İnovasyon ve Eğitim - Yazar: Metin Kartal


Bu haftaki dersimize Dr. Nurdan Kalaycı’nın katılacak olmasından ötürü dersimize kısa bir tartışma ile başladık. John Dewey’in Deneyim ve Eğitim Kitabında geçmişin bir amaç (ends) olarak değil de bir araç (means) olarak kullanılması gerektiği vurgusuyla tartışmamızı tamamlamıştık. Ardın Dr. Kalaycı ile başladığımız derste bir video ile başladık. Videodaki usta vurgusu ile birlikte ustalık için gerekli olan 3 özellik sıralandı: Sadakat, sabır ve zaman. Yani bir alanda hemen oluvermenin zaman aldığını, yapmış olduğumuz işe aşk ile bağlanmamızı ve ona asla ihanet etmememiz gerektiğini bir kez daha gördüm. Ve elbette en sonunda ondan alacağımız meyveleri ise sabırla beklememiz gerektiğini de… Özdemir Asaf’tan bir alıntı galiba bu durumu çok güzel özetlemektedir: “Damla kendini tamamlayınca damlar…” Her üretimde, her bir yaratımda ve her bir yeni üründe ciddi bir birikime ve emeğe ihtiyaç olduğu çok açıktır. Dersimiz inovasyon, kalkınma ve yaratıcılık temalarındaydı. Aslında dersimizin izlencesinden biraz farklı görünse bile aslında eğitimin ulaşmak istediği en nihai sonucu daha şimdiden Dr. Kalaycı ile görmüştük. Biz hep demiyor muyuz? “Eğitim yeni bir şey düşünmek, yeni bir şey yaratmak ve yeni bir şey keşfetmektir.” Bunların nasıl olabileceğinin ipuçlarını içeriği dolu dolu olan bir dersimizle anlamaya çalıştık. Peki, yaratıcık neydi? Gelen farklı cevapların üzerine, bir cevap da benden gelmişti: “İnsanlığa faydalı olan şeylerdir…” Dr. Kalaycı’dan gelen yeni bir soruyla irkilmiştim: “Yaratıcılık, her zaman insana faydalı olacak bir şey midir?” Düşününce hiç de öyle olmadığını yakın tarihimizden örneklerle gördük. Neydi bunlar? Atom bombası, Ruanda oteli katliamı ve dünyanın diğer bölgelerinde bu durumlara benzer hadiseler… Demek ki her yaratıcılık insana faydalı olmuyor, bilakis insanlığın sonunu getiriyordu.

Dersimiz bir diğer tartışma konusu ise, yurtdışında güzel örneklerini görüp ülkemizde umarsızca tükettiğimiz kuramlardı. Bunların en başında “Çoklu Zeka Kuramı” nın geldiği görülmektedir. Bunun alında yatan temel neden ise okuduğumuz kuramları tam anlamıyla, yani hakkıyla enikonu okumadığımızdan kaynaklanmaktadır. Bu eksik ve yüzün okumalarımızdan sonra da kuramı kavrayışımız ve hatta ona getireceğimiz eleştiriler de haksız ve yersiz olmaktadır. Durum böyle olunca da ülkemizde eğitimde faydalı olmasını beklediğimiz kuramlar beklenen sonucu vermediği ve kısa bir süre sonra ise bitip tükendiğini görmekteyiz. Yalnızca “Çoklu zekâ kuramı” olsa… Bunun yanında 2005 yılında eğitim programlarımızı revize edip yapılandırırken temel aldığımız “Yapılandırmacılığı” 5-6 sene gibi çok kısa bir sürede tükettiğimiz hatta tu kaka ilan ettiğimiz bir kuram haline getirmedik mi? Tam da bu nokta şu soruyu sorasım geliyor? Sahi, biz neyi tam ve hakkıyla anladık? Gözümüzün önünde ve her gün öğretmenlerimizden duyduğumuz “öğrenci-merkezli yaklaşım”… Sizce bunu da biz ve öğretmenlerimiz ne kadar anladılar da öğrenci merkezli bir eğitim yapmaya çalışıyoruz. Gestalt kuramcılarının fil metaforuyla anlatmaya çalıştıkları durum aslında bizim durumumuzu özetliyor. Karanlık bir oda düşünün ve bu odada herkes kocaman bir şeyin bir tarafından tutmuş ve onu tanımlayama çalışıyor. Bu duruma benzer bir konu ise dersimizde tartıştığımız inovasyon kavramında da yaşandığını görmekteyiz. Sektör inovasyon olara, MEB yenilikçi, Arman Kırım ticat, TDK ise yenileşim olarak tanımlamaktadır. Alın size bir başka fil örneği daha… Kavram henüz çok yeni ve dünyayı kasıp kavurmaktadır. Sizce bu kavramın ve arkasındaki kuramın ömrü ne kadar olacaktır? 5 yıl, 10 yıl… Bekleyip birlikte göreceğiz. Ancak Dr. Kalaycı resmen kendini bu işe adamış durumunda… Bari bu kavram ülkemizde doğru ve hakkıyla anlaşılsın da hemen tüketilmesin…

Buraya kadar her şey tamam gibi görünüyor ben de! Peki, şimdi kendime yeniden soruyorum: “Yaratıcılık nedir?”, cevap: İçinde orijinalite barından ve insanlığın iyiliğine hizmet eden şeylerdir. Peki, “İnovasyon nedir? Cevap: Bu yaratıcılıkların ticari bir ustalıkla sanayi ile buluşturulmasıdır. Ancak bunu meydana getirmek, soruyu sorup bir çırpıda yanıtlamaya benzememektedir. Leski, Fırtına ve Yaratıcılık adlı eserinde yaratıcı süreci bir fırtına benzetmektedir. Yani bir anda coşar, sonra biraz durulur ardından yeninden şaha kalkar… Yani içinde emeği, birikimi ve sadakati barındırmaktadır. Bu iki kavramın arasındaki farka bakacak olursak, yaratıcılıkta manevi bir değer vardır, ancak inovasyonda ise maddi bir değer, yani tatmin vardır. Başarısızlık ya da yenilgiden sonra çocukluğumdan beri sürekli olarak söylenen bir söz vardı: “Ne yapayım, atomu parçalayamazdım ya!” İnsanlar bunu resmen diline pelesenk etmişlerdir. Ancak bu dedikleri gerçek oldu Cern Deneyi ile maddenin en küçük yapı taşı denen şeyi parçaladılar. Aslında başarısızlık ya da yenil anında sürekli sarf ettiğimiz bu sözü incelediğimizde içinde bir imkânsızlık ve çaresizlik barındırmaktadır. Demek ki bizim meselelere nasıl baktığımız ve onları nasıl kavradığımız bizim düşüncemizi ve hatta yaratıcılığımız da etkilemektedir. Ama elin oğlu bu durumu böyle görmedi ve atom deninde onda imkansızlık ya da çaresizlik değil, onun kafasında milyonlarda acaba oluştu ve sonunda da başardılar. Yani, bir tabu daha yıkılmış oldu…

Çok uzağa değil, yakın tarihimize baktığımızda büyüklerimizin inanılmaz hatta Dewey’i bile kendisine hayran bırakan bir okul modeli yarattılar: Köy Enstitüleri… Ancak bu okullarımız da diğer kuramlar gibi anlaşılmadan ve kavranmadan hemen tüketiverdik. Galiba bizim millet olarak temel sorunumuz ortaya koyduğumuz yenilikçi, inovatif, ticat bir şeyin, artık adına ne dersek diyelim etkilerini, sonuçlarını ve kazanımlarını göremeyecek kadar sabırsızız. Bu bakımdan yaratıcı ve inovatif düşünce içinde benim önceliğim sabırlı olmaktadır. Bundan sonra sebat, sadakat ya da sizin kendinizi tamamlayacağınız kavramlar gelmektedir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder