin yetişmesinin toplumumuz için yararlı olacağını düşünüyorum.  Müzakere programlarıyla bu becerilerin öğrencilere rahatlıkla kazandırılabileceğini düşünüyorum.

Radikal Eğitim Programı (2) - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Bu hafta Paula Freire’nin “Diyaloğun Pedagojisine Giden Yol” kitabını okuduk. Kitabı çok beğenerek okudum. İyi ki okumuşum diyebileceğim sayılı kitaplar arasında yer almaktadır. Bu haftanın bende bırakmış olduğu izlenimleri aşağıdaki gibi özetleyebilirim.

Freire, orta sınıf ailenin bir çocuğu olup Recife kentinde doğmuştur. Ailesi 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı döneminde zor dönemler geçirmiş ve bu durum dünya görüşünün şekillenmesini sağlamıştır. Hayatı boyunca geri kalmışlığın eğitime nasıl yansıdığını göstermeye çalışmıştır. Eserlerinde ezilmiş, baskı altına alınmış toplumların içinde bulundukları durumları açıklamaya çalışmıştır. Özellikle okuma yazma çalışmalarında geliştirdiği yaklaşımı, toplumsal dönüşüm ve baskı biçimlerinin anlaşılmasında öncülük etmiştir. Bu bağlamda Freire’nin okuryazarlık ve halk eğitimi anlayışı, toplumsal eşitlik için halk örgütlenmesi olarak düşünülebilir. Freire’ye göre eğitim siyasetten bağımsız olarak düşünülemez. Ona göre biri eğitimde yansızlıktan söz ediyorsa aslında egemen olandan yana olduğunu ifade etmektedir. Freire’nin eserleri özgürlük ve eşitlik temelinde gelişen eğitim kuramlarına esin kaynağı olmuştur. Eserleri incelendiğinde diyalog, bankacı eğitim sistemi, sessizlik kültürü, praksis gibi kavramları görmek mümkündür. Freire’nin asıl amacı insan olmanın ne anlama geldiğini ve insanileşmiş dünyanın nasıl kurulacağını gösterebilmektir.

Freire’ye göre geleneksel eğitim baskıcı ve otoriterdir. Ona göre geleneksel eğitim, egemen sınıfların ezilen gruplar üzerinde sağladığı kontrol aracıdır. Bu eğitim anlayışı insanların bilinçlerini kontrol ederek yaratıcılık ve eleştirel düşünmeleri önündeki en büyük engeldir. Freire geleneksel eğitim anlayışını bankacı eğitim modeli olarak isimlendirmektedir. Bankacı eğitim sistemi insanın yabancılaşmasına neden olmaktadır. Bireyler yabancılaşmanın etkisiyle düşüncelerini açıklayamaz hale gelir. Freire bu kişilerin baskın grubun etkisi altında kalarak, bir anlamda bilincini dışarıda bırakarak, sürü psikolojisi halinde hareket ettiğini belirtmektedir. Ona göre bu durum sessizlik kültürüyle açıklanmaktadır. Sessizlik kültürü kaderciliğe, boyun eğmeye ve var olan durumu sorgulamadan kabullenmeyi ifade etmektedir. Freire 1960’lı yıllarda Brezilya’da yetişkinler için okuma yazma kurslarını organize etmiştir. Amaç ezilenlerin farkındalıklarını geliştirerek kendi bilinç düzeylerinin eleştirel bilinç düzeyine ulaşmalarını sağlamaktır. Bu durumu “üretken sözcükler” ile aşmaya çalışıyordu. Ona göre sözcük diyaloğun ve yaratıcılığın temelidir. Üretken sözcüklerle, insanların yapıcı bir varlık ve kültür içinde kendi potansiyellerini görebilmeleri için onlara yol göstermeye çalışıyordu. Öğrenme ortamlarını ise “kültür çemberleri” şeklinde organize etmişti. İnsanların diyalog kurmalarına ve farklılıkları anlamalarına yardımcı olmayı amaçlamıştı. Böylece kişiler sözcüklerin karşılık geldikleri anlamları anlayabiliyor ve bunları hayatlarında kullanabiliyordu. Aslında bu anlayış bana ilerlemeci eğitim anlayışını anımsatmaktadır. Kişilerin öğrenmeleri hayatla iç içe ve deneyim üzerine şekillendirilmiştir. Buradaki amaç özgürleştirici eğitim ortamını oluşturmaktı.

Freire’ye göre özgürleştirici eğitim geleneksel eğitimin karşısında şekillenen bir eğitimdir. Kişilerin pasif alıcılar olmasına, ezbere dayalı öğrenmesine neden olan geleneksel eğitimin panzehri ise diyalog ve praksisti. Freire diyaloğun insanların varoluşsal bir ihtiyacı olduğunu düşünür. İnsanların yaşamları ve deneyimleri üzerine düşünmeleri için diyalog sürecinin eğitimde olması gerektiğini savunur. Çünkü diyaloğu ortadan kaldırmak insanların eylem yapma ve düşünme hakkına ihlal etmektir. “Praksis” ise pratik ile ilgilidir, ancak pratik sözcüğünün anlamını aşar. Praksis deneyimin sürekli olarak sorgulanmasını gerektirir. Yani toplumsal dönüşüm için eylem ve düşünce arasındaki diyalektik praksisi oluşturmaktadır.

Bu konudaki görüşlerimi şu şekilde özetleyebilirim. Bana göre eğitimin amacı Freire’nin de belirtmiş olduğu gibi özgürleştirmek olmalıdır. Eğitimi kültürden bağımsız olarak düşünemeyiz. O halde nasıl bir toplum, kültür hayal ediyorsak eğitimdeki uygulamalarımızın da birbiriyle tutarlı olması gerektiğine inanıyorum. Eğitimin toplumlardaki eşitliği, özgürlüğü, adaleti geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak o zaman sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirebiliriz. Eğitim ortamlarında sessizlik kültüründen ziyade diyaloğun olması gerektiğini düşünüyorum. Freire’nin de belirtmiş olduğu gibi diyalog yoluyla öğrencilerin varoluşsal benliklerinin geliştirilmesine olanak tanınmaktadır. Öğrencilerin varoluşsal gelişimlerine uygun olmayan eğitim ortamlarının çok da sağlıklı olacağını düşünmüyorum. Eğitimde amacımız bana göre eleştirel bilinci geliştirmek olmalıdır. Çünkü yetiştirdiğimiz öğrencilerin kendileriyle yabancılaşmamış olması gerekir. Sorgulama yeteneğine ve üretme becerilerine sahip bireyler sayesinde toplumların gelişeceğine inanıyorum. Yapılan eğitimlerin günlük hayatta da yer bulmasının daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Freire’nin görüşlerinde ilerlemeciliğin, varoluşçuluğun ve yeniden kurmacılığın etkilerini görmek mümkündür. Bir anlamda eklektik bir bakış açısına sahiptir. Düşüncelerinin ve uygulamalarının eğitim sistemlerine aktarılabileceğini düşünüyorum. Özellikle okuma yazma çalışmalarının ülkelerdeki yetişkinler için düzenlenen okuma yazma kurslarına örnek olabilecek özelliklerinin olduğunu düşünüyorum.

Radikal Eğitim Programı (1) - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Dersimiz kapsamında radikal eğitim programı ve temsilcileri, ortak alanlar (commonplace), radikal programların güçlü ve eksik yanları hakkında konuştuk. Dersimizin verimli geçtiğini düşünüyorum. Derse yönelik izlenimlerimi aşağıdaki gibi özetleyebilirim.      
  
Radikaller, sistematik ve varoluşçu eğitim programcıların aksine çalışmalarını politik görürler. Sistematik programcılara göre program nesneldir. Ancak radikal yaklaşımcılar programla siyaseti ayrılmaz bir bütün olarak görürler. Apple’ a göre “programlar tarafsız bir bilgi topluluğu değildir. Her zaman bir geleneğin, meşru bir grubun bilgi vizyonunun bir parçasıdır”. Radikalcilere göre  programlardaki değişikliklerin her zaman eşitliği göz önünde bulundurması gerektiği, hatta bu amaca ulaşmanın büyük bir değişim ya da devrimci eylem anlamına geldiği düşünülmektedir. Bu düşünürlere göre hemen her okulun programı azınlık öğrencileri aşağılık pozisyonunda tutma ve aynı zamanda ayrıcalıklı öğrencileri daha ön plana çıkarma durumundadır. Apple, program çalışmalarının eşit olmayan toplumlarda sınıf ilişkilerinin kültürel ve ekonomik yeniden üretimi inceleyebildiği bir alan sağladığını belirtmektedir. Bu yüzden program çalışmalarını ırk, sınıf ve cinsiyet analizi perspektifi olarak görmektedir. Bu görüşü benimseyenler sosyoloji, ekonomi, fenomenoloji ve nitel araştırma yöntemlerini kullanarak okulların bir sınıf okulu haline nasıl geldiğini incelemeye çalışırlar.

Özelikle Freire geleneksel eğitimi bankacı eğitim modeli olarak değerlendirerek bu eğitim anlayışını eleştirir. Geleneksel eğitim uygulamalarını bir bankada yapılan işlemlere benzeterek, eğitimi “ tasarruf yatırımı” olarak ifade eder. Öğrenciler “yatırım nesneleri”, öğretmenler ise “yatırımcıdır”. Geleneksel eğitim anlayışıyla eğitime negatif bir anlam yüklendiğini belirtmektedir. Ona göre bankacı eğitim modeline alternatif “problem tanımlayıcı” eğitim modeli olması gerektiğidir. İnsanlar bu sayede dünyayı eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirebilecek, demokratik ortamda kendi benliklerini bulabilecektir. Freire ve diğer radikal kuram temsilcileri pedagoji, eleştirel teori kavramları üzerine odaklanırken eğitim programı oluşturmayı ikinci plana atmaktadır. Okulların eşitsizliği nasıl ürettiklerinin ardındaki sosyolojik temelleri anlamaya çalışırlar. Program oluşturmadan kaçınmalarının bir başka sebebi de teoloji (erek bilim) ya da nihai bir sonucun varsayılmasıdır. Radikaller nihai uçlarla tartışmakla nadiren ilgilenirler. Reform ve dönüşüm gibi geniş terimleri kullanmayı tercih ederler. Onlara göre toplum sürekli değişim içindedir, bu yüzden nihai sonlarla uğraşmak zaman kaybı olarak düşünülür.

Radikal kuram temsilcileri içerisinde ön plana çıkan isimlerden Apple ise, Neo-Marksist bir görüşe sahiptir. Neo- Marksist görüşe sahip yazarlara göre ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik hayatta etkin ve baskın olan yapı ve görüşler okulun ve sınıfın örtük programını oluşturmaktadır. Apple örtük program ve öğretmenlerin rolü üzerinde durmuştur. Apple’a göre okullarda öğrencilere verilen bilgi ve uygulamalar, onların ailelerinin sosyo-ekonomik statülerine göre şekillenmektedir. İşçi, azınlık, diğer düşük statüden gelen öğrencilere sınıflarda dakiklik, temizlik, otoriteye saygı gibi değerler öğretilirken; üst statüden gelen öğrencilere açık görüşlülük, problem çözme gibi beceriler öğretilmektedir.

İlerlemeci ve varoluşçu programlarda bireylere verilen önem radikal eğitim programlarında eleştiri unsuru olarak kabul edilmektedir. 1930’ların başlangıcında Büyük Buhran’ın başlamasıyla zor anlar yaşanmıştır. İlerici eğitim derneğinin (PEA), aşırı bireye önem vermesi nedeniyle ekonomik çöküşe katkıda bulunduğuna inanıldı. Çocuk merkezli felsefe çocuğu merkeze yerleştirirken, öğretilmesi gereken konuları geri plana attı. Programların yurttaşlık hedeflerini azaltmış ve bunun yerine öğrenci isteklerine yerine getirmeye odaklanmıştır. PEA’nın yeni bir yönelime ihtiyacı olduğu savunuldu. Bu bağlamda toplumların yeniden şekillenmesi gündeme gelmiştir. Bu durumun ise öğretmenlerle değiştirilebileceğine inanıldı. Ortak alanlar içerinde öğretmen en önemli öge haline gelmiştir. Apple, Freire, Rugg ve Counts öğretmenlerin toplumdaki gücünü savunan kişilerdir. Ulusları sosyal yönden yönlendirme becerilerine sahip olan kişilerin öğretmenler olduğu kabul edildi. Öğretmenlerin hem sınıflarında hem de toplumlarda entelektüel gelişimi sağlaması gerektiği savunuldu.

Bu konudaki görüşlerimi şu şekilde özetleyebilirim. Radikal kuram temsilcilerinin de savunduğu gibi, toplumlarda öğretmenlerin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir toplumun gelişmiş toplum düzeyine ulaşmasında öğretmenlerin yeri inkar edilemez bir gerçektir. Öğretmenler sayesinde toplumlarda kendine yetebilen, özgür düşünebilen, üretici ve değer yargılarına sahip, vatan sevgisi olan bireyler yetiştirilebilmektedir. Öğretmenler toplumların değişimini sağlayan önemli kişiler arasında yer almaktadır. Diğer bir katıldığım nokta ise örtük programların okulların resmi programlarına yansıması ve etkilemesidir. Örtük programlarla resmi program arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu bağlamda okullarda uygulanan programların her kesime hitap eden ve demokratik ilkeler doğrultusunda hazırlanması gerektiğini düşünüyorum.

Varoluşçu Eğitim Programı / Null Program - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Dersimize Muzafer Sherif’in sosyal psikoloji alanında yapmış olduğu deneyi izleyerek başladık. İnsanın var olma nedenleri temele alınarak oluşturulacak grupların, ortak amaçlara ulaşmak için yaptıkları etkinliklerde daha başarılı olduğu sonucuna ulaştık. Dersin devam eden saatlerinde Flinders ve Eisner’in, “null curriculum”  bölümlerini inceledik. Güzel ve verimli bir hafta olduğunu düşünüyorum.

Eisner tüm okulların temelde üç programı olduğunu iddia etmektedir: Açık (explicit), örtük (implicit), ve ihmal edilen (null). Esiner açık programı eğitsel hedeflerin gerçekleştirilmesi için düzenlenen dersler olarak ifade etmektedir. Matematik, Fen Bilimleri, İngilizce, Sanat ve Beden eğitimi gibi dersleri ifade etmektedir. Programda ulaşılmak istenen amaçlar ve çıktılar açıkça belirtilmektedir. Örtük program ise yazılı bir program değildir. Okul içerisinde yer alan iletişim biçimleri, okulun atmosferi, değerler, kültürel tutum gibi pek çok ögeyi içerisinde barındıran geniş bir kavramdır. Bir anlamda açık(resmi) programın dışında kalan, ancak öğrencilerin öğrenmeleri üzerinde çok etkili olan bir programdır. Örtük program, okulda günlük yaşantıların bir parçası olan programdır. Eisner ihmal edilen programı ise çok yönlü bir kavram olarak ifade etmektedir. Mevcut programları temsil eden tam bir listeye mevcut olmadan ihmal edilen programın sınırlarının belirlenmesinin zor olacağını düşünmektedir. İhmal edilen program içerisinde özellikle entelektüel süreçlerin ve belirli konu alanlarının yer aldığını belirtmektedir.

Eisner, okulların eğitim programları ile her şeyi öğretemediğini kabul eder. Eğitimsel açıdan yararlı olanların seçilerek programlarda yer aldığını ifade eder. Ancak öğretilemeyen şeylerin öğretilenler kadar önemli olduğunu belirtmektedir. Eisner okul içerisinde ihmal edilen muhtemel konuların ekonomi, hukuk, psikoloji ve antropoloji gibi konu alanları olduğunu söyler. İhmal edilen program bir disiplin içinde yer alan alt alanlardan da oluşabilir. Eisner, Biyoloji programlarında atlanan evrim konularını ya da Tarih derslerinde nadiren bilim tarihine önem vermesini atlanan spesifik alt boyut olarak değerlendirmektedir. Değerler, tutumlar ve duygular gibi ihmal edilen ögeleri entelektüel süreçlerin bir alt boyutu olarak görmektedir. Esiner ve Flinders ihmal edilen programın önemsenmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar. Eisner varoluşsal eğitim programları içerisinde önemli kişilerden biridir. Öğrenme ortamlarında sadece zihinsel becerilerin geliştirilmesinden ziyade öğrencilerin duygusal yönlerinin, değer yargılarının ve entelektüel süreçlerin de geliştirilmesini savunmaktadır. Öğrencilerin beş duyusunun da geliştirilmesine yönelik eğitimlerin yapılması gerektiğini savunur. Ancak ihmal edilen programlarının içeriğine bakıldığında entelektüel becerilerin, değerlerin ve duyuşsal süreçlerin yer aldığı görülmektedir. Bu açıdan Eisner, okullarda ihmal edilen programların incelenmesinin gerekliliğini vurgular.

Genel olarak şu şekilde yorum yapabilirim. Bana göre resmi program ne kadar önemliyse örtük program da o kadar önemlidir. Resmi programın ve örtük programın birbirinden kopuk olmayan programlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü ahlaki değerler, davranış biçimleri, tutumlar, düşünme becerileri gibi toplumumuz için önemli olan pek çok şey örtük programla şekillenmektedir. Ayrıca öğrencilere sadece bilişsel kazanımların kazandırılmaya çalışılmasından ziyade duyuşsal ve psikomotor becerilerin de kazandırılması gerektiğini düşünüyorum. Öğrencilerin gelişimlerinin bir bütün olduğu düşünüldüğünde her üç alanın da önemli olduğunu düşünüyorum. İlerleyen süreçlerde eğitim düzeyi yüksek olup değer yargıları yönünden zayıf bireylerin yetiştirilmesinin toplumumuzu olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Eğitimde niceliğe verilen önemin niteliğe de verilmesinin daha yaralı olacağını düşünüyorum.

Pragmatik Eğitim Programı / Varoluşçu Eğitim Programı - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Dersimiz kapsamında John Dewey’in “Deneyim ve Eğitim” kitabına ve varoluşçuluğa ilişkin tartışma yaptık. Kitaba ilişkin bizi en çok etkileyen bölümler hakkında görüşlerimizi belirttik. Dersin diğer haftalarda olduğu gibi verimli geçtiğini düşünüyorum.

“Deneyim ve Eğitim” kitabının ilk bölümü “geleneksel eğitime karşı ilerlemeci eğitim” bölümüdür. Eğitimin, tarihsel gelişime bakıldığında temelde iki görüşle şekillendiğini söylemek mümkündür. Geleneksel ve ilerlemeci eğitim. Geleneksel eğitimde asıl amaç belirlenmiş bilgi ve becerileri öğrencilere kazandırarak onları geleceğe hazırlamaktır. Geçmiş amaç olarak görülmekte, evrensel ve kültürel bilgilerin öğrencilere aktarılması gerekmektedir. Bu durum sorgulama olmaksızın itaat yoluyla, kitaplarda yazılan salt bilginin öğretimiyle gerçekleştirilmektedir. Dewey bu konuda, “geleneksel eğitimde bir felsefe olmadan da eğitimin yapılabileceğini” düşünür. Çünkü geçmişten getirilen bilgiler sıradanlık içerisinde bir öğretmenin doğrudan aktarmasıyla mümkündür. İlerlemeci eğitim anlayışında ise bireyselliğin ön planda olduğu, dışarıdan disiplin uygulama yerine düşünce ve hareket özgürlüğünün olduğu, öğrencilerin yararlı bilgileri deneyim yoluyla öğrenmesi gerektiği savunulur. Dewey’e göre deneyim iki boyutludur. İstenilen, doğru deneyimin olacağı gibi istenilmeyen deneyimin de oluşabileceğidir. Önemli olan öğrencilerin geçirdiği deneyimleri olumlu deneyimlere dönüştürerek deneyimlerin transfer edilebilirliğini sağlamaktır. Bu durumda, öncelikle olumlu deneyimleri kazandırmada sorumluluk sadece öğretmene mi düşmelidir? sorusunu cevaplamamız gerekir. Bana göre informal öğrenmelerin çoğunlukla gerçekleştirildiği aile ve çevreye de önemli sorumluluklar düşmektedir. Çocukların okulda ve ailede geçirdiği deneyimler arasında etkileşim sağlanmalıdır. Aslında Dewey’in de demek istediği tam olarak budur. Deneyimin ölçütleri olarak devamlılık ve etkileşimden bahsetmektedir. Dewey’in üzerinde durduğu bir başka konu ise toplumsal denetimdir. Denetim toplumsaldır, toplum içerisinde görülmektedir. Sınıfı düşündüğümüzde toplumsal denetimi sağlayan öğretmen, aileyi düşündüğümüzde anne ve babadır. Denetim kaynağının otoriter ve baskıcı tutumu karşımıza çıkabilir, eğitimde bu istenilen bir şey midir? Eğer istenilmeyen bir durum ise nasıl engellenebilir? şeklinde sorular karşımıza çıkabilir. Dewey’in de belirttiği gibi öğretmen ve ailelerin sahip olduğu denetim kaynağını otoriter bir güç olarak kullanmaması gerektiğidir. Otorite, gücünü bireylerin ortak çıkarları doğrultusunda kullanmalı ve davranışlarında keyfilik ve adaletsiz tutumlardan kaçınmalıdır. Dewey’in üzerinde durduğu bir başka konu da düşünme ve hareket özgürlüğüdür. Çocuklara özdenetim becerileri kazandırılarak onların düşünme ve muhakeme becerilerini özgürce geliştirmelerini savunmaktadır. Ayrıca ilerlemeci eğitimde güdü ve istek çok önemlidir. Öğretilecek materyalin bu bağlamda deneyim yoluyla kazandırılması önemlidir. Dewey ayrıca geçmişin amaç haline getirilmemesini; geçmişin bir araç olduğu bu sayede şimdi ve geleceğin daha kolay anlaşılabileceğini savunmaktadır. Bu görüşü currere metodu ile ilişkilendirebiliriz. Currere metodunda da geçmiş olmadan şimdi, şimdi olmadan gelecek vurgulanamaz.

Dewey’in geleneksel eğitime ve ilerlemeci eğitime ilişkin görüşleri bana Freire’nin görüşlerini anımsatmaktadır. Freire göre mevcut şekliyle geleneksel eğitim bireylere bilinçli bir yaşam sunacak dayanaklardan yoksundur. Freire, geleneksel eğitim uygulamalarını “bankacı eğitim” modeli olarak adlandırır. Öğrenciler pasif alıcılar olarak düşünülmekte ve kendilerine öğretilen bilgileri dönüşüm ve yaratıcılık olmaksızın kabul etmektedir. Freire bankacı eğitim modeli yerine “problem tanımlayıcı eğitim modelini”önermektedir. Demokratik ortamda öğrencilerin kendi kişiliklerini oluşturabilmelerini savunur. Dewey’in de belirttiği gibi düşünce ve eylem özgürlüğünü savunmaktadır. Bu durum “öğretmenin otorite kaynağından ziyade öğrenciyle aynı rolde olmasıyla” gerçekleştirilir. Bu temel düşünce de varoluşçuluk felsefesinin zeminini oluşturmaktadır.

Varoluşçuluğa göre eğitim programı kişisel bir yolculuk olarak görülür. Öğrencilerin kişisel özgürlüğüne ve kendi potansiyelleri doğrultusunda gelişmelerine olanak tanınır. Eğitim programı bir bireydir, toplumsal oluşum değildir. Sistematik düşünürler programın temel bileşenlerini planlama, oluşum, verimlilik olarak görürken varoluşçulukta bireysellik ön plandadır. Alfie Kohn, Maxine Greene, Elliot Eisner, G.Stanley Hall, William Heard Kilpatrick varoluşçuluk perspektifini temsil eden kişilerdir.

Alfie Kohn eğitim programı standartlarının, rekabetin ve hesap verilebilirliğin çağdaş eleştirmenlerinden biridir. Ona göre bu eğilimler okullara zarar vermektedir. Önemli olan öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Öğretmenlerin öğrencilerin öğrenmesini yönlendiren rehberler olmaları gerektiğini savunur. Özellikle konular oluşturulurken gelecekteki mesleklerin ya da toplumun ihtiyaçlarından değil, çocukların ilgi ve güdülerinden yararlanılması gerektiğini düşünür. Öğretmen süreçte esnek ve tolerans sahibi olmalıdır. Öğrencilerin rekabet ortamından ziyade, işbirliği içerinde birbirinin öğrenmesine yardım eden bir topluluğun parçası olarak düşünülmesi gerektiğine inanır. Öğrencilerin süreçte öğrenme sorumluluklarını kendileri almadıkça istenilen öğrenmelerin gerçekleşemeyeceğini savunur.

Maxine Greene’e göre insan doğası, bireysel seçimlerin ürünüdür ve çevreden etkilenir. Greene’in insan doğasına bakış açısı Rousseau ile benzerlik göstermektedir. Çocukların mükemmel doğduğunu ancak toplumun onları yozlaştırdığını savunur. Greene’e göre eğer eğitimciler çocukların orijinal mükemmel hallerine dönebilirlerse toplumun daha iyi olacağıdır. Yaratıcılık duygularının geliştirilmesi için çocukların kusurlu kurumlardan korunması gerektiğini ve saf doğanın etkisi ile kendi benlikleri içerisinde yetiştirilmesi gerektiğini savunur. Greene’e göre öğrenme şiirsel yaşamla sonuçlanan yoğun duygusal bir harekettir.

Eisner güzel sanatların insan deneyimini hissettirmek için en zengin yolu sunduğunu savunur. Eğitimde sadece Matematik, İngilizce gibi düşünme becerilerini geliştiren derslerin öğretilmesinin yetersiz olduğunu, öğrencilerin yaratıcılıklarını, iletişim becerilerini geliştiren müzik, dans, tiyatro gibi etkinliklerle deneyim geçirmesi gerektiğini savunur. Bu bağlamda oluşturulacak eğitim programları sadece zihinsel süreçleri içeren değil duygusal yönü de geliştiren özelliklere sahip olmalıdır. Tüm bilgilerin deneyimden kaynaklandığına, bilgi ve becerilerin beş duyudan kaynaklandığına inanır. Bilgi ve deneyim arasında ayrım yapmaz. Ona göre her öğrenci eğitim programını farklı algılayacaktır. Bu yüzden tüm öğrencilerin aynı deneyime sahip olmasını beklemek yerine  “çok düzeyli” deneyim geçirmelerine olanak tanımak daha doğru olacaktır. Eisner’in bu görüşü Gardner’ın çoklu zeka kuramıyla benzerlik göstermektedir.

G. Stanley Hall çocuğun gelişimine odaklanmaktadır. Hall “çocukların zihinlerinin içeriklerini”, yani hangi konuların öğrencilerin gelişim aşamalarına uygun olarak öğretilmesi gerektiğini belirlemeyi amaçladı. Ona göre doğru zamanda doğru bilgilerin öğretilmesi verimliliği artıracaktı. Öğrencilerin bilgileri öğrenmesi için gerekli ön bilgilerin ve kritik zamanın önemli olduğu vurgulandı. Öğrenmenin istenilen nitelikte gerçekleşebilmesinin yolu öğrencilerin sahip olduğu ön bilgilerin farkında olunmasıdır.

William Heard Kilpatrick proje temelli öğretiminin eğitimde yararlı olacağını ifade etmektedir. Proje tabanlı öğretim ile öğrencilerin daha kalıcı ve anlamlı öğrenmeler gerçekleştireceğini savunmaktadır. Öğrencileri harekete geçiren, fiziksel, duygusal, sosyal ve beş duyuya hitap eden projelerin kullanılmasının yararlı olduğu belirtilmiştir. Kilpatrick eğer elmalarla ilgili bir tema seçildiyse, “öğrencilerin elmalarla ilgili bir kitap okuyacağını, sonra elmaları tadacağını, bir elma bahçesini ziyaret edeceğini ve son olarak da elmalı turta yapacağını” ifade etmektedir.

Varoluşçuluğu, eğitime yansımaları açısından değerlendirdiğimde genel olarak şu şekilde özetleyebilirim. Günümüz eğitim sistemlerinde de öğrencilerin ilgi, ihtiyaç ve ön öğrenmeleri dikkate alınarak uygulamalar yapılmaktadır. Öğrenme için kritik zamanın olduğu kabul edilmekte ve öğrencilerin gelişim aşamalarına uygun öğretim programları hazırlanmaktadır. Özellikle ilkokul çağındaki öğrencilerin somut işlemler döneminde olduğu düşünüldüğünde sınıf öğretmenleri öğrencilerin beş duyusuna hitap edecek öğretim ortamları oluşturabilmektedir. Okullarda öğrencilerin yaratıcılıklarını geliştirmek amacıyla drama, resim, halk oyunları, müzik alanlarında etkinlikler düzenlenmektedir. Ancak felsefenin savunduğu “her öğrenciye ayrı bir öğretim programı hazırlama” fikrinin eğitim sistemlerinde tam olarak gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Bu durum varoluşçuluğun eleştiri noktalarından biridir. Başka bir eleştiri noktası ise programın yapı taşlarından öğrenci çok ön plana çıkarılırken öğretilmesi gereken temel konuların geri planda kalmasıdır. Bu bağlamda Schwab’ın programda yer alması gereken ortak alanlar arasında denge kurulması fikrinin daha uygun olacağını düşünüyorum.

İnovasyon ve Eğitim - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Yaratıcı düşünme, benzerlerinden farklı düşünmek ve orijinal fikirler üretmektir. Eğitim sistemimize bakıldığında 1924-2004 yılları arasındaki program kazanımlarında “yaratıcılık” kavramı yer almaktadır. 2004 yılı sonrasında “yenilikçi düşünme” kavramı kullanılmaya başlanmıştır.  İnovasyon ise yaratıcılığın ticari ustalıkla birleşmesidir. Bir anlamda yeni şeyler üretme ve yapmadır. Radikal ve artırımsal inovasyon olarak temelde ikiye ayrılmaktadır. Radikal inovasyon maddi ve manevi değer yönü olan ilk buluştur. Artırımsal inovasyon ise ilk buluşun üzerine bir şey ekleme, genişletmedir. Ülkemizde radikal inovasyon örneği olarak “Köy Enstitüleri” verilebilir. Radikal ve artırımsal inovasyon türlerinin ürün, hizmet, süreç, organizasyonel ve deneyim alanında olmak üzere beş alt kategorisi bulunmaktadır.


+Ürün alanında inovasyon: Farklı ve yeni ürünün geliştirilmesidir.
+Hizmet alanında inovasyon: Yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş hizmet yaklaşımıdır. Örnek olarak Mustafa Güzelgöz’ün kütüphaneyi halkın ayağına götürmek amacıyla eşeği ile köylere hizmet vermesi gösterilebilir.
+Süreç alanında inovasyon: Var olan yöntemlerin iyileştirilip daha fazla geliştirilmesidir. Eğitim alanında daha çok bu inovasyon türünün etkileri görülmektedir.
+Organizasyonel alanda inovasyon: Yeni çalışma ve iş yapma yöntemlerinin geliştirilmesidir. Tıp alanında jigsaw yönteminin kullanılması örnek olarak verilebilir.

+Deneyim alanında inovasyon: Kişinin, öğrencinin, müşterinin, hastanın kendini özel hissetmesini sağlamaktır.

Bu konudaki düşüncelerimi şu şekilde özetleyebilirim. Eğitim sistemimizde okullarda yaratıcılık ve inovasyonun yerleştirilmesi ve geliştirilmesinde öğretmenlere önemli sorumluluklar düşmektedir. Öğretmenlerin önemli modeller olduğu düşünüldüğünde sınıf içi ve sınıf dışı uygulamalarda yaratıcı düşünme becerilerine ilişkin davranışlarda bulunması öğrencilerin de hayatlarında yenilikçi düşünme becerilerini kullanabilmelerini kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda özellikle öğretmenlerin bu yönlerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapılabilir. Kulüp çalışmaları ve etkinlik köşeleri ile hem öğretmenler hem de öğrenciler yaratıcı yönlerini geliştirerek yeni ürünler ortaya çıkarabilirler. Bu amaçla öğretmenlere hizmet içi eğitim uygulamaları ile kendilerini geliştirme imkanları tanınabilir. Eğitim politikaları geliştirilirken yaratıcılık ve inovasyon kavramlarının geliştirilmesine yönelik uygulamalar yapılabilir. Çünkü sorgulayan, yaratıcı düşünen, eleştiren ve kendini sürekli geliştiren öğrencilerin geliştirilmesi öğretmenlerin bu kavramları hayatlarına nasıl aktardıklarıyla bir anlamda yakından ilişkilidir.

Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Derya Acar Başeğmez

Prof. Dr. Guy Senese ile tanışmanın büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Ders esnasında aldığım notlar farklı makaleleri okumama öncülük etti. Thomas Hobbes, J.J. Rousseau ve Freire’nin görüşlerini bu sayede daha iyi anlayabildiğimi düşünüyorum.

Thomas Hobbes’a göre insan doğası gereği bencil ve kötü duyguları içinde barındıran varlıktır. Sosyal iletişim konusunda bazı kusurları vardır. Ayrıca insanlar doğuştan eşit varlıklar olarak dünyaya gelir ve bu durum sürekli devam eden çıkar çatışmalarına neden olur. Ortaya çıkan durumda ise insanlar sürekli mutsuzdur. Bu durumdan kurtulabilmenin yolunu ise insanların haklarından vazgeçerek bir iktidar altında yönetilmesi gerektiği ile açıklar. Böylece insanların üzerinde bir güç oluşacak ve kargaşa, güvensizlik, savaş ve mutsuzluk durumlarının ortadan kalkacağını belirtir. Devletin gerekliliğine inanır ve insanların tüm haklarından vazgeçerek bir otorite altında yönetilmelerini, yani mutlak gücün gerekliliğini savunur. Thomas Hobbes bu durumu 1651 yılında yazdığı “Leviathan” kitabında da vurgulamaktadır. Kitabın kapağında bir elinde kılıç diğer elinde asa bulunan ve başında taç olan bir figür bulunmaktadır. Aslında bu figürle bir anlamda devletin vazgeçilmez iki özelliği olan güç ve otoriteyi sembolleştirmiştir. Hobbes’ a göre devletin her türlü yasayı yapmaya ve güç kullanmaya hakkı vardır. Prof. Dr. Guy Senese’in de belirttiği gibi Hobbes o dönemde krala yakınlığı ile bilinmektedir. Latince ve Yunanca temel eserler ve demokrasi gibi kitapların o dönemde üniversitelerde okutulması sonucunda öğrencilerin kendini yönetenlere karşı çıkacağını düşünmektedir. O dönemin şartları düşünüldüğünde özellikle İngiltere karışıklık içindedir. Thomas Hobbes, belki de o dönemin sıkıntılarının güçlü bir otorite ile düzelebileceği düşüncesinden yola çıkarak bu kadar katı bir görüşe sahiptir.

J.J. Rousseau’ya göre, insanlar “doğal yaşama” döneminde eşittirler ve bu eşitlik ise insanlara doğa sayesinde sunulmaktaydı. Ancak “bir toprak parçasının etrafı çitle çevrilince” yani başka bir deyişle mülkiyet anlayışı ortaya çıkınca eşitsizliğin temelleri atılmaya başladı. Rousseau ise bu eşitsizliğin ortadan kaldırılabilmesinin yolunu toplum sözleşmesiyle açıkladı. Eşit ve adil toplumların oluşabilme yolunun toplumsal sözleşme ile gerçekleşebileceğine inandı. İnsanların yasalarla eşit kalabileceğini savundu. İnsanların iradelerin ve özgürlüğünün gerekliliğine inandı. Toplum sözleşmesi ulus devlet olgusunun temellerini oluşturdu. Egemenlik anlayışı oluşmaya başladı. Rousseau’nun görüşleri ise Prof.Dr.Guy Senese’in de belirttiği gibi Fransız Devrimi’nin temellerini oluşturdu. Ülkemize bakıldığında ise anayasalarda “mili egemenlik” anlayışı yer almaktadır. Prof.Dr. Guy. Senese’in de belirtiği gibi Cumhuriyet’in ilanı ülkemizde bir devrime neden olmuştur ve milli egemenlik anlayışı, halk iradesi, eşitlik vurgulanmaya başlanmıştır.

Hobbes’ın ve Rousseau’nun görüşleri karşılaştırıldığında özellikle özgürlük açısından birbirine zıt olduğu görülmektedir. Hobbes insanların bir otorite altında yönetilmesi gerektiğini savunurken Rousseau ise insanların özgürlüğünü vurgulamaktadır. İnsanların en önemli varlıklarının özgürlük ve eşitlik olduğunu belirtmektedir. Prof.Dr.Guy.Senese’in de belirtiği gibi ülkemizde daha hümanistik bakış açısının bulunduğu ve eğitim anlayışımızda da daha çok Rousseau’nun etkilerinin görüldüğü söylenebilir.

Freire toplumsal yaşamın amacını dünyanın insanileştirilmesi ile açıklar. Freire ezilenlerin, kaybettiği insanlık mücadelesini başlatmasını savunur. Ancak bunu yaparken kendilerini ezenleri, ezmemeleri gerektiğini belirtir. İnsanlığın özgürleşmesi gerektiğini düşünür. Böylece ezen ve ezilen insan profilinin ortadan kalkacağını ve insanların özgürleşebileceğini savunur. Ezilenlerin ezenlere itaat etmesi ve bu durumu kabullenerek değiştirmeye çalışmamaları durumunu “sessizlik kültürü” olarak adlandırır. Bu durum ona göre bireyin sürü haline gelmesi ile açıklanır. Freire bir anlamda Rousseau’nun da belirtiği gibi insanların özgürleşmesi gerektiğini savunur. Bu görüşleri Hobbes’ın görüşlerinden farklılık göstermektedir.

Prof. Dr. Guy Senese eğitimci olarak toplumsal ideallerimizin özgür ve eleştirel düşünebilmek, yazabilmek, verimli insan olmak, tolerans sahibi olmak, sosyal sorumluluk duygusu taşıyabilmek, laiklik ve problem çözebilme becerilerine sahip olmak gerektiğini belirtmiştir. Bu konuda benim düşüncelerim de benzerlik göstermektedir. Toplumlarda eğitimcilere ciddi sorumluluklar düşmektedir. Kaliteli bir eğitim sonucunda toplumun ve bireyin beklentileri arasında köprü kurulabileceği düşüncesindeyim. Eğitim sayesinde toplumlarda eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramların oluşabileceği düşüncesindeyim.

Sistematik Eğitim Programı - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Sistematik eğitim programı anlayışında eğitimin bir iş olduğu ifade edilmektedir. Okulları ve öğrencileri fabrikalar, öğretmenleri ise verim artırmak için çalışan işçiler olarak görmektedir. Sistematik düşüncenin açık bir örneği “No Child Left Behind (NCLB)” olarak düşünülebilir. Bu sistemde eğitim programı, bir antibiyotik veya bir aşı gibi ilaca benzetilebilir. Hangi eğitim programının etkili olduğu bilimsel çalışmalar ve gözlemler yoluyla belirlenmeye çalışılmaktadır. Ortak veri sistemleri oluşturularak, öğretmen yeni yapılan araştırmaları takip etmekte ve oluşturulan dönütler sonucunda programı uygulayarak verimliliği artırmaktadır. Odak noktası öğretmenin kullandığı öğretim yöntemleri ve teknikleri haline gelir. Amaç sistem verimliliğin artırılması olarak görülmektedir. Benim bu konudaki düşüncelerim şu şekildedir: Bana göre eğitimde okul ve öğrenciler fabrikalar, öğretmenler ise işçiler olarak düşünülmemelidir. Günümüzde öğretmenlerin ve öğrencilerin birlikte öğrenenler konumunda olduğu söylenebilir. Teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte süreçte eğitim alanında pek çok yenilik yapılmaktadır. Günümüz koşullarına yetişebilmek ancak öğrencilerin ve öğretmenlerin yeniliklere açık olmasıyla, eleştirel ve yansıtıcı bakış açısına sahip olmasıyla mümkündür. Ayrıca eğitim programlarının her şeyi tedavi eden ya da düzelten bir süreç olarak değerlendirilmesinin çok da mümkün olmadığı düşüncesindeyim. Eğitim programları dinamik bir yapıya sahiptir. Ayrıca her öğrencinin özelliklerinin birbirinden farklı olması nedeniyle, aynı programın her öğrenci üzerinde aynı etkiye sahip olamayacağı düşüncesindeyim. Ancak yapılan bilimsel çalışmaların takip edilmesi ve ortaya çıkan dönütler sonucunda yapılacak çalışmalarla eğitimin kalitesinin artacağını düşünüyorum.

Bobbitt, eğitim programını iş analizlerine yönelik hazırladı. Toplumda mesleğin en iyi işçilerinin gözlemlenerek programların oluşturulması gerektiğini savundu. Bobbitt’e göre konu iki yönlüdür: İnsan doğası ve yetişkinlerin sosyal aktiviteleri. Bobbitt’in bu görüşü, zamanın sürekli değiştiği, geleceğin meslek profillerinin şu anın becerileriyle belirlenemeyeceği, bu bakış açısının yetersiz olduğu şeklinde eleştiriler almıştır. Ülkemizde 2005 öncesinde özellikle hedef-davranışların belirlenmesi aşamasında iş analizinin etkileri görülmektedir. 2005 sonrasında ise hedef- davranış anlayışından kazanım belirleme anlayışına geçilmiştir. Charters’ın eğitim programı görüşleri Bobbitt’e benzer. Ancak Charters, Bobbitt’in aksine öğretmen eğitim programı üzerinde odaklanmıştır. İş analizi yöntemini öğretmen programlarına uyarlamıştır. Bilgi ve kullanışlılık arasında keskin bir ayrım yapar. Amacımızın yararlılığı açıkça kabul etmemizden kaynaklandığını savunur. Bu açılardan bakıldığında Charters’ın görüşlerinde, ilerlemeci eğitim felsefesinin görüldüğü söylenebilir. Tyler ise 1949 yılında yayımladığı “Eğitim Programları ve Öğretimin Temel İlkeleri” adlı kitapta, program geliştirme çalışmaları yapacak kişilerin, eğitim yaşantıları nasıl etkin hale getirilebilir ve hedeflere ulaşılıp ulaşılamadığının nasıl belirlenmesi gerektiği soruları üzerinde durmaları gerektiğini belirtmiştir. Olası genel amaçların belirlenmesinde birey, toplum ve konu alanını kaynak olarak belirler. Günümüzde bu kaynaklara ek olarak doğa alanı da eklenmiştir. Belirlenen olası genel amaçlar eğitim felsefesi ve öğrenme psikolojisinden geçtikten sonra kesinleşmiş öğretim amaçları olarak belirlenir. Günümüzde ise bunlara ek olarak eğitim ekonomisi ve eğitim sosyolojisi eklenmiş, öğrenme psikolojisi ise eğitim psikolojisi içerisinde yer almaktadır. Öğrenme yaşantısının seçimi, düzenlenmesi ve değerlendirme üzerinde durur. Aslında buradan da anlaşılacağı gibi Tyler’ın sistematik bakış açısı vardır. Bloom taksonomisi ile bu görüş desteklenir. Günümüzde ise özellikle bilişsel hedeflerin belirlenmesi aşamasında Bloom taksonomisinden yararlanılmaktadır. Bu bağlamda Bobbitt, Charters ve Tyler’in eğitim sistemimizi belirli dönemlerde etkilediğini düşünüyorum.

Liberal Eğitim Programı (2) - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Liberal eğitimin birinci yorumuna göre zihnin, bilgi ve anlayışına yönelik gelişimi mesleki ve faydacı amaçlardan yararlanılarak açıklanamayacağına ilişkin görüştür. Bu görüşe göre insanın en değerli varlığı akıldır. Aklı geliştirmek için teorik bilgi, felsefi bilgi ve tarih, felsefe, edebiyat, fen bilimleri, matematik, güzel sanatlar gibi konu alanlarında kendini bulmuş bilgilerin öğretilmesi gerektiği savunulur. Merak ve ilgi bu bilgi alanlarını öğrenmeye teşvik edecektir. Yani “bilgi için bilgi” anlayışı vardır. Bilgi amaç olarak görülerek uygulamaya yönelik bilgilerin değersiz olduğu düşünülür. Benim bu konudaki düşüncelerim şu şekildedir. Elbette teorik bilgiler önemlidir. Ancak eğitim sistemlerinde sadece salt bilginin öğretilmesi bana göre yetersizdir. Eski Yunan geleneğine daha uygun olan bu görüşün şu anki eğitim sisteminde çok katı bir duruşa sahip olduğu görüşündeyim. Günümüzde daha çok öğrencilerin bir bütün olarak geliştirilmesi hedeflenmekte ve okulda öğrenilen bilgilerin gerçek hayatta beceriye, uygulamaya dönüşmesi beklenilmektedir. 2004 yılından önceki dönemde eğitim sisteminde daha çok esasicilik eğitim felsefesinin etkileri görülmekteydi. Ancak 2004 yılından sonra eğitim sistemimizin felsefesinin de değişmesi ile birlikte öğrencileri çok yönlü geliştirmek amaçlanmaktadır. Dolayısıyla uygulamadan bağımsız sadece teorik bilginin öğretilmesinin çok da uygun olmadığı görüşündeyim.

Liberal eğitimin ikinci yorumu, aklın bir disipline ve anlayış biçimine hapsedilmesine yönelik yapılan eleştirilerdir. Bu görüş, “genel eğitim olarak liberal eğitim” anlayışına uygundur. Kişilerin sadece belirli uzmanlık alanlarında gelişmesinden ziyade birçok yönden gelişmesine izin verilmesini savunmaktadır. Benim bu görüşe ilişkin düşüncelerim şu şekildedir: Eski Yunan geleneğine ait liberal anlayışında zaman içerisinde meydana gelen gelişmeler, bakış açıları, felsefi görüşlerle birlikte daha eklektik bir liberal eğitim anlayışına dönüşmüş olduğudur. Özellikle üniversite eğitimini düşündüğümüzde lisans eğitiminden mezun olan bir öğretmen sadece kendi alanında uzmanlaşmamaktadır. Kendini çok yönlü geliştirebilmektedir. Alan bilgisinin yanında, genel kültür ve meslek formasyonuna ilişkin bilgiye de sahip olması gerekmektedir.

Liberal eğitimin üçüncü yorumu, dogmatik öğretme yöntemlerinin dayattığı zihniyete yönelik eleştirilerdir. Bireyin akıl yürütme kapasitesinin geliştirilmesinde otorite tutumların engellemesidir. Öğrenmelerin, telkin yoluyla olmasından ziyade öğrencinin kendi iradesi doğrultusunda olması gerektiği savunulur.  Liberal eğitimin üçüncü yorumu, ilk ve ikinci yoruma göre üç açıdan farklılık göstermektedir. İlki özerkliğin derecesi meselesidir. Özerkliğin, dogmatik katı öğrenmelere bağlılıktan farklı anlaşılması gerektiğidir. İkincisi eleştirel açıdan sentezleme yapılabilme becerisidir. Üçüncü nokta ise bilgi alanlarıyla ilgili çeşitli düşünme biçimlerinin otoriterler olmaksızın da geliştirilebileceğidir. Bu görüşe ait görüşlerim şu şekilde özetlenebilir: İnsanların farklı yönlerinin gelişimini vurgulamaktadır. Bireyin kendi seçimlerini yapmasının önemi vurgulanmaktadır. Geleneklere ve katı disipline körü körüne bağlı olan eğitimin bireyin gelişimde olumsuzluk yaratacağı düşüncesindeyim. Bireyin bakış açısını geliştirerek kendi deneyimleri sonucunda kendi gerçekliğini inşa etmesi amaçlanmaktadır. Bu görüşler bana bazı noktalarda varoluşçuluk eğitim felsefesini anımsatmaktadır. Çünkü bireyin kendi doğası içerisinde kendi kararlarını vererek özgür bir kişiliğe sahip olması amaçlanmaktadır.

Liberal eğitimin üç yorumuna ilişkin şu şekilde genel bir yorum yapabilirim. Bana göre okullarda liberal eğitimin etkileri eklektik liberal eğitim anlayışı olarak görülmektedir. Çünkü okullarda teorik bilgilerin yanında uygulamaya yönelik bilgiler de verilmektedir. Schwab’ın da belirtiği gibi uygulamadaki bilgiler önemlidir. Teorik ve uygulama uç noktalarının eklektik bir anlayışla birleştiği kısım müzakereyi oluşturmaktaydı. Schwab’ın görüşleri de bu nokta da eklektik liberal eğitim anlayışı ile benzerlik göstermektedir.

Liberal Eğitim Programı - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Liberal eğitim zihinleri daha insancıl hale getirmek, rasyonel kararlar aldırmak ve özgürleştirmek için eğitimde disiplinler arası bir yaklaşımı ifade eder. Liberal eğitim, empozeye dayalı eğitimin tam tersidir. Özgürce eğitilmiş vatandaşlar, başkalarının görüşlerini ezberden anlatmazlar. Karakterlerini, konuları birçok açıdan ele alacak şekilde geliştirmişlerdir. Liberal eğitimin kökeni, M.Ö. beşinci yüzyıla, Platon ve Aristoteles'in eski Yunan felsefelerine uzanır. O dönemde gerçek eğitim anlayışının, insan doğasını güçlendirmek, toplumları mutluluk ve uyum içerisinde yaşatmak için liderler yetiştirmek olduğu savunuldu. Ancak, bu eğitim programı, liderleri, özellikle üniversite eğitimi alacak az kişiyi eğitmek içindi; bu nedenle, liberal eğitim programının bu anlayışı tartışma konusu haline geldi. Özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren demokrasinin de gelişmesiyle liberal eğitimin tüm öğrencilere fayda sağlayacağı savunuldu. Liberal eğitimin Eski Yunan geleneğindeki anlayışında birtakım değişiklikler yaşandı. Bu süreçten sonra liberal eğitim programı, tarih, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar, matematik ve fen bilimleri gibi disiplinler arasındaki entelektüel ve sanatsal çalışmaların incelenmesi olarak görüldü. Entelektüel başarı ve karakter gelişimi liberal eğitim programının önemli bir parçasıdır. Liberal eğitimde bilgi güçtür ve bireyler tam anlamıyla geliştirilmeye çalışılıyor. Ülkemizde eğitim sisteminin genel amaçlarına bakıldığında ya da programlar incelendiğinde liberal eğitimin savunduğu ilkeler görülmektedir. Bütün bireyleri milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri benimseyen; beden, zihin, ruh ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı bireyler olarak yetiştiren; kendilerini ve toplumu mutlu kılacak meslek sahibi olmalarını sağlamak amaçlanmaktadır.

Schwab’ın eğitim programı açısından görüşleri incelendiğinde, ona göre program hedefler dizgisi değildir. Program sadece teoride kalmaz programın uygulama boyutu vardır. Teoriye sıkı sıkıya bağlanmaya eleştirileri vardır. Eğitim programcısı olarak programı yorumlarken başka teorilerden yola çıkıp yorumlama yapılmaması, bu durumun ancak programları yanlış yorumlamalara sebep olacağını savunmaktadır. Programın uygulamadan yola çıkılıp hazırlanması gerektiğini düşünür. Bir programı etkileyen beş ortak alanın olduğunu belirtmektedir: Öğretmen, öğrenci, konu, bağlam ve program oluşturma. Şu an eğitim programlarıyla bu ortak alanları ilişkilendirdiğimizde, bu ortak alanların her birinin eğitim programlarında etkili olduğunu görmekteyiz. Öğretmen, programların uygulanmasında kritik ögedir. Öğrenci, eğitim sisteminin açık sistem olduğu düşünüldüğünde girdi ögelerinden biridir. Öğrenci olmadan bir programın etkili olup olmadığını değerlendirmek oldukça zordur. Konu program içerisinde felsefeler ve toplumun, bireyin ilgi ve ihtiyaçları dikkate alınarak oluşturulur. Bağlam etkileşim, iletişim biçimleri, zamansal boyut, söylem, kültür gibi pek çok ögenin birleşerek oluştuğu geniş bir kavramdır. Programlar bağlamdan bağımsız olarak hazırlanmaz. Bu noktada toplumdan aldığı sosyal, ekonomik ve politik desteğini kaybeder. Program oluşturmaya bakıldığında uygulama, amaç ve birleştirme boyutları olan bir kavramdır. Schwab’ın da belirtiği gibi bir programın çeşitli boyutları vardır ve bu boyutlar arasında denge kurulmalıdır. Ortak alanların dengesizliği ya da birinin diğerinden fazla ön plana çıkması programın uygulama aşamalarında sıkıntılar oluşturacağını belirtmektedir. Schwab program hazırlayıcıların bu beş ögeye eşit önem vermesi gerektiğini savunur.              

Yeniden Kavramsallaştırma Dönemi - Yazar: Derya Acar Başeğmez


Yeniden kavramsallaştırma 1970’lerde ABD’de ortaya çıkan, geleneksel program geliştirme anlayışına karşı çıkan bir akımdır. Yeniden kavramsallaştırma” kavramı, ABD’de eğitim programı alanında bir paradigma değişimini ifade eder. Davranışsal hedefler, planlar ve değerlendirme yoluyla programların geliştirilebileceği fikrine karşı çıkar. Program çalışmalarının geliştirme ve yönetme işlevleri eleştirilerek, programı anlamaya doğru bir yönelim başlamıştır. 1970 öncesi program geliştirme çalışmalarının teknik bir iş olduğu, ancak 1970 sonrasında odak noktasının felsefe, otobiyografi, tarih gibi daha kapsamlı konuların olması gerektiği savunulur.

Eğitim programı alanında meydana gelen içsel ve dışsal olaylar, ABD’de kriz yaşanmasına neden olmuştur. İşlemlere aşırı odaklanma, etik konusunun dışarıda bırakılması, politik naiflik sorunları içsel olaylar olarak sıralanabilir. Dışsal olaylara bakıldığında ise Sputnik olayı, toplumlarda meydana gelen özgürleşme hareketlerine yönelik isyanlar, kültürlere ait bilgilerinin toplumlarda farklılık göstermesi gibi sorunlar sıralanabilir. Bu sorunlar ise ABD’de yeniden kavramsallaştırma sürecini başlatmıştır.

Ülkemizde ABD’de olduğu gibi eğitim programları alanında yeniden kavramsallaştırma döneminin olduğu tam olarak söylenemez. Ancak ülkemizde program alanında ciddi sorunlar yaşanmakta ve bunlar kriz olarak görülebilmektedir. YÖK 1997 yılında “eğitim programları ve öğretim” bölümünün lisans programlarını kapatmıştır. Bu durum, nitelikli eğitim programcısı yetiştirilmesi sürecini olumsuz etkilemiştir. Özel okul öncesi kurumlarda hangi programların kullanıldığı, çalışan personelin ne kadar nitelikli olduğu da ayrı bir tartışma konusudur. Okul öncesi eğitimin, aileden sonra ilk eğitim kurumu olduğu düşünüldüğünde burada yapılacak yanlış eğitimlerin çocuklar üzerinde kalıcı hasarlar bırakacağını söylemek mümkündür. Programların hazırlanmasında ne kadar üzücü bir durum ki akademisyenlerden görüşler çok fazla alınmamaktadır. Okul öncesi eğitimden başlanarak üniversite eğitimi de dahil olmak üzere hazırlanacak programlarda akademisyenlerden daha fazla görüş alınması ve hazırlanan programların kuramsal temellere dayandırılması gerektiğini düşünüyorum.

Currere Metodu - Yazar: Derya Acar Başeğmez

Currere metodu program çalışmalarında bireylerin deneyimlerinin otobiyografik çalışma yöntemidir. Metodun dört aşaması vardır. Geriye dönüklük, ileriye dönüklük, analiz ve sentezdir. Geriye dönüklük aşamasında geçmişte var olan deneyimler veri kaynağı olarak alınmaktadır. İleriye dönüklük aşamasında gelecek düşlenir, yani şimdinin ne olduğuna bakmaz bir anlamda özgür birlikteliklerin bir formudur. Analiz aşamasında hem geçmiş hem de gelecek araştırılır. Geçmiş ve gelecek fonksiyonları arasındaki mesafenin şimdiki durumda özgürlük boşluklarının doldurulmasıdır. Biyografik geçmiş biyografik şu ana katkıda bulunmaktadır. Sentez aşaması ise, diğer üç ögenin birleştirilmesi sonucu oluşturulur.

Currere metodunda şimdinin kabusundan uyanmak gerektiği söylenir. Bir anlamda zamansal ve kavramsal açıdan bakış açısı sağlayabilmek amaçlanır. Öğrenciden kendi geçmişini, kendi deneyimlerine göre yorumlayarak kendi kavramsal şemalarını oluşturması beklenilmektedir. Currere’de problem kurmak önemlidir, bu problemler bir bakıma toplumla ilgilidir. Bu açıdan currere metodu toplumların yeniden yapılandırma anlayışına yakın olduğu söylenebilir. Currere’nin analitik, otobiyografik ve fenomenolojik açıları vardır. Öznellik önemlidir. Bilimsel programlardaki nesnelliğin (rasyonalizmin) örtük eleştirisidir. Kendi ve var oluş deneyimleri veri kaynağı olarak algılanır. Veri üretme yöntemi ise, özgür ilişkilerin psikoanalitik tekniğidir. Çünkü mevcut bakış açısı sağlanıp, parantezler koyulmaya çalışıldığında başka görüş açılarına geçilebilmektedir. İnsanın kendi perspektifinin kavramsallaştırılması amaçlanır.