Varoluşçu Eğitim Programı / Null Program - Yazar: Yalçın Çetinkaya


Geçen haftaki tartışmalarımızda benim için özellikle öne çıkan iki başlık bulunduğunu söyleyebilirim. Bunlar “örtük program” ve “null programdır”. Eisner okulların amaçladıklarından çok daha azını, ama aynı zamanda çok daha fazlasını öğrettiklerini söylemektedir. Çünkü eğitim; planladığımız her şeyi gerçekleştiremediğimiz gibi, planlamadığımız birçok şeyin de ortaya çıktığı bir süreçtir. Planlı olarak açıktan öğretilenlerin dışında, okullar örtük mesajlarla doludur; öğrenciler adeta ardı arkası kesilmeyen bir mesaj yağmuru altındadır. Okul binasının kendisi, derslerin sıralanışı, okul kuralları gibi daha birçok etmen öğrencilere çeşitli değerleri, inançları ve normları öğreten gizil mesajlar barındırır. Örtük mesajların iletiminde biz öğretmenlerin katkısı da doğal olarak kaçınılmazdır. Peki öğretmen olarak bizler verdiğimiz mesajların ayrımını yapabiliyor muyuz? İstendik davranış değişikliği amacında iken farkında olmadan istenmedik olanları da tetikliyor olabilir miyiz?

Bir öğretmen bir dilbilgisi kuralını öğretirken, kullandığı örneklerle öğrencilere vatan sevgisini de aşılamaya çalışarak, bilinçli bir şekilde örtük programdan yararlanabilir. Ancak örtük program tamamen kontrolümüzde değildir; yaptığımız her şey görünenin ötesinde çeşitli anlamlar taşır ve sadece bir kısmı bilinçli bir biçimde oraya yerleştirilmiştir.  Öğretmediğimizi sandığımız birçok şeyi de örtük olarak öğretiyor olabiliriz, daha da önemlisi “iyi” olmayanı öğretiyor olabiliriz. Söylediklerimizle sınıfsal eşitsizliklere katkı sağlıyor ya da cinsiyet odaklı ayrımcılığı meşrulaştırıyor olamaz mıyız? Örtük program çok güçlü bir enstrümandır; öğrencilerin örtük öğrenmeleri sonucunda geliştirdikleri inanç ve tutumları nasıl bir insan olacaklarını şüphesiz etkileyecektir. Bu nedenle neye sebep olduğumuzu anlama çabasındaki örtük programla ilgili çalışmaları çok değerli ve gerekli buluyorum. Ancak okullar oldukça dinamik ortamlardır; öğrencilerin gerçekleştirdiği öğrenmeler tam anlamıyla kestirilemeyen, çoğu zaman spontane gelişen o ana özgü durumlardan etkilenmektedir. Dolayısıyla okullardaki her bir mesajı deşifre etmek mümkün değildir; örtük mesajların iletilmesindeki en önemli ajan olan öğretmenlerin konuya ilişkin farkındalığı ve yaptığının/söylediğinin neye sebep olacağını bilen eğitimciler olarak yetiştirilmesi çok daha önemlidir.

Bu haftaki paylaşımlarımız sayesinde, eğitim programlarını anlamaya çalışırken çoğunlukla “neleri seçtiğimizden” yola çıktığımı ve null programı yeterince dikkate almadığımı fark ettim. Okulların her şeyi öğretmesi mümkün değildir, önceliklerimizi belirlemek ve belli tercihler yapmak durumundayız. Yaptığımız tercihler ve bu tercihlerin sebep olduğu öğrenmeler elbette önemlidir, ancak ya öğretmediklerimiz? Göz ardı ettiklerimiz de bazen seçtiklerimiz kadar önemli olamaz mı? Öğrencileri nelerden uzak tutmaya çalışıyoruz ya da daha açık ifadeyle onlardan bir şeyler mi saklıyoruz? Değerli bulup programa koyduklarımız kadar değerli bulmadıklarımız da ideolojilerimizi, eğitim felsefemizi ve nihayetinde bizi yansıtmaz mı? Null program asla önemsiz değildir, onun da söyleyeceği çok sözü vardır; eğitim programlarımızı anlamamızda seçmediklerimiz de seçtiklerimiz kadar bilgilendirici nitelikte olabilir. Benim bu haftaki tartışmalarımız arasında en önemsediğim edinimim bu oldu diyebilirim. Sadece programı meydana getiren ögeler değil, o program içerisine koymadıklarımız da programı belirleyenler hakkında önemli ipuçları barındırmaktadır. Resmi program neyin önemli olduğunu gösterirken, null program neyin önemsiz olduğunu bize anlatır. Bir kazanım, ünite veya konu önemsiz görülüp programda karşılık bulmayabilir, ancak neden önemsiz görüldüğünü bilmek çok önemli olabilir. 

Eisner null programdan bahsederken iki boyutunun olduğunun altını çizmektedir. Bunlar eğitim programlarında yer verilmeyen zihinsel (entelektüel) süreçler ve içeriktir. Ben özellikle zihinsel süreçlerle ilgili olarak söylediklerini çok beğendim. Çocuklar okullarda sadece belli bir dizi zihinsel süreçleri deneyimliyorlar; bunun sonucunda da dünyadaki o çok büyük literatürün sadece küçük bir kısmını anlayabiliyorlar. Daha da önemlisi zihinsel keşifler yapmanın hazzını yaşayamıyorlar, çok büyük bir ihtimalle böyle bir hazzın varlığını bile bilmiyorlar. Aldıkları eğitim sonunda yaratıcı düşünemeyen ve hayal gücü örselenmiş olan çocuklar uçsuz bucaksız alanyazındaki uyarıcıların çok azına tepki verebilecek yeterlikle yaşamlarını sürdürüyorlar. Okulda gerçekleşmeyen dönüşümü kendi gayretleriyle başarmaları da çok büyük bir kısmı için mümkün olmuyor ne yazık ki.

Varoluşçuluk anlayışına dönecek olursak, programlarımızda bireyin var oluşunun esas alındığını, “bireyin var olduğunu” söylememiz pek mümkün görünmemektedir. Sistematik anlayışın baskınlığını hissettiğimiz programlarımızda özgür bireylerden daha çok, statükoyu koruyan ve sorun çıkarmayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyor, onları toplumun süregelen işleyişine ayak uyduracak “uyumlu vatandaşlara” dönüştürmeye çalışıyoruz. Eisner da makalesinde “uyum sağlamaya” özellikle dikkat çekmekte ve eğitimi öğrencilerin uyumlu bireylere evirilmesini sağlamak üzeri kurguladığımızı belirtmektedir. Makalede çeşitli örnekler verilmiş ancak ben özellikle öğrencilerin davranışlarını kontrol etmek için kullandığımız ödül sisteminden bahsetmek istiyorum.

Programlar geliştirilirken Schwab’ın işaret ettiği uzlaşı noktalarından (commonplace) biri olan öğrenciler çoğunlukla görmezden gelinmektedir. Diğer yandan, aynı öğrencilerden istenen formüle edilmesinde katkılarının olmadığı ve içselleştirmedikleri amaçlara uyum sağlamalarıdır. Elbette öğrencilerin doğal eğilimlerini, yeteneklerini ve beklentilerini pek önemsemeyen bir tasarımda bunun kendiliğinden gerçekleşmesi söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle çeşitli “ödülleri” sisteme dahil ederek öğrencilerin ilgilerini çekmeye çabalıyor ve başlangıçta birbirinden çok uzak görünen program-öğrenci arasındaki mesafeyi azaltmayı hedefliyoruz. Örneğin “nitelikli okulları” ödül olarak gösteriyoruz. İyi bir okula gitmek isteyen bir öğrenci içsel motivasyonu ne olursa olsun, öğrenmek zorunda hissediyor. Bu sayede programlarda öğrencilerin bireyselliklerinin, ilgi/isteklerinin görmezden gelinmesinin önemi kalmıyor çünkü bu sorunu ortadan kaldırdığını varsaydığımız bunun gibi yöntemlerimiz bizi çözüme(!) zaten ulaştırıyor.

İlginç bir şekilde bu anlayış çocuğun gerçek yaşama hazırlanmasına da yardım ediyor. Örneğin programların çocukların içselleştirmedikleri amaçlara sahip olmasını büyütmemek gerekli, çünkü bu çocukların çoğu zaten kendi istedikleri, benimsedikleri işlerde çalışamayacaklar. Benzer biçimde eğitsel yaşantıları öğrencilerin istediği gibi tasarlamıyoruz, ama zaten iş hayatına geçtiklerinde çalışma koşulları üzerinde söz hakkına sahip olamayacaklar. Dolayısıyla okullarımızın gerçek yaşama hazırladığı iddiası bir yönden geçerliğe sahiptir. Bu geçerlik okulun toplumdaki baskın normların yeniden üretildiği bir merkez olmasından kaynaklanmaktadır. Yetişkin olduğunda boyun eğmesini bekleyen bir sistem içinde yer alacak çocuk, bu sistemin prototipi niteliğindeki okulda uyumlu olmayı öğrenerek dışarısı için hazırlanmaktadır. Örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir; iş yaşamı ve okul arasındaki benzerlik, toplumsal yaşamın diğer birçok boyutu ve okul arasında kurulabilir. Okulun statüko, statükonun ise okul için kaynak oluşturduğu bir işleyişte özgür seçimleriyle kendini gerçekleştirmiş ve mevcut düzen için tehdit olma potansiyeli bulunan bireylere yer yoktur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder