Antik Yunan’dan bu zaman eğitim ve
içeriği hem feylesofların hem bilim insanlarının hem de politikacıların odak
noktası olmuştur. Alan yazında süre gelen eğitim ve eğitim programı
kavramlarının tanımlanması çabası; hemen hemen bütün Eğitim Felsefesi, Eğitim
Programları, Program Değerlendirme, Eğitim Temelleri ve Öğretim Stratejileri
kitaplarının giriş bölümünde rahatlıkla görülmektedir. Kitapların birinci
bölümlerinde eğitimle ya da eğitim programıyla ilgili bir bahis açılacaksa
mutlaka ilgili kitabın yazarının kavramlara bakış açısı ve bunlara ilişkin
kendi tanımları mutlaka yer almaktadır. Aslında okuma networkümü yurt dışı
literatürle genişletmeden önce yazarların bu tanımlama çabasının sadece
Türkiye’de olduğunu hep düşünmüştüm. Ancak durum yurtdışında da pek farklı
değildi. Sanki araştırmacılar akademik bir miyopluğa yakalanmış gibi hemen
hepsi akademik olarak otistik refleksler göstermekteydi. Hangi tanıma ya da
bakış açısına bakarsak bakalım arkasında şu felsefi yönelimi görmekteyim:
Normatif ve preskriptif bir felsefi yönelim, miras gibi akademik camiaya
kalmıştı. Belki de bu miyopluk ve kavramların kendi kendilerini yeniden
üretmeleri ve sonucunda bir şey üretememeleri farkında olmadan bizleri bir
atlıkarıncanın sırtına yerleştirivermişti de haberimiz olmamıştı. Dönüyorduk,
rengarenk, anlaşılması güç ve çetrefilli tanımların üzerinde ve etrafında dönüp
duruyorduk. Ancak hiç mi hiç kimse bizim neden olduğumuz yerde, yani
Bobbitt’in, Charters’ın, Tyler’ın, Taba’nın ya da Tanner ve Tanner ve
Schubert’in söylediklerinden farklı bir şey duymak, söylemek ve üretmek
istemiyorduk. Bunun nedeni neydi, bunu hep kendime sorup durdum. Gerçekten neydi?
Belki de içimizce en cesur olanları yeniden kavramsallaştırma paradigması
mıydı? Paradigmanın adı aslında yeni bir üretimin ve yaratmanın olmadığını
bizlere açıkça söylese bile içinde belki benim gibi binlerin duygularını
barındıran güçlü bir felsefi bir yönelim vardı: Eleştirel veya kritik felsefi
yönelim. Benim de miyop olmama, yani uzak geçmişi ve uzak geleceği görememe
neden olan bu bakış açısını yakalayamayışımızdı. Pinar’ın beni zamanlar arası
bir yolculuğa çıkarmasından sonra eğitime ve hayata bakışımı da değiştirmişti.
Bu bakışın arkasında özgürleşme vardı, birey olma vardı, ben olma vardı,
düşüncelerim vardı, fikirlerim vardı, yani bir Metin vardı içimde…Freire’nin
diyalogu ve derin bir bilinçlendirme çabası vardı…Nihayet bizleri bindiğimiz
atlı karıncadan indiren ve 100 yıla yakındır bilimsel ve teknik yaklaşım içinde
kilim gibi dokunan eğitim programı alanına bomba gibi düşün Schwab’ın şu
sözleri olmuştu: “Eğitim programı alanı ölmek (moribund) üzeredir…” Aslında bu
eleştirel bakış bir geleneğe, program zeminine kilit taş misali gibi sımsıkı
oturmuş baskın-geleneksel program geliştirme anlayışının karşısına dikilmişti.
Peki neydi eleştiri. Bizler yıllarca neleri kaçırmıştık gözden: Programı
anlamayı ve programın uygulanması esnasında “bireyin” hayatında bıraktığı
izleri, yani yaşantıları, biyografileri, otobiyografileri (yaşam hikâyelerini),
deneyimleri, fenomenleri, politik mesajları… Aslında beni ben, seni sen ve onu
o yapan şeyin kendisini hep gözden kaçırdık ya da görmek istemedik. Bizlere eğitim
programı diye geliştirilen metinlerin aslında bizleri dönüştürmeyip, bizlere
nasıl şekil verdiğini göremedik. Pozitivist ve gelişmekte olan Post-pozitivist
paradigma arasındaki krizin fitilini ateşleyen olay yine siyasi yetkeler
arasındaki güç mücadelesidir. Post-pozitivist paradigma düzlemindeki yeniden
kavramsallaştırma, programın artık teknikperest bir yaklaşımla yönetilen cansız
bir makine gibi görülmemesi, aksine kanlı canlı bir organizmanın olduğunu
vurgulayarak siyasi olarak anlamaya dikkat çekmiştir. Bu paradigma
değişikliğinden rahatsız olan güçlü bir siyasi odağın başını çeken Başkan
Ranold Reagon tarafından hazırlanan “A nation at a risk” raporuyla bir kez daha
gündeme gelmiştir. Bu teknikperest, preskriptif ve normatif paradigmanın, yani
pozitivizmin kaymasına engel olmak için ABD’nin eğitim anlamında risk altında
olduğuna dikkat çekerek ekonomik bir kuruluş olan OECD tarafından PISA gibi
ülkelerin eğitim fotoğraflarını çeken bir sınav sistemleri ile durum ajite
edilmiş hem de kurnazda diğer ülkelerin eğitim potansiyeli hakkında engin bir
bilgiye ulaşılmıştır. Peki, yeniden kavramsallaştırmanın bu kahramanca çıkışı
kimin işine yaradı. Hiç kimsenin mi? Hayır! Yine ekonomik güdümlü eğitim
programı anlayışının işine yaradı… Peki, kime yaramadı! Ne küresel ekonominin
ve ağır çalışma koşulları altında çalışan öğretmenlerin, eğitim programlarıyla
ezilen öğrencilerin ne de kapitalist bir sisteme teslim edilmiş eğitim
programının hiç mi hiç işine yaramadı… Son olarak belki son olmayan darbe ise
yine ajitasyon ve siyasi slogan olan 2000 yılı ABD Başkanlık seçimlerinden
sonra Başkanlık koltuğuna oturan George W. Bush tarafından “No Child Left
Behind (2001)” söylemiydi. Bush’un eğitimle ilgili ortaya koymuş olduğu bu
sözüm ona güçlü söylem, 1996 seçimlerinde Bill Clinton tarafından geliştirilen
ve öğretmen niteliğine vurgu yapan şu söylemin devamı niteliğinde olduğu da
apaçık ortadadır: “Konu alan bilgisine sahip adanmış ve seçkin öğretmenler,
etkili bir şekilde eğitilecek ve yüksek standartlarda öğretme-öğrenme
faaliyetlerini nasıl yapacaklarını bileceklerdir.” Bu söylem öylesine kendisine
yer edindi ki, ABD’de başlayıp dünyanın hemen her yerinde domino etkisi yapana
akreditasyon, kalite ve standartlaşma hareketi ile devam etti. Sanki tüm dünya
buna dünden hazırmış gibi de sahiplenildiği görülmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder