Dersimiz
kapsamında John Dewey’in “Deneyim ve Eğitim” kitabına ve varoluşçuluğa ilişkin tartışma
yaptık. Kitaba ilişkin bizi en çok etkileyen bölümler hakkında görüşlerimizi
belirttik. Dersin diğer haftalarda olduğu gibi verimli geçtiğini düşünüyorum.
“Deneyim ve
Eğitim” kitabının ilk bölümü “geleneksel eğitime karşı ilerlemeci eğitim”
bölümüdür. Eğitimin, tarihsel gelişime bakıldığında temelde iki görüşle
şekillendiğini söylemek mümkündür. Geleneksel ve ilerlemeci eğitim. Geleneksel
eğitimde asıl amaç belirlenmiş bilgi ve becerileri öğrencilere kazandırarak
onları geleceğe hazırlamaktır. Geçmiş amaç olarak görülmekte, evrensel ve
kültürel bilgilerin öğrencilere aktarılması gerekmektedir. Bu durum sorgulama
olmaksızın itaat yoluyla, kitaplarda yazılan salt bilginin öğretimiyle
gerçekleştirilmektedir. Dewey bu konuda, “geleneksel eğitimde bir felsefe
olmadan da eğitimin yapılabileceğini” düşünür. Çünkü geçmişten getirilen
bilgiler sıradanlık içerisinde bir öğretmenin doğrudan aktarmasıyla mümkündür.
İlerlemeci eğitim anlayışında ise bireyselliğin ön planda olduğu, dışarıdan
disiplin uygulama yerine düşünce ve hareket özgürlüğünün olduğu, öğrencilerin
yararlı bilgileri deneyim yoluyla öğrenmesi gerektiği savunulur. Dewey’e göre
deneyim iki boyutludur. İstenilen, doğru deneyimin olacağı gibi istenilmeyen
deneyimin de oluşabileceğidir. Önemli olan öğrencilerin geçirdiği deneyimleri
olumlu deneyimlere dönüştürerek deneyimlerin transfer edilebilirliğini sağlamaktır.
Bu durumda, öncelikle olumlu deneyimleri kazandırmada sorumluluk sadece
öğretmene mi düşmelidir? sorusunu cevaplamamız gerekir. Bana göre informal
öğrenmelerin çoğunlukla gerçekleştirildiği aile ve çevreye de önemli
sorumluluklar düşmektedir. Çocukların okulda ve ailede geçirdiği deneyimler
arasında etkileşim sağlanmalıdır. Aslında Dewey’in de demek istediği tam olarak
budur. Deneyimin ölçütleri olarak devamlılık ve etkileşimden bahsetmektedir.
Dewey’in üzerinde durduğu bir başka konu ise toplumsal denetimdir. Denetim
toplumsaldır, toplum içerisinde görülmektedir. Sınıfı düşündüğümüzde toplumsal
denetimi sağlayan öğretmen, aileyi düşündüğümüzde anne ve babadır. Denetim
kaynağının otoriter ve baskıcı tutumu karşımıza çıkabilir, eğitimde bu
istenilen bir şey midir? Eğer istenilmeyen bir durum ise nasıl engellenebilir?
şeklinde sorular karşımıza çıkabilir. Dewey’in de belirttiği gibi öğretmen ve
ailelerin sahip olduğu denetim kaynağını otoriter bir güç olarak kullanmaması
gerektiğidir. Otorite, gücünü bireylerin ortak çıkarları doğrultusunda
kullanmalı ve davranışlarında keyfilik ve adaletsiz tutumlardan kaçınmalıdır.
Dewey’in üzerinde durduğu bir başka konu da düşünme ve hareket özgürlüğüdür.
Çocuklara özdenetim becerileri kazandırılarak onların düşünme ve muhakeme
becerilerini özgürce geliştirmelerini savunmaktadır. Ayrıca ilerlemeci eğitimde
güdü ve istek çok önemlidir. Öğretilecek materyalin bu bağlamda deneyim yoluyla
kazandırılması önemlidir. Dewey ayrıca geçmişin amaç haline getirilmemesini;
geçmişin bir araç olduğu bu sayede şimdi ve geleceğin daha kolay
anlaşılabileceğini savunmaktadır. Bu görüşü currere metodu ile
ilişkilendirebiliriz. Currere metodunda da geçmiş olmadan şimdi, şimdi olmadan
gelecek vurgulanamaz.
Dewey’in
geleneksel eğitime ve ilerlemeci eğitime ilişkin görüşleri bana Freire’nin
görüşlerini anımsatmaktadır. Freire göre mevcut şekliyle geleneksel eğitim bireylere
bilinçli bir yaşam sunacak dayanaklardan yoksundur. Freire, geleneksel eğitim
uygulamalarını “bankacı eğitim” modeli olarak adlandırır. Öğrenciler pasif
alıcılar olarak düşünülmekte ve kendilerine öğretilen bilgileri dönüşüm ve
yaratıcılık olmaksızın kabul etmektedir. Freire bankacı eğitim modeli yerine
“problem tanımlayıcı eğitim modelini”önermektedir. Demokratik ortamda öğrencilerin
kendi kişiliklerini oluşturabilmelerini savunur. Dewey’in de belirttiği gibi
düşünce ve eylem özgürlüğünü savunmaktadır. Bu durum “öğretmenin otorite
kaynağından ziyade öğrenciyle aynı rolde olmasıyla” gerçekleştirilir. Bu temel
düşünce de varoluşçuluk felsefesinin zeminini oluşturmaktadır.
Varoluşçuluğa
göre eğitim programı kişisel bir yolculuk olarak görülür. Öğrencilerin kişisel
özgürlüğüne ve kendi potansiyelleri doğrultusunda gelişmelerine olanak tanınır.
Eğitim programı bir bireydir, toplumsal oluşum değildir. Sistematik düşünürler
programın temel bileşenlerini planlama, oluşum, verimlilik olarak görürken
varoluşçulukta bireysellik ön plandadır. Alfie Kohn, Maxine Greene, Elliot
Eisner, G.Stanley Hall, William Heard Kilpatrick varoluşçuluk perspektifini
temsil eden kişilerdir.
Alfie Kohn
eğitim programı standartlarının, rekabetin ve hesap verilebilirliğin çağdaş
eleştirmenlerinden biridir. Ona göre bu eğilimler okullara zarar vermektedir.
Önemli olan öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Öğretmenlerin
öğrencilerin öğrenmesini yönlendiren rehberler olmaları gerektiğini savunur.
Özellikle konular oluşturulurken gelecekteki mesleklerin ya da toplumun
ihtiyaçlarından değil, çocukların ilgi ve güdülerinden yararlanılması gerektiğini
düşünür. Öğretmen süreçte esnek ve tolerans sahibi olmalıdır. Öğrencilerin
rekabet ortamından ziyade, işbirliği içerinde birbirinin öğrenmesine yardım
eden bir topluluğun parçası olarak düşünülmesi gerektiğine inanır. Öğrencilerin
süreçte öğrenme sorumluluklarını kendileri almadıkça istenilen öğrenmelerin
gerçekleşemeyeceğini savunur.
Maxine
Greene’e göre insan doğası, bireysel seçimlerin ürünüdür ve çevreden etkilenir.
Greene’in insan doğasına bakış açısı Rousseau ile benzerlik göstermektedir.
Çocukların mükemmel doğduğunu ancak toplumun onları yozlaştırdığını savunur.
Greene’e göre eğer eğitimciler çocukların orijinal mükemmel hallerine
dönebilirlerse toplumun daha iyi olacağıdır. Yaratıcılık duygularının
geliştirilmesi için çocukların kusurlu kurumlardan korunması gerektiğini ve saf
doğanın etkisi ile kendi benlikleri içerisinde yetiştirilmesi gerektiğini
savunur. Greene’e göre öğrenme şiirsel yaşamla sonuçlanan yoğun duygusal bir
harekettir.
Eisner
güzel sanatların insan deneyimini hissettirmek için en zengin yolu sunduğunu
savunur. Eğitimde sadece Matematik, İngilizce gibi düşünme becerilerini
geliştiren derslerin öğretilmesinin yetersiz olduğunu, öğrencilerin
yaratıcılıklarını, iletişim becerilerini geliştiren müzik, dans, tiyatro gibi
etkinliklerle deneyim geçirmesi gerektiğini savunur. Bu bağlamda oluşturulacak
eğitim programları sadece zihinsel süreçleri içeren değil duygusal yönü de
geliştiren özelliklere sahip olmalıdır. Tüm bilgilerin deneyimden
kaynaklandığına, bilgi ve becerilerin beş duyudan kaynaklandığına inanır. Bilgi
ve deneyim arasında ayrım yapmaz. Ona göre her öğrenci eğitim programını farklı
algılayacaktır. Bu yüzden tüm öğrencilerin aynı deneyime sahip olmasını
beklemek yerine “çok düzeyli” deneyim
geçirmelerine olanak tanımak daha doğru olacaktır. Eisner’in bu görüşü
Gardner’ın çoklu zeka kuramıyla benzerlik göstermektedir.
G. Stanley
Hall çocuğun gelişimine odaklanmaktadır. Hall “çocukların zihinlerinin
içeriklerini”, yani hangi konuların öğrencilerin gelişim aşamalarına uygun
olarak öğretilmesi gerektiğini belirlemeyi amaçladı. Ona göre doğru zamanda
doğru bilgilerin öğretilmesi verimliliği artıracaktı. Öğrencilerin bilgileri
öğrenmesi için gerekli ön bilgilerin ve kritik zamanın önemli olduğu
vurgulandı. Öğrenmenin istenilen nitelikte gerçekleşebilmesinin yolu
öğrencilerin sahip olduğu ön bilgilerin farkında olunmasıdır.
William
Heard Kilpatrick proje temelli öğretiminin eğitimde yararlı olacağını ifade
etmektedir. Proje tabanlı öğretim ile öğrencilerin daha kalıcı ve anlamlı
öğrenmeler gerçekleştireceğini savunmaktadır. Öğrencileri harekete geçiren,
fiziksel, duygusal, sosyal ve beş duyuya hitap eden projelerin kullanılmasının
yararlı olduğu belirtilmiştir. Kilpatrick eğer elmalarla ilgili bir tema
seçildiyse, “öğrencilerin elmalarla ilgili bir kitap okuyacağını, sonra
elmaları tadacağını, bir elma bahçesini ziyaret edeceğini ve son olarak da
elmalı turta yapacağını” ifade etmektedir.
Varoluşçuluğu,
eğitime yansımaları açısından değerlendirdiğimde genel olarak şu şekilde
özetleyebilirim. Günümüz eğitim sistemlerinde de öğrencilerin ilgi, ihtiyaç ve
ön öğrenmeleri dikkate alınarak uygulamalar yapılmaktadır. Öğrenme için kritik
zamanın olduğu kabul edilmekte ve öğrencilerin gelişim aşamalarına uygun
öğretim programları hazırlanmaktadır. Özellikle ilkokul çağındaki öğrencilerin
somut işlemler döneminde olduğu düşünüldüğünde sınıf öğretmenleri öğrencilerin
beş duyusuna hitap edecek öğretim ortamları oluşturabilmektedir. Okullarda
öğrencilerin yaratıcılıklarını geliştirmek amacıyla drama, resim, halk
oyunları, müzik alanlarında etkinlikler düzenlenmektedir. Ancak felsefenin
savunduğu “her öğrenciye ayrı bir öğretim programı hazırlama” fikrinin eğitim
sistemlerinde tam olarak gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Bu durum
varoluşçuluğun eleştiri noktalarından biridir. Başka bir eleştiri noktası ise
programın yapı taşlarından öğrenci çok ön plana çıkarılırken öğretilmesi
gereken temel konuların geri planda kalmasıdır. Bu bağlamda Schwab’ın programda
yer alması gereken ortak alanlar arasında denge kurulması fikrinin daha uygun
olacağını düşünüyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder