7. haftamızda Guy Senese dersimize misafir olarak katıldı ve
tartışmalarımızı onunla birlikte yürüttük. Maalesef dersin ikinci yarısına
katılamadığım için bu haftaya ilişkin değerlendirmelerim dersin ilk kısmının,
Tozer ve Senese’in makalesinin[1] ve Dr.
Senese ile yapılan söyleşinin[2] bende
bıraktığı izlenimler üzerine olacak.
Öncelikle Dr. Senese ile yapılan söyleşide dikkatimi çeken bir noktaya
değinmek istiyorum. Söyleşide kendi hayat hikâyesini anlattığında toplumun çok
farklı kesimleriyle – özellikle de toplumdan o veya bu sebeple dışlanmış
bireylerle (örneğin hükümlülerle, suçlu çocuklarla) – çalışma fırsatı bulduğunu
görüyoruz. Buradaki gözlemlerinin ve deneyimlerinin kendisinde bıraktığı
izlenimler ve zihninde oluşturduğu sorular Dr. Senese’in bir eğitimci olarak
kendi sorumluluklarının ne olduğunu belirlemesine ve kendi eğitim ideolojisini
oluşturmasına yardımcı olmuş. Benzer bir durumu Paulo Freire’de de görüyoruz.
Freire de Latin Amerika’da okuma-yazma bilmeyen, yoksulluk, baskı ve
eşitsizlikle mücadele eden ve yönetici sınıf tarafından ‘dışlanan/ezilen’
bireylerle çalışmış ve böylece toplumsal eşitlik ve adalet için halk
örgütlenmesi olarak nitelendirilen ve toplumsal dönüşümü temel alan eğitim
anlayışını oluşturmuştur. Bu iki hikâyeden yola çıkarak kendi durumumuzu sorguladım
ve bizim, yani Türkiye’de eğitimin içerisinde bulunan öğretmenlerin,
idarecilerin ve akademisyenlerin, bir nevi fanusta yetiştiğini – ve büyük bir
çoğunluğumuzun hâlâ orada yaşamaya devam ettiğini – düşünmeye başladım.
Toplumun gerçekleriyle tam anlamıyla yüzleştiğimizi ve bizim toplumumuzdaki
‘dışlanmış’ bireylerin kimler olduğunu veya hangi sebeplerle onların
‘ezildiğini’ tam olarak anladığımızı zannetmiyorum çünkü bunları yapabilmemize
yardımcı olacak deneyimlerimiz çok az. Burada deneyimden kastım sadece onlarla
karşılaşmak ve bir arada bulunmak değil; irdeleme, sorgulama, anlamaya çalışma,
bağ kurma, değerlendirme gibi düşünsel süreçleri de deneyim olarak ele alıyorum
ve maalesef bunları gerçekleştiremiyoruz. Aslında toplum geneline baktığımızda
hepimiz günün her anında böyle bireylerle karşılaşıyoruz – sınıfta, okulda,
sokakta. Ancak pedagojinin ve toplumdaki egemen ideolojinin ‘normal’ olarak
yansıttığı bireylerle çalışmaya öyle alışkınız ki bu normlara uymayan bireyleri
görmüyoruz; onları ya yok sayıyoruz ya da değersiz kabul ediyoruz. Bir
boşvermişlik, kabullenmişlik hâli var bu bireylere karşı: onlar zaten
başarısız, onlar zaten evlenip gidecek, onlar zaten işçi, çöpçü, hırsız
olacaklar, onlar zaten hep kötü…
Ama asıl üzerinde durulması gereken bireyler onlar çünkü her birey özeldir
ve eşittir ve her bireyin kendini gerçekleştirme hakkı vardır. Bütün kurallar
ve toplum ‘normal’ bireylerden yanayken – bütün kaynaklarını onların topluma
katılması ve fayda sağlaması için harcarken – öğretmenler de yönünü sadece o
bireylere çeviremez, herkesin yaptığı gibi ‘diğer bireyleri’ görmezden gelemez,
gelmemeli. Dr. Senese’in de belirttiği
gibi “her öğrencinin sınıfta alabileceği en iyi eğitimi aldığından emin olmamız
lazım” – koşullar ne olursa olsun, bu sadece bir eğitimci olarak değil bir
birey/vatandaş olarak bizim görevimiz olmalıdır. Peki eğitimciler olarak biz bu
gücü nereden ya da kimden alıyoruz? Dayanak noktamız, anchor’ımız, iyi bir toplumu oluşturan ideallerdir; yani adalet,
eşitlik, özgürlük, insan hakları, demokrasi, etik ve evrensel ahlaki değerler
gibi ideallerdir. Bu idealler bize uzak, somut, başka diyarlara ait idealler
değil, aslında bizim anayasamızda, kanunlarımızda ve imzaladığımız uluslararası
antlaşmalarda var olan yani halihazırda bizim yerine getirmeyi taahhüt
ettiğimiz idealler. Ancak nasıl oluyorsa, biz bu ideallerin peşinden koşmayı
unutuyoruz, onları hayatımızın bir parçası haline getirmeyi başaramıyoruz. Her
gün sınıfta, sokakta, hayatın her alanında ve anında bu ideallerle çelişen ve
bizi ikileme düşüren uygulamalarla karşılaşıyoruz, özellikle de bizim gibi
baskının giderek şiddetlendiği toplumlarda bu maalesef kaçınılmaz. Ancak yanlışı
bir başka yanlışla düzeltemeyiz: toplumdaki eşitsizliği, adaletsizliği,
ayrımcılığı görerek “böyle gelmiş böyle gider, ben ne yapabilirim ki tek
başıma?” diyerek ortadan kaldıramayız. Eğitimciler olarak bizler bu yanlışlara
karşı mücadele etmeliyiz.
Bunlar çok süslü, görkemli laflar gibi geliyor kulağa ve bu yüzden de hiç
gerçekleşmeyecek ya da gerçekleşmesi çok zor emeller, boş umutlar gibi
hissediyorum ama aslında değil, sadece başlangıç noktamızı iyi oturtmamız
gerektiği inancındayım. Bu noktada beni düşündüren, bu mücadeleci ruhu
öğretmenlerimize nasıl aşılayacağız, böylesi bir sorumluluğu olduğu fikrini
onlara nasıl kazandıracağız, bunu yapacak gücü nereden aldıklarını onlara nasıl
göstereceğiz? Önceki söylediğime dönecek olursam, bir fanusun içinde kendi
küçük dünyalarında bu tür adaletsizlik, eşitsizlik ve ayrımcılıklardan bihaber
yetişen öğretmenlere farkındalık kazandırmanın, onları bu egemen ideolojiden ve
statükodan kurtararak bağımsızlaştırmanın ve onları mücadeleci özgür ruhlar
haline getirmenin yollarını düşünmemiz önemli. Bunu da ancak öğretmen eğitimi
programları aracılığıyla yapabiliriz. Fakat bizim ülkemizde bu konuya öğretmen
eğitimi programlarında pek fazla yer verildiğini söyleyemeyiz – en azından
sistematik bir biçimde. Böylesi konular (özgürlük, eşitlik, hak, adalet, erdem,
ayrımcılık gibi konular) bizde tabu gibi görülüyor, “dokunan yanar” mantığıyla
konuşmaktan tartışmaktan kaçınıyoruz. Bu yüzden de kendini bu alanlarda
geliştirmek öğretmenin bireysel sorumluluğu haline gelmiş durumda. Elbette ki
bu konuda öğretmenin bireysel vicdani sorumluluğu var, ancak bu sadece bunu
uygulamada. Öğretmene bu sorumluluğu kazandırmak ise öğretmen eğitimi
politikalarının güdümünde olmalı diye düşünüyorum çünkü kendi hayat gayeleri
içerisinde öğretmenler mesleklerini icra ederken bunların farkına
varamayabilirler ve bu noktada bence kimse onları suçlayamaz. Bu sebeple,
öğretmen eğitimi programlarımızda bu konulara muhakkak yer vermeliyiz, hem iyi
bir toplumu oluşturan idealleri hem kendi toplumumuzdaki idealleri hem de var
olan uygulamaları enine boyuna tartışmalıyız ve bunlar ekseninde
öğretmenlerimize akıl, cesaret ve düşünme (yani sorgulama) becerisini
aşılamalıyız ki Dr. Senese’in söyleşisinde belirttiği gibi onlar da
öğrencilerine “akıl, cesaret ve düşünmeyi öğretmeyi vadedebilsinler”.
[1] Tozer, S. & Senese, G. (Y. Tezgiden, Çev.). (2015). Egemen
ideoloji ve öğretmenin mesleki otoritesi. Eleştirel Pedagoji Dergisi, 39,
31-36.
[2] Mızıkacı, F. (2016). Prof. Guy Senese ile Türkiye deneyimleri ve eğitimin
düşünsel temelleri üzerine söyleşi. Eleştirel Pedagoji Dergisi, 46-47,
39-50.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder