Brezilya’nın
Refice kentinde orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Paulo FREIRE
halkı özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi önermiştir. Hükümet
tarafından desteklenen bu yöntem bir süre sonra gericilerin tepkisiyle
karşılaşmıştır ve bundan sonra FREIRE için zor günler başlamıştır. Önce
tutuklanmış daha sonra 16 yıl sürgünde kalmıştır. 1980’yılında anavatanına
dönmüştür. Kendisi bu dönemi şu sözlerle ifade etmektedir.
“Sürgünde
yaşıyor olmak demek, insanın bağlarının koparılması trajedisini kabul etmiş
olması demektir, bu da İnsanın ödünç alınmış bir yerde var olmayı deneyimlemesi
anlamına gelir. Sürgünden mustarip olan kişi kendi kökenine dönememenin verdiği
zorluklarla daha iyi başa çıkar. Sürgünden mustarip olan biri, şu an yaşadığı
ama hiçbir geçmişinin olmadığı yer ile geleceğinin kurulmak zorunda olduğu
belirsiz bir yer arasındaki çelişkileri birbiriyle bağdaştırmaya çalışan
biridir.”
Sürgünün
bittiği an yaşadıklarını da şu sözlerle dile getirmektedir:
“Bir ovada
yürüyormuşum da birdenbire, kendimi bir uçurumun kenarında bulmuşum gibi ya da
sanki bütün gece dalgalarla boğuştuktan sonra şafak vakti ölü olarak sahile
vurmuşum gibi hissediyordum. Daha önce hiçbir zaman köklerimden ayrılmış
olmanın kırılganlığını bu kadar şiddetli hissetmemiştim.”
Bu sözleri
okurken etkilenmemek mümkün mü? Topraklarından koparılan, ailesiyle birlikte
yıllarca sürgünde kalan bir insanın yaşadıklarını, hislerini, endişelerini
insan adeta kendi yüreğinde hissediyor. Üstelik bunun sebebi, eğitimi
savunması… Gerçekten inanılır gibi değil.
“Pek çok yöntemsel tabuyu kırdık. “okul’un
ötesine geçip ona “Kültür Çemberi” adını verdik; öğrenci “ tartışma
katılımcısı” ile “ders”, “diyalog” ile
“akademik müfredat” ise “ bizleri zora sokan toplumsal durumlar” ile yer
değiştirdi. Katılımcılar ile tartışmalar yaptık, insanların fikirlerinde ve
deneyimlerinde var olan bilgeliğin ortaya çıkmasını sağladık.”
Freire doğrudan
bir program modeli önermemesine rağmen kavramları incelenerek program açısından
çıkarımlar yapılabilir. Yukarıdaki örneklere ek olarak “praxis” kavramı oldukça
ilgi çekici. Kısaca belki kişinin bilinçlenmesi, yaşadığı toplumla, kendi
bağlamıyla ilgili eleştirel bir eylem olarak tanımlayabilirim Bu kavramla
ilgili okumayı planladığım birçok kitap aldım. Sadece bu bile başlı başına bir
araştırma konusu aslında.
Tarih
öğretimi toplumsal çalışmaları ve siyasi hareketleri hep kazananın bakış
açısından yansıtıyor. görüşü gerçekten çok ilginç. Bazen okuduğumuz kitaplarla,
izlediğimiz belgesellerle, filmlerle bilinçlendiğimizi düşünürken aslında
birilerinin istediği gibi düşünmemiz sağlanıyor. Çoğu zaman egemen güçlerin
desteklediği medya kuruluşları, popüler yazarlar, yönetmenler hükümetin
ideolojisi neyse onun yeniden üretilmesi için çaba sarf ediyorlar. Hep sözüne
ettiğimiz, hatta artık klişe haline gelmeye başlamış olan eleştirel düşünce tam
da bu noktada devreye girmeli bence. İçimizde bunu ifade etmek için bir söz var
oluyor,ancak ifade etme hakkını kendimizde görmüyoruz.Çünkü kendi seslerini
dayatanların söylediklerini dinliyoruz. Onların sesleriyle, sözcükleriyle
konuşuyoruz. Bu da Freire’nin “sessizlik kültürü” olarak adlandırdığı durumdur
ve maalesef otoriteye itaat, tehditler, cezalar insanları bu noktaya
götürmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder