Bu haftaki derste Paulo Vittoria’nın Paulo Freire’nin
çalışmaları-düşüncelerinden yola çıkarak yazdığı “Diyaloğun Pedagojisine Giden
Yol” kitabını inceledik. Moderatörü de olunca bu kitapla aramda bağ oluştuğunu
ve kitapta geçen birçok sözün duvar yazısı niteliğinde olduğunu söyleyebilirim.
Özellikle kitabın son bölümünde eşi Nita’nın yorumları, fikirleri çok
etkileyici, güçlü ve kendinden emindi. Kitabı okurken yetişkin eğitiminde Hayat
Boz hocamın grup dinamiği dersi ve onun “Susukunluk Sarmalı” makalesi aklıma
geldi. Elisabeth Noelle-Neumann tarafından ortaya atılan bu kuram ve Freire’nin
sessizlik kültürü birbirinin tamamlayıcılarıydı ve üstüne üstlük eğitim bu
sarmalı devam ettiren sistemin bir parçasıydı.
Hayat Hoca’nın makalesinde geçen Neumann’ın ortaya
koyduğu suskunluk sarmalı “İnsanlar belli bir görüşü benimsemede yalnız
olduklarını düşünüyorlarsa bunu açık olarak dile getirmekten kaçınırlar, eğer
görüşlerinin paylaşıldığında destek göreceğini düşünüyorsa görüşlerini
çevresindekilerle paylaşırlar. Belli bir görüşe sahip birçok insan toplumdan,
bulunduğu çevreden dışlanma korkusuyla görüşünü savunamamaktadır. Suskun
kaldıkça görüş olduğundan daha az ve geçerli sayılacak ve bu durum ise bir
suskunluk sarmalının oluşmasına neden olacaktır.” Suskunluk sarmalına hizmet
eden en önemli araç egemen ideolojinin elinde bulunan kitle iletişim
araçlarıdır. Ancak kitle iletişim araçları kadar etkili olan başka bir araç ise
hegemonyanın devamını sağlayan eğitim sistemidir. Çünkü “Adil dağıtılmayan bir
bilginin antidemokratik bir toplumda yalnızca mevcut güç ilişkilerinin
pekiştirilmesine yarar (Dündar, 1999, Aktaran Boz,1999 ).” Freire ise sessizlik
kültürü olarak bu durumu daha naif biçimiyle ele alır. “Bağımlılıkla sessizlik kültürü arasında
doğrudan bir ilişki vardır. İçimizdeki durumu ifade etmek için bir sözümüz var
ama ifade etmeye hakkımız yoktur çünkü bize kendi seslerini dayatanların
talimatlarını takip ederiz.” Bu döngüyü kıracak ve dönüştürecek olanlar ise
“dışlanma korkusu olmayanlar ya da dışlanmayı göze alanlar yani: marjinaller,
sanatçılar, reformcular ve bilim adamlarıdır.” Eğitimci dönüşümü sağlayacak en
önemli güçtür ancak bunu fark etmesi gerekir. Programı nasıl kullanacağı,
yorumlayacağını bilmeli, kendine inanmalıdır.
Programın amaçlarından bir tanesi de nesillere kültürü
öğretmek, yerleştirmek ve devam ettirmektir. Ancak Freire kültür sadece
sömürgecilere özgü bir kavram olarak ele alır. Kentin baskın sınıfının zevkine
dayatılması söz konusudur. Kültür tüketmekten çok yaratmalı, kültürel
çoğulculuk inşa etmelidir. Yaratılan üst ve alt kültür küreselleşmeye hizmet
eder. Yani en güzel meyve elmadır, herkese bu fikir dayatılır ve tüketilmesi
sağlanır ancak her ülkenin bahçesinde kendi verimli topraklarında leziz ve
farklı meyveler üretilir. Kısaca oluşturmak istenen kültür mozaiğinden çok, tek
ve üstün kültür yaratmak, bunu sınıf çatışmasına dönüştürmektir.
Freire, yaratma edinimini gerçekleştireceği, bireyi
nesne olmaktan özne olmaya dönüştüreceği ütopyasını, ulaşılması bugün mümkün
olmasa da gelecekte ulaşılabilecek bir yer olarak görür. Bunu düşünmek ve
hissetmek için inanç ve umut gerekir. Frerie’nin etkileyici olan en önemli yanı
bence inancı ve inandırıcılığıdır. Sadece bir dine değil insanlara, değişime,
dönüşüme olan inancıdır. Onu okuduğunuzda aranızda bir bağ olması kaçınılmazdır
çünkü radikal kuramcıların sert ve keskin söylemlerinin (Apple, Counts, Rugg
vd.) aksine onun naif bir yanı vardır. Freire sizi Don Kişot’çuluğa ya da Don
Kişot’un yaptıklarının bir gün mutlaka karşılığı olacağına inandırır. Bir
eylemde bulunma hissi uyandırır.
“Özgürlük insanlara lütuf olarak verilmez elde
edilir.” Ülkemize, bağlarımıza ne kadar yakın bir söz ancak bu sözü sadece
hareket serbestliği olarak algılamamak bir o kadar önemli ve değerli. “Özgürlük
korkusu güvenli sularda yüzmeyi terk etmek demektir. İnsanlar nadiren özgürlük
korkularını ifade ederler, tersine kimi zaman bilinçsiz olarak kendilerinin
özgürlük savunucuları olarak yansıtarak bu durumu kamufle etmeye çalışırlar.”
Kendimiz içinde düşünme zamanı acaba özgür müyüz yoksa biz de mi kamuflajın
altına kendini güvende hissedenlerden mi?
“Ezilmekte
olduğumuzu kabul etmekten korktuğumuz kadar yeni denenmemiş ve bilinmeyen bir
gerçeklik ile de yüzleşmekten de korkuyoruz. Ezildiğini farkına varmak
sebeplerinin anlamak, sınırlarını fark etmek ve üstesinden gelme yollarını
aramak konforlu olabilir. Bağımlılık ve cahillik konforludur.” Ülkemizde de
cehalet mutluluktur mottosu bu konforun garantörlüğünü yapmaktadır. Bir
taraftan Sakallı Celal’in “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.”
sözleri durumun diğer bir yönünü bize göstermektedir. Bize öğretilen tükettiğin
ya da alabildiğin sürece özgürsün mitidir. Eğitimimiz bize “gelecekte sahip
olacağımız mülk miktarını ve toplumsal prestijimizi” de gösterir işte bizim
eğitim ve özgürlük anlayışımız da budur. Eğitim sisteminden beklentimiz de
budur. Hemen sonuç bekleriz çünkü okuma yazma somut bir süreçtir ve uzun bir
süreyi kapsamaz. Tüm sistemden de beklentimiz kısa süreli ve somut olandır.
Freire “Neoliberal sistemin daha da kötüleşmesi özsaygının üretim oranlarına
paralel olarak geliştiği, hızlı ve mekanik harekelerin talep edildiği eylem
düşünce ve zaman arasında kurulması gereken uyumun kaybolduğu bir anlayışa
neden olur. Bu durum hemen sonuç almaya odaklı bir eğitim sistemini doğurur.”
sözü ile eğitimin neden “hot button” olduğunu da ortaya koymaktadır.
Peki eğitimde tarafsızlık mümkün mü? Olmalı mı? Eğitim
idealize edilmeli mi? Freire’ye göre, “Her eğitim uygulaması eğitici tarafından
teorik bir duruşu ifade eder. Bu duruş yerine göre bazen daha çok bazen daha az
açık bir biçimde insana ve dünyaya ilişkin bir açıklamayı gösterir. Eğitim ya
insanların var olan sistemin mantığıyla bütünleşmelerini kolaylaştırarak düzene
uygunluk sağlamakta kullanılan bir araç olarak işler ya da onların kendilerini
içinde bulundukları gerçekliğe eleştirel ve yaratıcı bir zihinle baktıkları
dünyanın dönüşümüne nasıl katılacaklarını keşfettikleri bir araç olarak
özgürlük pratiği haline gelir.” Counts öğretmenlerin apolitik bir duruştan yana
olduğunu söylerken haksız değildi ancak tarafsız duruşun bile bir tarafa hizmet
etmektedir yani sessizlik kültürüne. Öğretmenin sınıfta nasıl bir duruş
sergileyeceğini bilmek gerekir. Ancak bu duruş eğitimi öğretime indirmeyen,
anlamı keşfetmemizi sağlayan, dönüştüren bir süreci içermelidir. “Eğer sadece
ezene karşı savaş verirseniz siz ezenin yerine geçersiniz ezen de ezilene dönüşür.
Bu koşullara karşı savaş vermek gerekir.”
O ütopyasına eleştirel eğitim kuramıyla ulaşmaya
çalışmıştır. Okul bir kültür çemberi, öğrenciler tartışmanın katılımcısı,
dersler diyalog, program ise bize zora sokan durumlardır. Eğitimci kişinin
sözcüğü okumadan önce dünyayı okuduğunu ve her grubun birbirinden farklı
olduğunu bilmelidir. Dolayısıyla da her grup için farklı bir materyal
tasarlanır, onların ihtiyaçları dikkate alınır. Kültür çemberinde eğitici her
gün halk kültürü defterleri tutar. Bu defterde hem kendini hem de grubunu
tanıması ve eğitimini şekillendirmesi için önemlidir. Bu defterler eğitimi
olmuş bitmiş bir ana değil yaşamsal bir ürüne dönüştürür. Bu eğitim sürecindeki
diyalog onun tabiri ile “varoluşsal bir gerekliliktir, bir yaratma edimidir.
Bir insanın başka bir insan üzerindeki egemenliğine araç olamaz. Bu yüzden
diyalog ne bir kişinin fikirlerini ötekine yığma edimine indirgenebilir, ne de
tartışmacılar tarafından tüketilen basit bir fikir değiş tokuşu olabilir.” Bu
diyalog sırasında kullanılan üretken sözcükler sayesinde “sessizlik kültürünün
üzerindeki örtü kaldırılır” ve praksis gerçekleşir. Yani bağlamdan kopmadan
teorik olanın pratik alanda karşılığını bulmasıdır. Bu buluşma bir
bilinçlenmeyi doğurur (conscientization).
Son olarak Freire’nin kendi duvarımda kalmasını
istediğim sözlerini paylaşmak istiyorum ve daha fazla Don Kişot’a ihtiyacımız
olduğunu biliyorum.
“Ne kadar cahilseniz dünyada o kadar naifsiniz ne
kadar bilirseniz dünyayı ne kadar anlarsanız dünyanın sahipleri o kadar
korkacaktır.”
“Dinlemek kendini, diğerini, önerileri…
cesaretlendirip yer açmak…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder