Yeniden Kavramsallaştırma Dönemi - Yazar: Metin Kartal


Antik Yunan’dan bu zaman eğitim ve içeriği hem feylesofların hem bilim insanlarının hem de politikacıların odak noktası olmuştur. Alan yazında süre gelen eğitim ve eğitim programı kavramlarının tanımlanması çabası; hemen hemen bütün Eğitim Felsefesi, Eğitim Programları, Program Değerlendirme, Eğitim Temelleri ve Öğretim Stratejileri kitaplarının giriş bölümünde rahatlıkla görülmektedir. Kitapların birinci bölümlerinde eğitimle ya da eğitim programıyla ilgili bir bahis açılacaksa mutlaka ilgili kitabın yazarının kavramlara bakış açısı ve bunlara ilişkin kendi tanımları mutlaka yer almaktadır. Aslında okuma networkümü yurt dışı literatürle genişletmeden önce yazarların bu tanımlama çabasının sadece Türkiye’de olduğunu hep düşünmüştüm. Ancak durum yurtdışında da pek farklı değildi. Sanki araştırmacılar akademik bir miyopluğa yakalanmış gibi hemen hepsi akademik olarak otistik refleksler göstermekteydi. Hangi tanıma ya da bakış açısına bakarsak bakalım arkasında şu felsefi yönelimi görmekteyim: Normatif ve preskriptif bir felsefi yönelim, miras gibi akademik camiaya kalmıştı. Belki de bu miyopluk ve kavramların kendi kendilerini yeniden üretmeleri ve sonucunda bir şey üretememeleri farkında olmadan bizleri bir atlıkarıncanın sırtına yerleştirivermişti de haberimiz olmamıştı. Dönüyorduk, rengarenk, anlaşılması güç ve çetrefilli tanımların üzerinde ve etrafında dönüp duruyorduk. Ancak hiç mi hiç kimse bizim neden olduğumuz yerde, yani Bobbitt’in, Charters’ın, Tyler’ın, Taba’nın ya da Tanner ve Tanner ve Schubert’in söylediklerinden farklı bir şey duymak, söylemek ve üretmek istemiyorduk. Bunun nedeni neydi, bunu hep kendime sorup durdum. Gerçekten neydi? Belki de içimizce en cesur olanları yeniden kavramsallaştırma paradigması mıydı? Paradigmanın adı aslında yeni bir üretimin ve yaratmanın olmadığını bizlere açıkça söylese bile içinde belki benim gibi binlerin duygularını barındıran güçlü bir felsefi bir yönelim vardı: Eleştirel veya kritik felsefi yönelim. Benim de miyop olmama, yani uzak geçmişi ve uzak geleceği görememe neden olan bu bakış açısını yakalayamayışımızdı. Pinar’ın beni zamanlar arası bir yolculuğa çıkarmasından sonra eğitime ve hayata bakışımı da değiştirmişti. Bu bakışın arkasında özgürleşme vardı, birey olma vardı, ben olma vardı, düşüncelerim vardı, fikirlerim vardı, yani bir Metin vardı içimde…Freire’nin diyalogu ve derin bir bilinçlendirme çabası vardı…Nihayet bizleri bindiğimiz atlı karıncadan indiren ve 100 yıla yakındır bilimsel ve teknik yaklaşım içinde kilim gibi dokunan eğitim programı alanına bomba gibi düşün Schwab’ın şu sözleri olmuştu: “Eğitim programı alanı ölmek (moribund) üzeredir…” Aslında bu eleştirel bakış bir geleneğe, program zeminine kilit taş misali gibi sımsıkı oturmuş baskın-geleneksel program geliştirme anlayışının karşısına dikilmişti. Peki neydi eleştiri. Bizler yıllarca neleri kaçırmıştık gözden: Programı anlamayı ve programın uygulanması esnasında “bireyin” hayatında bıraktığı izleri, yani yaşantıları, biyografileri, otobiyografileri (yaşam hikâyelerini), deneyimleri, fenomenleri, politik mesajları… Aslında beni ben, seni sen ve onu o yapan şeyin kendisini hep gözden kaçırdık ya da görmek istemedik. Bizlere eğitim programı diye geliştirilen metinlerin aslında bizleri dönüştürmeyip, bizlere nasıl şekil verdiğini göremedik. Pozitivist ve gelişmekte olan Post-pozitivist paradigma arasındaki krizin fitilini ateşleyen olay yine siyasi yetkeler arasındaki güç mücadelesidir. Post-pozitivist paradigma düzlemindeki yeniden kavramsallaştırma, programın artık teknikperest bir yaklaşımla yönetilen cansız bir makine gibi görülmemesi, aksine kanlı canlı bir organizmanın olduğunu vurgulayarak siyasi olarak anlamaya dikkat çekmiştir. Bu paradigma değişikliğinden rahatsız olan güçlü bir siyasi odağın başını çeken Başkan Ranold Reagon tarafından hazırlanan “A nation at a risk” raporuyla bir kez daha gündeme gelmiştir. Bu teknikperest, preskriptif ve normatif paradigmanın, yani pozitivizmin kaymasına engel olmak için ABD’nin eğitim anlamında risk altında olduğuna dikkat çekerek ekonomik bir kuruluş olan OECD tarafından PISA gibi ülkelerin eğitim fotoğraflarını çeken bir sınav sistemleri ile durum ajite edilmiş hem de kurnazda diğer ülkelerin eğitim potansiyeli hakkında engin bir bilgiye ulaşılmıştır. Peki, yeniden kavramsallaştırmanın bu kahramanca çıkışı kimin işine yaradı. Hiç kimsenin mi? Hayır! Yine ekonomik güdümlü eğitim programı anlayışının işine yaradı… Peki, kime yaramadı! Ne küresel ekonominin ve ağır çalışma koşulları altında çalışan öğretmenlerin, eğitim programlarıyla ezilen öğrencilerin ne de kapitalist bir sisteme teslim edilmiş eğitim programının hiç mi hiç işine yaramadı… Son olarak belki son olmayan darbe ise yine ajitasyon ve siyasi slogan olan 2000 yılı ABD Başkanlık seçimlerinden sonra Başkanlık koltuğuna oturan George W. Bush tarafından “No Child Left Behind (2001)” söylemiydi. Bush’un eğitimle ilgili ortaya koymuş olduğu bu sözüm ona güçlü söylem, 1996 seçimlerinde Bill Clinton tarafından geliştirilen ve öğretmen niteliğine vurgu yapan şu söylemin devamı niteliğinde olduğu da apaçık ortadadır: “Konu alan bilgisine sahip adanmış ve seçkin öğretmenler, etkili bir şekilde eğitilecek ve yüksek standartlarda öğretme-öğrenme faaliyetlerini nasıl yapacaklarını bileceklerdir.” Bu söylem öylesine kendisine yer edindi ki, ABD’de başlayıp dünyanın hemen her yerinde domino etkisi yapana akreditasyon, kalite ve standartlaşma hareketi ile devam etti. Sanki tüm dünya buna dünden hazırmış gibi de sahiplenildiği görülmektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder