Currere Metodu - Yazar: Emine Kutlu


İkinci haftamıza ilişkin okumalar ve derste yaptığımız paylaşımlar beni iki konu hakkında düşünmeye sevk etti. Birincisi, eğitim programı ne demekti? Derste üzerinde konuştuğumuz bir ayrım (eğitim programı ve öğretim programı arasındaki fark ya da ilişki) beni oldukça etkiledi. Kendi içimde bir ayrıma gittiğimde eğitim programı kavramını soyut bir olgu olarak değerlendirirken öğretim programını daha somut olarak ele alıyorum. Benim nazarımda eğitim programı şu soruların yanıtını içeren bir sistemin bütünüdür: Eğitim nedir? Altında yatan felsefe nedir? Bireyi, toplumu ve okulu nasıl görüyoruz ya da nasıl ele alıyoruz? Aralarındaki ilişki nedir? Öğretimi ne/hangi amaçla yapmak istiyoruz? Bu amacı gerçekleştirmek için ne öğretmeliyiz? Öğretim programını ise bu sistemle oluşturduğumuz rotaya ulaşmak için takip edeceğimiz yolları ve sistem içerisinde yer alan katılımcıların (öğretmen, öğrenci, veli, idareci gibi) bu yolculuktaki rollerini belirlediğimiz bir şablon olarak görüyorum.

Kavramsal, teorik bir olgu olarak zihnimde yer eden eğitim programı maalesef sadece akademisyenlerin ve politika düzeyindeki idarecilerin ele aldığı ve üzerinde uğraştığı bir olgu/kavram olarak kalıyor; sistemin içinde ve temelinde yer alan öğretmen, öğrenci, veli, idareci gibi paydaşlara çok uzak bir olgu gibi görünüyor ve onların önceliği olarak yer almıyor. Bu paydaşların, özellikle de öğretmenlerin, daha somut olan ve sonucunu hemen gözlemleyebildikleri ve müdahalelerde bulunabildikleri öğretim programını önemli ve öncelikli görmelerini anlıyorum ve bir noktaya kadar haklı da buluyorum ancak paydaşların o öğretim programının takip ettiği sistemin bütününü yani eğitim programını kavramadan sadece öğretim programını takip edip üzerlerine düşen görevleri yerine getirdiklerinde bir ülkedeki eğitimin tam anlamıyla başarıya ulaşacağını düşünmüyorum. Bu sebeple öğretmen eğitiminde konu alanına ve pedagojiye ilişkin derslerin yanı sıra eğitim programı olgusuna ve var olan eğitim sistemine yönelik bir dersin olması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca, meslekteki öğretmenlerle de zaman içerisinde yapılan sistem değişikliklerinin (eğitim programı ve öğretim programı düzeyinde) detaylıca paylaşılması ve hizmet içi eğitimlerle öğretmenlerin değişen eğitim programına daha iyi uyum sağlamalarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örnek verecek olursam “yapılandırmacı” eğitim anlayışına geçiş sürecinde ve sonrasında yaşanan sıkıntıların bir kısmının bu konunun göz ardı edilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. [Doç. Dr. Fatma Mızıkacı: Eğitim programı ve öğretim programının birleştiği yer/nokta neresidir? Bu soruya uygulamaya bakarak cevap verebilirsin, ancak teorik düzeyde nasıl bir cevap vermek gerekir?]

Eğitim programıyla ilgili kafamı kurcalayan bir diğer nokta da derste sarf edilen “yazılı eğitim programı yok aslında” ifadesi oldu. Bu durumun alana ve programın pratikteki uygulayıcılarına fayda sağladığını düşünmüyorum. Özellikle de bizim gibi bilgi üretmekte ya da teori ortaya koymakta sıkıntı yaşayan ülkelerde bu durum, kaçınılmaz bir şekilde eğitim hayatını zorlaştırıyor. Yazılı bir eğitim programımızın olmayışı bizi ister istemez eğitim programını öğretim programıyla eş değer tutmaya ya da daha kötüsü eğitim programını 20. yüzyıl öncesindeki anlayışla “konular listesi” ya da “izlence” kavramları ile ele almaya itiyor. Eğitim sistemimiz maalesef akademik disiplinleri öğretmekten, öğrencileri testlerde başarılı olmaya zorlamaktan ve “kendilerinden” (ilgi, eğilim, yetenek, vb. bakımından) bihaber bir biçimde iş hayatına atılarak bilinçsizce sermayeye katkı sağlayacak bireyler yetiştirmekten öteye geçmiyor. Akademi mensupları olarak bize düşen öncelikle geçmişten günümüze Türk Eğitim Sistemini dikkatlice inceleyerek geçmişten günümüze eğitim programı anlayışımızı ortaya koymak, toplumumuzun dinamiklerini ve içinde bulunduğu bağlamı dikkatlice değerlendirmek, bugünümüze ve geleceğimize ilişkin eğitim programımızı politika uygulayıcıları, akademisyenler ve diğer paydaşların katılımıyla gerçekleşecek çalıştaylarda belirleyip yazılı metin haline getirmektir. Sonrasında ise bu yeni eğitim programına göre öğretim programımızı düzenlemeli ve hizmet öncesi ve hizmet içi öğretmen eğitimi programlarımızla programının uygulayıcıları olan öğretmenleri öğretime hazırlamalıyız.

Bu görüşümde derste üzerinde durduğumuz ve beni düşünmeye sevk eden diğer bir konu etkili oldu: Pinar’ın currere anlayışı. Bireyin kendi varoluş deneyimlerini temel veri kaynağı alarak otobiyografik bir yolculuğa çıktığı, geçmişini ve yarınını analiz edip bugünüyle sentezlediği ve kendini çözümlediği currere metodunu belli bir olgunluk düzeyine ulaşmış pek çok kişinin çok farkında olmadan uyguladığını düşünüyorum. Bu metodu uygulamanın sadece bireylere (öğrencilere ya da öğretmenlere) değil daha geniş çapta uygulanarak bütün eğitim sistemine katkı sağlayacağına inanıyorum. Bu zamansal geçişler, öz değerlendirmeler ve deneyimlerimizi ele alırken ortaya koyacağımız eleştirel bilinçlenme, düşünsellik ve bilgelik hem birey bazında kendimizi hem de ülke bazında eğitim anlayışımızı ve programımızı daha iyi anlamamıza/anlamlandırmamıza yardımcı olacaktır. Currere metoduyla eğitim programını oluştururken bu süreçte kuracağımız zamansal ve bağlamsal diyaloglar, bireyin eğitim hayatı boyunca ne öğrendiğini görmemizden ziyade eğitimin bireyde ne gibi değişiklikler oluşturduğunu ve onda ne tür izler bıraktığını görmemizi sağlayacaktır. Bu, eğitim sistemimizi/programımızı politikanın elinden kurtarmamıza yardımcı olacaktır, ve böylece, kültür ve bağlam gibi daha kapsamlı ve sağlam dayanakları olan bir eğitim programı oluşturmamız kolaylaşacaktır. [Doç. Dr. Fatma Mızıkacı: Currere ile curriculum bir arada olabilir mi?]


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder