İkinci haftamıza ilişkin okumalar ve derste yaptığımız paylaşımlar beni iki
konu hakkında düşünmeye sevk etti. Birincisi, eğitim programı ne demekti? Derste üzerinde konuştuğumuz bir ayrım
(eğitim programı ve öğretim programı arasındaki fark ya da ilişki) beni oldukça
etkiledi. Kendi içimde bir ayrıma gittiğimde eğitim programı kavramını soyut
bir olgu olarak değerlendirirken öğretim programını daha somut olarak ele
alıyorum. Benim nazarımda eğitim programı şu soruların yanıtını içeren bir
sistemin bütünüdür: Eğitim nedir? Altında yatan felsefe nedir? Bireyi, toplumu
ve okulu nasıl görüyoruz ya da nasıl ele alıyoruz? Aralarındaki ilişki nedir?
Öğretimi ne/hangi amaçla yapmak istiyoruz? Bu amacı gerçekleştirmek için ne
öğretmeliyiz? Öğretim programını ise bu sistemle oluşturduğumuz rotaya ulaşmak
için takip edeceğimiz yolları ve sistem içerisinde yer alan katılımcıların
(öğretmen, öğrenci, veli, idareci gibi) bu yolculuktaki rollerini
belirlediğimiz bir şablon olarak görüyorum.
Kavramsal, teorik bir olgu olarak zihnimde yer eden eğitim programı
maalesef sadece akademisyenlerin ve politika düzeyindeki idarecilerin ele
aldığı ve üzerinde uğraştığı bir olgu/kavram olarak kalıyor; sistemin içinde ve
temelinde yer alan öğretmen, öğrenci, veli, idareci gibi paydaşlara çok uzak
bir olgu gibi görünüyor ve onların önceliği olarak yer almıyor. Bu paydaşların,
özellikle de öğretmenlerin, daha somut olan ve sonucunu hemen gözlemleyebildikleri
ve müdahalelerde bulunabildikleri öğretim programını önemli ve öncelikli
görmelerini anlıyorum ve bir noktaya kadar haklı da buluyorum ancak paydaşların
o öğretim programının takip ettiği sistemin bütününü yani eğitim programını
kavramadan sadece öğretim programını takip edip üzerlerine düşen görevleri
yerine getirdiklerinde bir ülkedeki eğitimin tam anlamıyla başarıya ulaşacağını
düşünmüyorum. Bu sebeple öğretmen eğitiminde konu alanına ve pedagojiye ilişkin
derslerin yanı sıra eğitim programı olgusuna ve var olan eğitim sistemine
yönelik bir dersin olması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca, meslekteki
öğretmenlerle de zaman içerisinde yapılan sistem değişikliklerinin (eğitim
programı ve öğretim programı düzeyinde) detaylıca paylaşılması ve hizmet içi
eğitimlerle öğretmenlerin değişen eğitim programına daha iyi uyum
sağlamalarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örnek verecek olursam
“yapılandırmacı” eğitim anlayışına geçiş sürecinde ve sonrasında yaşanan
sıkıntıların bir kısmının bu konunun göz ardı edilmesinden kaynaklandığını
düşünüyorum. [Doç. Dr. Fatma Mızıkacı:
Eğitim programı ve öğretim programının birleştiği yer/nokta neresidir? Bu
soruya uygulamaya bakarak cevap verebilirsin, ancak teorik düzeyde nasıl bir
cevap vermek gerekir?]
Eğitim programıyla ilgili kafamı kurcalayan bir diğer nokta da derste sarf
edilen “yazılı eğitim programı yok aslında” ifadesi oldu. Bu durumun alana ve
programın pratikteki uygulayıcılarına fayda sağladığını düşünmüyorum. Özellikle
de bizim gibi bilgi üretmekte ya da teori ortaya koymakta sıkıntı yaşayan
ülkelerde bu durum, kaçınılmaz bir şekilde eğitim hayatını zorlaştırıyor.
Yazılı bir eğitim programımızın olmayışı bizi ister istemez eğitim programını
öğretim programıyla eş değer tutmaya ya da daha kötüsü eğitim programını 20.
yüzyıl öncesindeki anlayışla “konular listesi” ya da “izlence” kavramları ile
ele almaya itiyor. Eğitim sistemimiz maalesef akademik disiplinleri
öğretmekten, öğrencileri testlerde başarılı olmaya zorlamaktan ve
“kendilerinden” (ilgi, eğilim, yetenek, vb. bakımından) bihaber bir biçimde iş
hayatına atılarak bilinçsizce sermayeye katkı sağlayacak bireyler
yetiştirmekten öteye geçmiyor. Akademi mensupları olarak bize düşen öncelikle geçmişten
günümüze Türk Eğitim Sistemini dikkatlice inceleyerek geçmişten günümüze eğitim
programı anlayışımızı ortaya koymak, toplumumuzun dinamiklerini ve içinde
bulunduğu bağlamı dikkatlice değerlendirmek, bugünümüze ve geleceğimize ilişkin
eğitim programımızı politika uygulayıcıları, akademisyenler ve diğer
paydaşların katılımıyla gerçekleşecek çalıştaylarda belirleyip yazılı metin
haline getirmektir. Sonrasında ise bu yeni eğitim programına göre öğretim
programımızı düzenlemeli ve hizmet öncesi ve hizmet içi öğretmen eğitimi
programlarımızla programının uygulayıcıları olan öğretmenleri öğretime
hazırlamalıyız.
Bu görüşümde derste üzerinde durduğumuz ve beni düşünmeye sevk eden diğer
bir konu etkili oldu: Pinar’ın currere
anlayışı. Bireyin kendi varoluş deneyimlerini temel veri kaynağı alarak
otobiyografik bir yolculuğa çıktığı, geçmişini ve yarınını analiz edip
bugünüyle sentezlediği ve kendini çözümlediği currere metodunu belli bir
olgunluk düzeyine ulaşmış pek çok kişinin çok farkında olmadan uyguladığını
düşünüyorum. Bu metodu uygulamanın sadece bireylere (öğrencilere ya da
öğretmenlere) değil daha geniş çapta uygulanarak bütün eğitim sistemine katkı
sağlayacağına inanıyorum. Bu zamansal geçişler, öz değerlendirmeler ve
deneyimlerimizi ele alırken ortaya koyacağımız eleştirel bilinçlenme, düşünsellik
ve bilgelik hem birey bazında kendimizi hem de ülke bazında eğitim anlayışımızı
ve programımızı daha iyi anlamamıza/anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Currere
metoduyla eğitim programını oluştururken bu süreçte kuracağımız zamansal ve
bağlamsal diyaloglar, bireyin eğitim hayatı boyunca ne öğrendiğini görmemizden
ziyade eğitimin bireyde ne gibi değişiklikler oluşturduğunu ve onda ne tür
izler bıraktığını görmemizi sağlayacaktır. Bu, eğitim sistemimizi/programımızı
politikanın elinden kurtarmamıza yardımcı olacaktır, ve böylece, kültür ve
bağlam gibi daha kapsamlı ve sağlam dayanakları olan bir eğitim programı
oluşturmamız kolaylaşacaktır. [Doç. Dr. Fatma
Mızıkacı: Currere ile curriculum bir arada olabilir mi?]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder