Guy Senese’nin dersimize
katılmadan önce okuduğumuz iki makalesinin ve sınıfta paylaştığı fikirlerinin
hepimiz için hiç düşünmediğimiz şeylere vurgu yapması, öğretmenin rolü, vicdanı
ve özerkliği gibi konuların derinlemesine anlaşılmasına fayda sağladığını
düşünüyorum. Öğretmenlerin rolleri üzerine yaptığımız tartışmalarda kişinin
kendi bilişinin kendisine yardım eden şey olduğu, onu enerjiye sürükleyenin,
toplum sözleşmesinden gelen şeyin kişinin kendi bilinci olduğu görüşünü dikkat
çekici buluyorum.
Guy Senese ile Fatma hocamızın yaptığı
söyleşide en çok dikkatimi çeken bölümün Amerika’da özgürlüğün dilinin yok
olduğunu ama Türkiye’de bu özgürlüğü görmesi olduğunu söyleyebilirim. Bu
düşüncenin son yıllarda sosyal yaşamda ve eğitimde, politikada giderek azalan
özgürlüğün ve artan sınırlandırmaların tam karşıtı olduğunu düşünmekteyim. Bu
anlamda özgürlük nedir, öğretmen eğitiminde gerçekten özgürlüğün dilini
sürdürebiliyor muyuz gibi soruların zihnimde canlandığını söyleyebilirim.
‘Egemen İdeoloji
ve Öğretmenin Mesleki Otoritesi’ adlı makaleyi okurken son derece keyif
aldığımı ve benim de üzerinde sıklıkla düşündüğüm ideolojilerin öğretmenleri ve
öğretme-öğrenme sürecini nasıl etkilendiğine ilişkin fikirlerini etkileyici
buldum. Her iki ülkede de benzer örneklerin yer alması aslında kültürden
bağımsız olarak benzerr sıkıntıların yaşandığını görmek şaşırtıcıydı. Makalede okulların
görevini hem kültür aktarımı hem de ideolojinin devamlılığını sağlamak olduğu
ifade edilmişti. Ben bu anlayışına bir de yeni kültürler oluşturmayı da
eğitimin amacı olarak eklemek istiyorum. Ayrıca, öğretmen otoritesinin
kaynakları olarak ifade ettiği eğitim kurallarının verdiği otorite, uzman
olarak otorite ve pedagojik otorite olarak dahil edilmesini de önemli bulduğumu
söyleyebilirim. Daha dikkat çekici olan ise öğretmenlerin hizmet etmek
isteyecekleri bir topluluk belirlemelerinde kendilerine yardımcı olacak bir
eğitim felsefesi geliştirmeyi öğrenmelidir görüşüdür. Bugün sınırlayıcı ve
standartlaştırıcı anlayış günümüzde öğretmenlerin kendilerine bir felsefe
oluşturmalarını, görüşlerini açıkça ifade etmelerine, ideolojik hegemonyanın
baskısından kaçışı imkansız hale getirmektedir.
Ülkemize gelen
düşünürlerin, felsefi araştırmacıları, sosyologların, Anıtkabir’den etkilendiği
gibi Guy Senese’in de ülkemizle ilgili dikkatini çeken şeylerin önemli olduğunu
düşünüyorum. Ancak bizler bu gerçekliği zaman zaman unutarak kendimiz
umutsuzluğa kapıldığımızda belki de asıl umut kaynağının toplum sözleşmesini
oluşturan kitaplara, Atatürk’ün fikirlerinde aramalıyız. Belki de işte o zaman
özgür düşünen, kendi kendine yeten ve ideolojinin baskısından kurtulan
eğitimciler olacağız. Peki bu toplum sözleşmesi neden önemli? Guy’ın verdiği
örneği çok beğendiğimi söylemeliyim. Eğer
bir kişinin fikirleri önemli bir konumdaysa (yönetici, müdür gibi) uygun
olmazsa onunla tek başına mücadele etmek son derece zor olabilir. Mesela kız
çocuklarının okula gitmesine karşı çıkan bir idareciyle sadece kız çocuğu olan
insanların mücadele etmesi yerine, kaynağının toplum sözleşmesinden alan
kurallar sayesinde bu sorun çözülebilir. Toplum sözleşmesinin kaynağını da
Anıtkabir’de gördüğü kadın hakların, kaliteli yüksek öğretim alma hakkı gibi
fotoğraflara bağlamasını etkileyici buldum. Bu tartışmaların arasında niçin
ideolojilere ihtiyacımız vardır sorusu ortaya çıkar. İdeolojiler kişilere
enerji verir. Özellikle öğretmenler kendilerine duyulan sonsuz güven için hümanist olmalı, insanlar için ayrımcılık
yapmadan çalışmalı. Toplum sözleşmesinin öğretmenin vicdanı için gerekli olduğu
unutulmamalı, bir silaha dönüştürülmemelidir.
Eğitime ya da
öğretmenin rolünde toplumun ideallerini tartıştığımız bölümde Guy’ın toplum
sözleşmesinin bir kısmının dini kapsamasına ilişkin ifadeleri de bilgilendirici
oldu. Özellikle Amerika’da din ve devlet işleri tamamen ayrılmış gibi görünse
de Hristiyanlığa bir yaklaşmanın olduğu bilgisini paylaşmıştı. Özellikle Hristiyanlık
için bahsettiği iki öğretinin (calvinism ve yardıma ihtiyacı olanlara destek
fikri) aslında toplumların dinden bağımsız olarak benzer fikirlerle
şekillendiğini söylemek mümkün olabilir.
Yine Guy Senese ile
tartıştığımız liberal eğitim daha önceki derslerde konuştuğumuz gibi elitist
oluşu, çok fazla güç gerektirmesi nedeniyle eleştirilmesi gerektiği fikrini
değerli buluyorum. Buna karşılık toplum sözleşmesinin gerektirdiği her çocuğun
elde edebileceğinin en iyisini elde etmelidir görüşü öğretmenin işini yaparken
‘adaletli’ olmasını gerektirir. Okulların çocuklar için birer engel olmaması,
sosyal adalete inanan öğretmenlerin orta sınıf ve hatta fakir öğrenciler için
çalışması gereklidir.
Bir başka tartışma
konusu da üniversitelerin rolü idi. Aslında işsizlik probleminin hem kapitalist
hem komünist düzenler için ortak bir problem olarak ortaya çıkması ve bugün de
‘credential inflation’ içinde olmamız üniversitelerin kişilere meslek
kazandırmak için mi var olduğu tartışmasını ortaya çıkarmaktadır. Guy’ın
ifadesiyle üniversiteler gerçekten sadece gençleri sokaktan uzak tutmak için mi
varlar? Herkese iş bulacakları vaadleri maalesef tutmuyor ve tutulmayan sözler
hegemonyasını oluşturuyor. Bu problemlerin, hegemonyaların çözümleri ancak
politikalarda bulunabilir. Gramshe’nin kurumların toplum için var olduğu ama bu
sözlerini tutmaması ve dolayısıyla da üniversite mezunlarının mezun
olduklarında işsiz kalmalarıyla kendi niteliklerini sorgulayıp, umutsuzluğa
kapılıyorlar. Okullarda rekabetçilik empoze edildikçe başarısızlık
meşrulaştırıyor ve dolayısıyla işsizlik de normalleşiyor. Kurumların toplumsal
sorumluluklarını yerine getirmesi ancak siyasi çözümler üretilmesiyle mümkün
olabilir. Üniversitelerin esasında toplumdaki eşitsizliğin de meşrulaştırılmasına
katkı sağladığı söylenebilir. Kişiler arasındaki adaletsizlik eğer
meşrulaştırılamazsa sosyal krizler ortaya çıkabilir. Ülkemizde ise
üniversitelerin rolünün pek de farklılaştığı söylenemez.
Arkadaşlarımızdan
gelen bir başka soru da ‘No Child Left Behind’ yasasıydı. Guy’ın yorumu bu
yasanın çocuklar üzerinde standart testlerin daha fazla baskı yarattığı, bu
yasadan önce daha fazla çalışılan politika, tarih gibi alanların bu yasa
itibariyle tamamen matematik, okuma gibi alanlara yönlendirildiğiydi. Hatta
sadece bir çocuğun geride bırakılmadığı yasası değil bir çok şeyin geride
bırakıldığı yasası olarak yorumladı. Dezavantajlı çocukların daha da
dezavantajlı hale geldiği, şiir seven, kitap yazmayı hayal eden çocukların
standart sınavlar nedeniyle başarısızlığa sürüklendiğini söyleyebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder