EĞİTİM KURAMLARINA DAİR DUYUŞSAL BİR YAZI- YAZAR: EDA DOĞAN

 

“HER ANLAMDA” AÇLIK OYUNLARI

“Asıl tehlike; açlık hakkında akademinin sınırları ve güvenliği içerisinde yazmanın ve açlığın gerçek deneyiminin kopukluğudur.”

                                                                                                                               Paulo Freire

İstemedikleri, seçmedikleri hayatların içinden bana bakan o gözler… Onlarca, yüzlerce, binlerce göz… Büyük gelgitlerle bilmem kaç kez sorguladığım öğretmen misyonumun izin verdiği ölçüde dokunmak istiyorum onlara. Hala insanların iyi ve güzel olduğuna inandırmaya çalışıyorum onları. Sanki bir sürü kuş var önümde ve onlara uçmaları gerektiğini, uçunca masmavi gökyüzünün güzelliklerini keşfedeceklerini, özgürlüğün nasıl vazgeçilmez bir şey olduğunu anlatıyorum ama ne benim sesim onlara ulaşıyor ne de onların sesi bana. Tam da Sokrates ve J.J. Rousseau gibi düşünürlerin dediği noktadayım: ‘’İnsan doğuştan iyidir ama toplum onu bozar.’’

Güzel günler göreceğiz çocuklar, motorları maviliklere süreceğiz desem de ortada maviliklere sürecek motor da yok o heyecan da… Ve mavi nasıl kararır yıllar geçtikçe görüyorum. Tıpkı Mai ve Siyah romanında farkındalığının acı zirvesine çıkan Ahmet Cemil gibi. Kapkara gerçekler… Çoğumuzun henüz farkında olamadığı pek çok gerçeklik…

Bu çocukların yoksunluklarını, her anlamda açlıklarını, yitip gitmişliğini hangi felsefi anlayış ya da kuram, hangi eğitim sistemi, hangi eğitim programı tamamlayabilir ki diye düşünmeden edemiyorum.

12. sınıf öğrencim Can’ın ben hiç deniz görmedim hocam, dediği bir gerçekliğin acısıyla yazıyorum bu satırları. Yoksulluğun, adaletsizliğin daha küçük yaşlarında ayaklarına prangalar vurduğu itilmiş, kakılmış hayatlar... Meslek liselerine yönelik yanlış algının etkisiyle ötekileştirmenin bir tokadını da okulda yiyen bu gençler, bazen akran zorbalığına maruz kalırken çoğu zaman da bir aile büyüğünün veya anlayışsız bir öğretmenin hakaretlerine boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Zaten maddi ve manevi sıkıntılar içindeki zor yaşam koşullarını sürdürmek zorunda olduklarından çoğu, bir işte çalışıyor ya da stajdan aldığı parayı ailesine götürüp evin geçimine destek olmaya çalışıyor. Böylesine dezavantajlı grupların yoğun yaşadığı bölgelerde okula aç gelen, parası olmadığı için bir saate yakın yol yürümek zorunda olan, mutsuz, öğrenilmiş çaresizlik içinde her şeyden vazgeçen bir öğrenciyle karşılaşmamanız mümkün değil. Bu kadar maddi yoksunluk ve açlığın içinde onlardan defaatle duyduğum birkaç cümle ruhlarının aldığı yarayı çok net ortaya koyuyor: Hocam bizi kimse anlamıyor. Hocam biz hiç değer görmüyoruz. Çoğu parçalanmış ailelerin çocukları olan bu öğrencilerin gerçekliği biz büyüklerin gerçekliğinden öylesine farklı ki… 
Biz nerede hata yapıyoruz? Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın mutsuzluğunun farkında mıyız? Kurtuluşumuzun reçetesi nedir? Tek suçlu eğitim programları mı?

Bugün sahip olduğumuz bilgi, aldığımız eğitim hayata dair bir anlam oluşturmuyorsa, derinleşmemize izin vermiyorsa ve nihayetinde insanlığımıza bir katkısı yoksa onu sürdürmekteki bu ısrar neden? Hepimiz bu çocukları bu düzende kaybettik ve maalesef ki olanlardan, olacaklardan tüm paydaşlar olarak  hepimiz sorumluyuz. Toplumun programı ile eğitim programlarını bağdaştıramadığımız büyük bir paradoksun girdabında yitirdik onları.

Nasıl mı?

Mülteciler sorunuyla boğuşan ülkemizde çocuklarımız kendi sokaklarına güvenle girebilmek için ceplerinde bıçak taşırken biz onları zorla akşamın beşine kadar okulda tutmayı marifet sayıp üstüne üstlük hayatta asla işlerine yaramayacak konuları öğrenmeleri konusunda notla  tehdit ettik.

Bir gece önce alt komşularında cinayet işlenen çocuğun kafasına zorla hece ve aruz ölçüsünün kurallarını öğretmekte ısrarcı olup  bizi dikkatli dinlemediği için de onu azarlamayı marifet bildik.

Cebindeki son parasının zorba arkadaşı tarafından çalındığını bilmediğimiz Taha’nın o açlıkla tarih dersi sınavında başarılı olamayacağını anlamak istemedik.

Annesi babası ayrılmanın eşiğinde olan Atakan’ın bazı zamanlar okula gelmediğinde neden gelmediğini önemsemedik, soruşturmadık. Oysa okula gelmediği zamanlarda Atakan, evdeki down sendromlu kardeşine bakmak zorundaydı çünkü annesi evin geçimini sağlamak için bir matbaada yarı zamanlı iş bulmuştu.

Hiç anne-baba sevgisi görmemiş Ayşe’nin siyasi kitaplardaki arayışlarını aptallık olarak nitelendirip farklı düşüncelerinden dolayı onu mimlemek ve müdüre şikâyet etmek için sıraya geçtik. 

Sözün kısası ne onları anlayabildik ne de  hayatı anlamlandırma yolculuklarında onlara eşlik edebildik.

EĞİTİM PROGRAMI KURAMLARI PENCERESİNDEN BİR OLAYA DAYALI TESPİTLER

Okul adını verdiğimiz seri üretim fabrikalarındaki insan tipi, değerlerinden oldukça uzaklaştırıldı, insani yönleri törpülendi ve makine hissizliğindeki bu yolda hızla ilerliyor. Yaratılan kapitalist ve seküler düzenin bir gün duygularımızı bu kadar satın alabileceğini kim tahmin edebilirdi ki? Duygular, hisler para etmez, önemsenmez oldu. Duygular yoksa insan sayılır mıyız ki? Paul Freire’ye göre somut olana, hissettiklerimize, sezgimize, açıkça görünür olana öncelik vermeliyiz fakat duyguyu da bir kenara atamayız. Peki neyi arıyoruz şimdi? Bilimi mi, teknolojiyi mi? Elbette bilime ve teknolojiye olan ihtiyacımız bitmeyecek ama insanlık olmadan tüm bunların ne anlamı var ki? Son derece gelişmiş, zengin, refah, medeni şehirler ve bunların içinde yaşayan insanları düşünelim. Merhamet, sevgi, saygı, dürüstlük, güven, empati, umut, hayal kısacası insanlık olmadan tek bir insanın mutlu olamayacağının garantisini verebilirim. Medeniyetler Arası Etkileşim Teorisi kitabı yazarı Prof. Dr. Peng Shu Zhı bu konuda medeniyet kavramı tamamiyle maddi konfor ölçeğinden kurtarılmalıdır; medeniyet ve refah insani değerlerin üzerine inşa edilmelidir, der.

Arıyoruz… Arayacağız… Arayışımızın kaynağında ve eğitimin temelinde tamamlanmamış olduğumuzu fark etmemiz yatıyor. Tamamlanmamış varlık oluşumuz daha iyi günler inşa edebileceğimize dair bizlere umut vermeye devam edecek. Arayışımızı eğitim kanalıyla yapan eğitimciler, düşünürler, eğitim programcıları çeşitli fikirlerin penceresinden seslenmiş insanlığa yüzyıllardır. Bu eğitim programcılarının fikirlerinin yansımasını geçmişte yaşadığım bir örnek olay üzerinden anlatmanın daha somutlaştırıcı olacağını düşünüyorum:

Tarih: 27 Kasım 2023

Ders: Türk Dili ve Edebiyatı

Öğrenci: Özlem

 Derste İslamiyet etkisinde gelişen Türk edebiyatı konusunu işliyordum ama Özlem sürekli arkasında oturan diğer öğrencimle konuşuyor, göstermemeye çalışsa da sakız çiğnediğini görüyordum. Dikkatini çekip derse odaklanmasını istedim. Biraz vakit geçtikten sonra yine konuşmaya başladı. Ben orada işimi yapmaya çalışırken öğrencimin beni dikkate almaması beni sinirlendiriyor ayrıca hem sınıfın hem benim dikkatimizi iyiden iyiye dağıtıyordu. Sabırlı davranmaya çalışıyordum. Telefona baktığını da görünce artık dayanamadım ve Özlem’e şimdi müdürün yanına gidiyorum, dedim çünkü önceki derslerde de uyarmıştım ama artık etkili olmadığını anlamıştım. O da telefonu yüzüme fırlatırcasına sırasının altına attı. Sınıftan çıktım ama doğrudan müdüre gitmektense önce babasını aramayı düşündüm. Babasının numarasını buldum ve onunla konuştum. Duyduklarım beni o kadar üzdü ki anlatamam. Özlem’in gerçekliği nerede, benim gerçekliğim nerede diye düşündüm hep. Ben ona konuyu zorla dinletmeye çalışırken aslında o günlerdir içinden, dışından hatta tüm benliğiyle çok büyük bir sorunun ortasında kalmış. Ergenlik döneminde olan Özlem yalnızlık içinde ve bocalama döneminde imiş. Aslında ders esnasında yaptığı her şeyin varoluşsal bir sancı olduğunu yeni anlıyordum. Bu çocuğa debelendiği o kuyudan çıkması için birilerinin yardım etmesi gerekiyordu. İyi de nasıl? Şimdi ben bu öğrencime hangi eğitim programı anlayışından yaklaşıp yardımcı olmalıyım? Bunu ancak farklı eğitim anlayışını benimseyen öğretmen bakış açılarını dinleyerek bulabileceğimi düşündüm.

SENARYO

Yer: Öğretmenler Odası

Öğretmenler: Kadir, Adile, Saffet, Burcu

Sistematik Eğitim Anlayışına Sahip Öğretmen Kadir

Sistematik Eğitim Programının bana verdiği haklarla öğrencimin yaşadığı sorunu kendimce çözmeye karar verdim. Biz sistematik eğitimcilerin amacı aslında küresel pazarda ekonomik olarak rekabet edebilecek çocuklar yetiştirmek değil mi? O zaman bu çocuk emin ellerde, ben onun öğretmeniyim; onun için en iyisini ben bilirim. Onun tüm sorunlarını çözüp kafamdaki mükemmel toplumun bir üyesi yapacağımdan kimsenin kuşkusu olmasın. Onun, toplumun işleyişine katılmadığı her an zarardır. Okul demek üretim, verimlilik, fayda demektir. Eğitim programımız topluma hizmet etme üzerine kuruluyken hislerimizin bizi bu şekilde savurmasına izin vermemeliyiz. Özlem ekonomik çarkı döndürsün, mesleğini eline alsın, parasını kazanmaya başlasın; bunların hiçbirini hatırlamayacak bile. Paranın yüzü sıcaktır, tüm sorunları çözer. Ayrıca annesi bile olsa kimsenin ahlak bekçiliğini yapamaz ki; herkes kendinden sorumlu. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki: Standartlar bizim iyiliğimiz için oluşturulmuş, bunun dışına çıkmak da ne demek? Kurallara uyacak, derslerde öğretmenlerini can kulağı ile dinleyecek; başka seçeneği yok.

Liberal Eğitim Anlayışına Sahip Öğretmen Adile

Liberal Eğitim Programının ahlaka verdiği önemi hepimiz biliyoruz, dolayısıyla bu konu liberal bir öğretmen olarak beni çok ilgilendiriyor. Günümüzde yaşanan ahlaki sorunlara eğitim programımız maalesef çözüm olamamaktadır. Özlem ve Özlem gibi birçok öğrencinin yaşadığı sorunların temelinde ne yazık ki değerlerimizin yozlaşmasını, insanların yabancılaşmasını, ahlaki çöküşü net biçimde görebilmekteyiz. Sosyologların, felsefecilerin, toplumun, velilerin yani tüm paydaşların çocuklarımızın her anlamda sağlıklı yetişmesinde büyük sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Hep birlikte okulun amacını yeniden inşa edip çocuklarımızı mutlu olabileceği sistemlerle geleceğe taşıyabiliriz çünkü onlar bizim geleceğe aktarabileceğimiz en karlı mirasımız. Sıkıcı, teorik, hayatta işe yaramayan bilgilerle öğrencileri boğmaktan vazgeçmeliyiz artık. Özlem böylesi bir sorunla boğuşurken hangi ders onun derdine şifa olabilir ki? Unutmamalıyız ki; İnsan çok değerlidir, onun bu yönü asla ihmale gelmez. Özlem’in yaşadığı sorun elbette onu sarsmıştır fakat el birliği ile onu bu olumsuz duygulardan kurtarabiliriz. Onun kendisini rahat ifade edebilmesi, insani yönünü kuvvetlendirmesi lazım. Bu anlamda rehber öğretmenimize, sınıf öğretmenimize, ders öğretmenlerimize ve hatta okul müdürümüze bile iş düşüyor. Onu duyuşsal yönden güçlendirmek zorundayız, tutkularıyla şu an baş başa bırakamayız. Üstelik onu ileriki hayatında yaşayabileceği farklı sorunlara karşı da sorun çözmeye odaklı, olaylara bütüncül bakabilen ve rasyonalist bir birey haline getirmek için çaba göstermeliyiz. Bunu sadece Özlem için değil, ihtiyaç duyan tüm öğrencilerimiz için yapmalıyız. Son olarak şunu söylemeliyim; velilerimizi de mutlaka bilinçlendirmeliyiz. Onlar olmadan başarıya ulaşmamız mümkün değil.

Varoluşçu Eğitim Anlayışına Sahip Öğretmen Saffet

Varoluşçu Eğitim Programının bireysel özgürlük temelindeki fikirlere dayandığını hepimiz biliyoruz. Özlem’in ergenlik sorunlarını duyduğumdan bu yana içim içimi yiyor. Biliyor musunuz, topluma yabancılaşan, yalnızlık ve umutsuzluğa düşen böyle birçok insan var. Özellikle sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan çevrelerde çocukların başları bir kez bile okşanmamış, onlara değerli oldukları hiç hissettirilmemiş. Çocuklar hep bizi kimse umursamıyor, derdiniz nedir diye sormuyor, diyorlar. İnsan olarak değer vermediğin bu çocuktan akademik başarı nasıl bekleyebiliyorsun, aklım almıyor. Bu çocukların mutluluğu tek çıkış yolumuz. Özlem de diğer tüm gençlerimiz de ayrı ayrı bu ülkenin değerleri. Bir akademik başarıdır tutturduk gidiyoruz, çocuklarımız sürekli yarış halinde. Sadece matematikte ya da kimyada iyi olan çocukları seviyoruz. Bu yanılgı beni varoluşçu bir öğretmen olarak çok üzüyor. Bildiğim kadarıyla Özlem derslerinde pek de başarılı bir öğrenci değil. Ne yani, şimdi vaz mı geçelim ondan? Öğrencimiz lise 2. sınıf öğrencisi ama ne ilgisini ne ihtiyaçlarını biliyor, metabilişsel becerileri yok, ona öğrenme özgürlüğünü verecek ortam hiç sunulmamış. Onun içsel yolculuğunda ona kimse arkadaşlık etmemiş, hayallerin nedir diye sormamış. Dolayısı ile Özlem’in yaşadığı sorunları, farkındalık kazanarak ve bireysel öğrenme özgürlüğünü üstlenerek aşabileceğini düşünüyorum. Bunda öncelikli iş bize düşüyor arkadaşlar. Öncelikle sınıflarda öğrencilerimizle güçlü bağlar kurmalıyız. Eğitim programlarımız onların ilgi, ihtiyaçlarını asla görmezden gelmemeli ve tüm gelişim alanlarına hitap etmelidir hatta gerekirse bireysel programlar bile hazırlayabiliriz. Müzik, dans, spor gibi faaliyetlere çocukları yönlendirip duyuşsal açıdan onları güçlü kılmalıyız. Böylece yaşadıkları sorunlarla çok kolay başa çıkacaklardır. Onlara varoluşsal bir ruhun önderlik ettiğini bir düşünsenize! Ne muhteşem! Özlem de işte böylece özgürleşecek ve mutluğu kendi içinde bulacaktır. Ders, konu, matematik, edebiyattan ziyade aslolan onların varlığı bizim için. Onlara kendini  gerçekleştirme yolculuklarında rehberlik etmeliyiz. Öğrencilerimizin özgürleşmesinden korkmayalım, onlar özgürleşirse toplum iyileşir.

Radikal Eğitim Anlayışına Sahip Öğretmen Burcu

Radikal Eğitim Programının savunduğu görüşler; işte bugün yaşadığımız toplumsal sorunlara çözüm bulmada en geçerli program yaklaşımı bence. Özlem’in de diğer öğrencilerimizin de yaşadığı sorunlar adil ve eşit olmayan toplum düzeninden kaynaklanmaktadır. Biz bu çocukların gözümüzün önünde sosyo-ekonomik eşitsizlikler, yoksulluk, fırsat eşitsizliği, haksızlık, ırkçılık ve yabancılaşma gibi sorunlarla boğuştuğunu biliyoruz. Gerçi biz öğretmenler de hâkim bir korku kültürünün esiri olduğumuz için biz de bazı sorunlarla boğuşmak zorunda bırakılıyoruz. Onlar da biz de hep statükonun çıkarlarını korumaya hizmet ettik, ediyoruz da. Eğitim dediğimiz olgu tüm paradigmalarıyla ezenlere hizmet edip ezilenlerin yabancılaşarak hayatın anlamını yitirmesine hizmet ediyor. Arkadaşlar, hangi görüşten olursanız olun fark etmez; eğitim politiktir. Biz öğretmenler olarak bunlardan rahatsız olmalıyız. Kimse sussa biz susmamalıyız. Biz güçlünün değil; zayıfın, ezilenin, sömürülenin yanında olmak zorundayız. Bunun için de hem bizim için hem öğrencilerimiz için özgür bir düşünme ortamı sağlamakla mükellefiz. Özlem’in bugün yaşam koşullarının adil olmama sebebi ve onun insan gibi yaşamasına izin vermeyen bu standartlar zincirini hep birlikte ancak ezici güçlere başkaldırarak kırabiliriz. İlk önce mücadelemiz siyasi otoriteye karşı olacaktır. Öncelikle şu üzerimizdeki sessizlik kültürünü yok etmeliyiz, özgürce fikirlerimizi ifade edebileceğimiz bir ortam yaratmalıyız. Kolektif bağımızı güçlendirmeliyiz, birlikte hareket etmek bizi sandığımızdan daha da güçlü kılacaktır. Tabii ki eğitim programlarımızı da bu minvalde özgürleştireceğiz. Eğitim programımız sosyal, ekonomik, politik noktada hepimize kılavuzluk edecek. Bu konuda da sosyal bilgiler işimize çok yarayacak. Hiç düşündünüz mü Özlem ve ailesi neden bu sorunu yaşıyor? Özlem’in yaşadığı muhit yoksul, eğitim olanakları yok denecek kadar az, sınıf temelli hiyerarşik düzenin altlarına yakın bir yaşam biçimi var, özgür düşünemiyor, değer görmüyor, haksızlıklara uğramış, belki aşağılanmış. Suça meyilli bir toplum yapısı ilmek ilmek işlenmiş ve bu insanlar yalnız bırakılmış. İçimizdeki en azından tüm dezavantajlı gruplar normalleşene kadar mücadele etmeliyiz. Herkes insan gibi yaşayacak, başka çare yok. Ya hep birlikte batacağız ya da hep birlikte bu karanlığı deleceğiz.

Şimdi tüm bu fikir beyanlarından sonra sorulması gereken sorular şudur: Okul kimin faydasınadır, okul toplumun tamamına mı yoksa bir kısmına mı hizmet etmektedir? (Bu soruların cevapları diğer başlıkta tartışılacaktır.

BENİM PENCEREMDEN EĞİTİME İLİŞKİN SORUNLARIN TESPİTİ

“Her çağın hâkim fikirleri, her zaman hâkim sınıfın fikirleri olmuştur.”

Karl Marx’ın bu cümlesi aslında şu an içinde bulunduğumuz toplumun ya da dünyanın farklı yerinde yaşayan toplumların çoğunun yaşadığı sıkıntıların kökenine bizi götürür. Peki kim bu hâkim sınıflar? Zenginliği ve gücü elinde bulunduran oligarşiler ve onların maşaları medya, siyaset, din kısacası EZENLER. Derin sosyal eşitsizliklerin kökenine indiğimizde ezenlerin bir avuç ama ezilenlerin milyonlarca olduğunu görürüz. Bu dün de vardı, bugün de var, yarın da var olacak. Elitist tabaka yüzyıllardır kendi düzenini yürütmek adına insanları; zenginler-fakirler, beyazlar-siyahlar, üstünler-köleler gibi çeşitli hayali hiyerarşik ve adil olmayan düzende ayırdı. Bu yüzdendir ki araştırmacılar ayrımcılığı ortadan kaldırmış büyük bir toplum örneği asla vermiyorlar. Paul Freire’nin de dediği gibi şimdi sınıfsız bir dünyada yaşıyormuşuz gibi davranmak muazzam bir hata hatta belki akademik bir namussuzluk değil midir? Sınıf temelli toplumu yaratan bu oportünist hakim güçler, insanlar arasında ırkçılığın, eşitsizliğin, cinsiyet ve sınıf ayrımcılığının, açlığın, fakirliğin, cahilliğin ortaya çıkardığı sorunlarla da perde arkasından insanları birbirine kırdırmayı başarmışlardır. Bunun en güzel örneği ABD Arizona’da Tucson Devlet Okullarının bir yetkilisinin P.Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi isimli kitabının okullarda okunmasını yasaklaması ve hatta eyaletteki bir eğitim yetkilisinin çocuklara ezildiklerini öğretmemeliyiz, cümlesi gerçeği insanın yüzüne haykırması bakımından önemlidir. Ezenlerin bencil çıkarlarını korumalarında ise siyaset, eğitim, din ve medya oldukça etkili manipülatif araçlardır. Bir çeşit gaslighting… yani psikolojik manipülasyon… Toplumlar yalan, inkar, sindirme ve korkuyla manipüle edilirler. Çünkü bir gaslightinger olmak demek; güçlü tarafın, güçsüz tarafı yalan ve çelişen bilgilerle kontrol edip kendi gerçekliğinden uzaklaştırması, tüm güç dengesini kendi çıkarına yönelik kullanması, zayıf tarafın yani kurbanın duygu, düşünce ve algısının önemsiz ve yanlış olduğunu hissettirmesi demektir. Sonuç olarak bir avuç gaslightingere hizmet eden ezilmişler ordusu… Ezilenler egemen sistemin manipülasyonu ile kendilerine önerilen mitleri içselleştirip kurgusal bir gerçekliğe sığınırlar. İşte tam da bu algı yönetimine özellikle siyaset ve eğitimin hizmetleri büyüktür. Eğitimsel olan ile siyasal olan arasında güçlü bir bağ vardır ve bu nedenle eğitim yansız olamaz, eğitim politiktir diyen Freire’yi kim haksız çıkarabilir ki? M. Hern günümüzde sosyal atmosfer eğitimle kirletilmiştir, derken üzerinde düşününce asla haksız olmadığı görülecektir. Hatta J. Spring daha ileri sayılabilecek şu ifadeleri kullanır: “Modern toplumun en önemli sorunu toplumun özgür insanlar yerine eğitimli insanlarla dolu olmasıdır. Eğitimli insan itaatkâr ve tepkisizdir, bu da toplumsal dönüşüme zarar verir.” Eğitim bir avuç insanın çıkarına hizmet ettiği müddetçe, ABD ceolarını kılavuz olarak gördükçe ve bankacılık sistemi gibi hizmet verdikçe toplumla arasındaki makas açılmaya devam edecektir. Bilinir ki eğitim egemen sistemin ideolojisini destekler. Eğitimin bu şartlarda topluma hizmet etmesi, toplumu özgürleştirmesi, eşitleyip adil bir düzen sağlaması yani ezen-ezilen dengesini bozması çok zor görünmektedir. İşte tam da burada eğitimin zararı ortaya çıkmaktadır. Radikal, özgürleştirici, adaletli, eşitlikçi bir eğitim anlayışı olmadan toplumların kabuğunu kırması mümkün değildir. Elbette özgürleşmek, adil bir düzen yaratmak sancılı bir doğum gibidir. Ben bu noktada günümüzde insanların örgütlenme kültürünün korku aracılığıyla müthiş bir çözülmeye uğradığını düşünenlerdenim. Yuval Noah Harari Sapiens isimli kitabında örgütlenme kültürü ile ilgili dikkatimi çeken şu ifadeleri kullanıyor: İnsanlık homoerectustan homosapiense kadar aslında beş türde gelişim gösterdi. Hatta neandertallerin gelişmiş insanın ilk atası olan homosapiensten daha zeki olduğu yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Fakat ne oldu da homosapiens neandertalleri yeryüzünden sildi? Yapılan araştırmalara göre homosapiens neandertallerin başaramadığı birlikte hareket etme işini çok iyi yürütmüşlerdi. Kolektif hareket ve dili kullanmadaki üstünlükleri homosapiensi 21. yüzyılın bilim ve teknoloji çağına taşımıştır. Y.N. Harari’nin de bahsettiği gibi örgütlenme kültürü yaşamsaldır. Kafa kafaya verip tekerleği, ateşi, yazıyı bulan, aydınlanmanın fitilini ateşleyen insanoğlu nasıl olur da 21. yüzyılda hem de tüm dünyanın koca bir köy olarak düşünüldüğü teknoloji ve bilim çağında örgütlenme kültürünü kaybeder? Sanırım en net cevaplardan biri: para. Günümüzde para her şeyin ölçütüdür ve kâr başlıca amaçtır. Ve para dünyadaki tüm devletleri, kurumları, toplumları, değerleri kısacası her şeyi kontrol eden yegâne güçtür. Ona sahip olan her şeyin en güzeline sahip olur. Kısaca paran varsa özgürlüğü hissedersin, barış içinde yaşarsın, insani haklarını çok daha rahat elde edersin, dünyanın tüm güzellikleri ayağına serilir yani İNSAN GİBİ YAŞARSIN.

Şüphesiz ki toplumların uyutulması da uyandırılması da eğitim sayesinde olur. İnsanların bilinçlendirilmesi adına sorgulamayı, eleştirmeyi şiar edinmek, eğitim programlarının temeline oturtmak ve bunu topluma sirayet ettirmek hiç kolay değildir. Çünkü P. Freire’nin de dediği gibi ezenlere göre eleştirel bilinç anarşiktir ve kargaşaya yol açar. Özellikle ülkemiz bağlamında düşünülünce; çok keskin bir sessizlik ve korku kültürü, örgütsel bağlılık anlamında aileden başlayıp devlete kadar ulaşan bir çözülme, kolektif hissiyatta bir körelme, değerlerimizde çürüme ve toplumdaki önü alınamaz bir kokuşmuşluk göze çarpmaktadır. Bizim gibi eğitimde ve hukukta özgürlüğün olmadığı toplumlarda bu tür sorunların olması kaçınılmazdır.'' Bir topluma ne kadar özgürlük verilirse o ülkenin güvenliği o kadar tehlikeye girer ya da bir ülke ne kadar özgür olursa o kadar güvenilir olur. '' Önce bu ikilemin neresinde olduğumuzu tartışmalıyız sanırım. Özgürlük bizim toplumumuz için ne anlama geliyor, bunu belirlemek gerektiğini düşünüyorum. Düşünce özgürlüğünden, yaşama özgürlüğüne kadar her anlamda özgürlük bu toplumun fertlerinin vazgeçemeyecekleri arasında mı? Peki okullarımız özgürleşmede nasıl bir değere sahip? Göründüğü kadarıyla okul bireye pranga vuran bir mekanizma gibidir günümüzde. Bireyi baskılayan bir aygıttır. Okul toplumdaki eşitsizlikleri devam ettirir. Egemen güçlere hizmet eder.

Eğitimin bir de  ahlaki boyutu vardır ki bu boyut da oldukça önem arz etmektedir. Uygarlık, özünde ahlaki bir sistemdir. Ahlak belki de uygarlığı ayakta tutan ana direklerden en önemlisidir. Eğitim de bireyi, toplumu ve uygarlığı biçimlendirir. Uygarlıkların yükselişinde ve çöküşünde eğitim sistemlerinin payı büyüktür. Eğitim sistemi bozulunca ahlak da çürümeye başlar haliyle. Günümüzde ahlaksızlık yükselen bir değer haline gelmiştir. Hatta Ziya Gökalp’in J.J. Rousseau’dan etkilenerek bu konuya dair şöyle bir ifadesi vardır: Türkiye’de eğitim yayıldıkça bireylerin manevi hastalıkları artmaktadır. Çünkü kar ve sermaye insan ve insani değerlerden daha önemli görülmüştür. Eğitim programları da okullar da bu eksende biçimlendirilmiştir. Sezgin Kızılçelik Uygarlık, Ahlak ve Eğitim adlı eserinde uygarlığın Batı tekelinde olduğunu, Batı uygarlığının diğer uygarlıklara mensup insanların ilerlemesini durduğunu, uygarlığın aslında sadece Batı’ya özgü olmadığını, insani değerler ve insanlığın bütün erdemlerinin Batı’nın tekelinde olmadığını ve kapitalizm merkezli uygarlığın bize uygun olmadığını ifade etmiştir. Batı’ya farklı yönlerden karşı çıkan bir diğer düşünür de Paraskeva’dır. Onun Itınerat Curriculum Theory isimli makalesinde temel sorun olarak gördüğü şey Avrupa merkezli epistemolojilerin tüm dünyaya dayatılmasıdır. Aslında Paraskeva da bu fikri temelin Batı’nın sömürgecilik anlayışından geldiğini ve bilimselliğe Batı merkezli bakılmaması gerektiğini ifade ediyor. Paraskeva’nın en değer verdiğim düşüncesi de şudur ki; Önce kendi eğitim programlarımızı analiz edip, tartışıp anlayalım; sonra yeni şeyler söyleyelim. Paraskeva, eğitim programlarına Batı’nın hegamonik bakış açısının dışında bakılmalıdır, der. Aslında Paraskeva’nın Itınerat Curriculum Theory düşüncesi tüm halklara açıktır, kendi özlerini bulması şartıyla. Sonuç olarak her toplum eğitim programlarının ahlaki alt yapısını oluştururken  kendi sosyolojik bağlamından yararlanmalıdır. 

Bizim eğitim sistemimiz ahlak anlayışı başta olmak üzere ciddi sosyal problemler doğurmaktadır. Öğrencilere gerçekten hizmet etmekten oldukça uzaktır, asıl işlevini yerine getirememektedir. Konunun merkeze alındığı, öğrencinin pasif olduğu, esasici bir eğitim anlayışımız vardır. Açıkçası okullarımız sıkıcı ve tekdüzedir. Öğrencilerimiz de öğretmenlerimiz de düşünme tembelidir. Okullar sürekli ezberci bireyler üretir. Bizim okullarımız öğrencinin beynini hayatında hiçbir boşluğu doldurmayacak bilgilerle doldurarak ona zarar vermektedir. Ona özgürlükçü bir eğitim ortamı sunmaktan uzaktır. Kısacası okul hapishane gibidir. Tüm bunlara ek olarak mesleki yeterliliği ve adanmışlığı zayıf öğretmenlerle iş iyice içinden çıkılmaz bir hal almıştır. En nihayetinde çocukta, okula ve eğitime karşı tiksinti oluşmaktadır. Bu da başta ifade ettiğim gibi sosyal sorunlara ve çürümelere yol açarak öğrencide aidiyet hissini yok etmektedir.

Eski Roma’da eğitimin temel işlevi iyi insan yetiştirmekti. Prens Sabahattin, İttihat ve Terakkiye Açık Mektuplar adlı eserinde yapılacak ilk önemli iş olarak; Türk eğitim sisteminin kişilikli ve nitelikli insan yetiştirmeye önem vermesi gerektiğini söylemiştir. Nurettin Topçu Türkiye’nin Maarif Davası adlı eserinde ise şunları söyler: Millet ruhuyla bugünkü bağları kopartılan okul, millete insan yetiştirmek için değil, fabrikaya insan yetiştirmek için uğraşıyor. Kendimiz için yepyeni bir maarif sistemi kurarak işe başlamalıyız. Ahlaki kültürümüz gerilemekte, onun yeri fen ve teknik kültürü ile doldurulmak istenmektedir. Onun da pek başarıldığı söylenemez. P. Freire ise eğitimde insanileşmeye ihtiyacımız var, demektedir. Birçok düşünürün ve bir üst başlıkta farklı eğitim programları görüşü ekseninde fikirleri verilen öğretmenlerin genelinde hep eğitim sisteminin ve eğitim programlarının duyuşsal yönünün eksikliğine vurgu yapıldığını görüyoruz. Var olan eğitim programlarımızın öğrencinin ihtiyaçlarını karşılamadığı aşikar. Biz öğretmenlerin çoğu da sadece var olan bilgiyi aktarıyoruz, o bilgiyi nasıl kullanmaları gerektiğini ve o bilginin hayatta ne işlerine yarayacağını öğrencilerimize anlatmıyoruz, anlatamıyoruz. Çünkü biz de bu sistemin yetiştirdiği insanlarız,  kendimizde olmayanı başkasına vermekte zorlanıyoruz.

Son olarak şunları söyleyebilirim ki tüm fikirlere, kuramlara, felsefi temellere ileri gidebilmek için elbette gereksinim duyuyoruz. Fakat artık tespitten ziyade pratiğe, somut önerilere; idealize edilmiş, kuramsal çerçeveli programların ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Belli ki ülkenin tüm kurumları ve insanları olarak yenileşme sancısı içindeyiz. Ziya Gökalp şüphesiz terbiyenin en mühim membaı milli buhranlardır, diyor. Umarım ki bu buhran bizi doğruya, güzele götürecek yolun zorluklarından kaynaklanıyordur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder