Guy Senese'in Ziyareti - Yazar: Gülşah Coşkun Yaşar


Guy Senese’in konuk olarak katıldığı dersten önce kendisiyle Fatma Mızıkacı hocamızın yaptığı söyleşiyi ve Guy Senese ve Steven Tozer’in beraber yazdığı ‘Egemen İdeoloji ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makalesini okudum. Söyleşi de özellikle etkilendiğim noktalardan biri Guy Senese’in değişimin ancak öğretmenin vicdanı ve bilinci ile sağlanabileceği vurgusu oldu. Aslında öğretmenler sınıflarının kapısını kapattıklarında birebir vicdanları ile baş başadırlar ve bir öğretmen Guy Senese’in de belirttiği gibi vicdanı ile değişimi çok etkili bir biçimde yönlendirebilir. Vicdan belki de tamamen kişisel bir nitelik olmasına rağmen öğretmen eğitimi ile ilgili bu bağlamda okumalar yapılmasının ve bu mesajın adaylara verilmesinin çok etkili olacağını düşünüyorum. Guy Senese sınıfta yaptığımız tartışmalarda da öğretmenin vicdanının önemine vurgu yaptı. Öğretmenin vicdanının kişisel vicdan ile ve J. J. Rousseau’nun toplum sözleşmesi ile ilişkisini kurdu. Bizim toplum sözleşmemizde hangi ideallerin olduğunu gruplar içerisinde tartıştıktan sonra sınıf içerisinde de tek tek gruplardan gelen idealleri tartıştık. Bu ideallerin öğretmenlerin vicdanlarıyla birebir ilişkili olduğunu belirtti.  Ayrıca Guy Senese Türkiye’de sosyal sözleşmenin üç önemli ögesi olduğundan da bahsetti. Akılcılık, hümanizm ve ülkenin geleneklerinin ülkemizin toplum sözleşmesini oluşturduğunu ve eğitimi ve öğretmen vicdanını bu ögelerin şekillendirmesi gerektiğinden bahsetti.  

Guy Senese’in söyleşide Amerika’da sansürlerle, standart programlarla ve öğretmen eğitimi ile özgürlüğün dilinin silinip gittiğini ama özgürlüğün dilini Türkiye’de görmesinin onu çok etkilediğini söylemesi de dikkat çekiciydi. Guy Senese’in gözünden özgürlüğün dilinin varlığının ülkemizde görülmesi aslında son yıllarda eğitimde, sosyal yaşantıda, kişilerinin fikirlerini rahatça ifade etmelerinde hemen hemen her alanda yaşanan bu sınırlandırmalarla tezat bir durum oluşturduğunu düşünmekteyim. Söyleşideki beni etkileyen bir başka söylem de Guy’ın Dewey’den aldığı ‘öğrencinin hissettiği ihtiyaç öğretmenin en iyi kaynağıdır’ söylemiydi. Şüphesiz ki, öğretmenin öğrencilerin ihtiyaçlarına göre süreci şekillendirmesinin gerektiği, sürece yönelik kendi bildiğinden, kendini yeterli hissettiği yöntem ve materyallerden değil de, öğrencinin ilgilerini ihtiyaçlarını birincil kaynak görerek süreci yönetmesinin önemi çok açıktır.

‘Egemen İdeoloji ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makalede de ideolojik hegemonyanın öğretmenleri ve öğretme-öğrenme sürecini nasıl olumsuz etkilediği ile ilgili örnekler vardı. Bu makale Amerika’dan örnekler taşımaktaydı fakat ben makaleyi okuduğumda Türkiye ile verilen örnekleri çok eşleştirdim. Makalede egemen ideolojinin iyi niyetli öğretmenleri bile etkilemekte olduğunu öğrencilerin sınıfa getirdikleri toplumsal eşitsizliklerin desteklenmesine, baskın ideolojinin öğretme-öğrenme sürecine ilişkin olumsuzlukların pekiştirilmesine bir şekilde aracı olunduğu vurgulanmıştır. Ve Guy Senese şöyle bir soru sormuştur: ‘Öğretmenler statükonun devamını sağlayan birer özne olmak zorunda mıdır?’ Tabiki olmamalıdırlar. Ama ülkemizde çoğu öğretmen şu an ne öğretmenler odasında görüşlerini açık bir şekilde ifade edebiliyor ne de istediği sendikalara üye olabiliyor. Her şekilde örtük hatta bazen açık bir baskı söz konusu. Karşımızda böyle bir tablo varken de ne yazık ki öğretmenlerimiz ideolojik hegemonyanın bir öznesi olmaktan kaçınamıyorlar ve aslında bir şekilde öğrencilerin her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmelerine aracı olmuş oluyorlar.

Guy Senese’in Amerika’da ders kitaplarının bile baskın ideolojiye göre şekillenmesinin, sınıfsal eşitsizlikler vb. gibi hâkim ideolojiyi rahatsız edebilecek konuların program dışı bırakılmasının aslında ideolojik hegemonyanın baskısı altında öğretme-öğrenme sürecinin yürütüldüğüne ilişkin yorumlanabilir. Buna benzer örnekleri programlarımızda ve ders kitaplarımızda görmemiz aslında nasıl benzer süreçlerden geçtiğimizi göstermesi açısından çok önemli. Mevcut sistemde öğrenciler baskı altında olan öğretmenler, programlar, ders kitapları vb. nedeniyle egemen ideolojiye meydan okuyacak sorular soracak ve yorumlar yapacak şekilde yetiştirilememektedir.

Egemen İdeoloji ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makalede dikkatimi çeken bir diğer noktada bu noktada öğretmen eğitimine düşen görevle ilgili söylenenlerdi. Öğretmenlerin ideolojik hegemonyaya karşı çıkabilecek şekilde yetiştirilmesi, inanmadıkları uygulamalara söz çıkarabilecek ve değişimi yönetebilecek şekilde yetişmelerinin önemi vurgulanmıştır. Öğretmen eğitimimin bu noktadaki rolü çok önemlidir. Çünkü öğretmen adayları mesleklerine ilişkin olumlu olumsuz çoğu yargısını eğitimleri sırasında gözlemlediklerinden, stajlarında gördükleri öğretmen davranışlarından edinmektedir. Guy Senese dersimizde de yaptığı açıklamasında öğretmenlerin kolektif çalışmalarının, seslerini duyurmalarının, hâkimiyet altına girmemelerinin önemini açıkça vurgulamıştır.

Derste yaptığımız tartışmalardan birinde de sosyal adalet kavramından bahsettik. Eğitimde sosyal adaletin de daha önce bahsettiğim öğretmen vicdanı kavramıyla ilişkili olduğunu konuştuk. Eğer bir öğretmen okula gelip, rutin işleri yapıp, öğretme-öğrenme sürecini yönlendirip göz öğrencilerin ihtiyaçlarına kapalı olarak okulu terk ediyorsa sosyal adalet noktasında eksik kalıyor demektir. Guy Senese bu noktada her çocuğa, her çocuğun ilgisine, ihtiyaçlarına dikkat edilmesi gerektiğini savundu. Bir öğretmenin çok iyi bir öğretmen olabileceğini ama sosyal adaleti sağlayacak bireyler yetiştirme konusundaki görevini hiçbir zaman göz ardı etmemesinin öneminden bahsetti. Bu noktada öğretmenler okulda ve sınıf ortamında eşitsizliklere, ayrılıklara karşı sosyal adalet çerçevesinde davranmalı ki yetiştirdiği bireylerde öğretmenlerinden aynı davranışları görebilsin.  Guy Senese ile ayrıca üniversitelerin rolünü de tartıştık. Üniversitelerin günümüzde çocuk bakıcısı gibi işlev gördüğünden ve üniversiteleri bitirip işsiz kalan mezunların bu aşamada kendilerini suçladıklarını ve bu durumun da toplumu karamsarlığa götürdüğünü tartıştık. Bu noktada Guy Senese toplumun kurumlarının verdikleri sözleri tutmamalarının sonucunda oluşan bu durumun yine bu kurumların önlemler alması ve müdahale etmeleriyle çözülebileceğini belirtti. 

Tartışmalarımızdan değerli gördüğüm noktalardan bir diğeri de NCLB hareketinin Guy Senese gözünden yorumlanmasıydı. Kendisi NCLB hareketinin aslında ‘Hiçbir çocuğun geride kalmaması’ gibi bir sloganla kulağa hoş gelen ve eşitlikçi ve adaletli bir uygulama gibi görünen ama isminin çağrıştırdığı fikrin tam aksine çocukların standart sınavlardan başarılı olabilmeleri konusundaki baskı altında kalmaları, öğretmenlerin otonomilerinin çocukları sınavlara hazırlama işlevi ile ellerinden alınması, programdaki sanat, müzik tartışma odaklı derslerin yerini ana dil ve matematik derslerinin alması, okulun fonksiyonunun bireyleri iyi bir iş sahibi olmaları konusunda yetiştirmek olduğu gibi sebeplerle eşitsizliğe ve rekabete birebir kapı açtığını belirtmiştir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Ailelerin çocuklarına ekonomik yeterlilikleri kapsamında sunabildikleri fırsatlar çok farklıdır. Ailelerin çocuklarını özel okullara göndermek, onlara özel ders aldırmak, hatta okullardaki öğretmenlerin bile birbirleriyle yarış içerisinde oldukları ortamları düşünürsek NCLB’daki kadar olmazsa da öğrencilerin bitmeyen bir yarış içerisinde oldukları bir eğitim sistemi ülkemizle NCLB hareketi arasındaki bir benzerlik olarak görülebilir diye düşünüyorum. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder