Geçen
haftaki tartışmalarımızda benim için özellikle öne çıkan iki başlık bulunduğunu
söyleyebilirim. Bunlar “örtük program” ve “null programdır”. Eisner okulların amaçladıklarından
çok daha azını, ama aynı zamanda çok daha fazlasını öğrettiklerini söylemektedir.
Çünkü eğitim; planladığımız her şeyi gerçekleştiremediğimiz gibi,
planlamadığımız birçok şeyin de ortaya çıktığı bir süreçtir. Planlı olarak açıktan
öğretilenlerin dışında, okullar örtük mesajlarla doludur; öğrenciler adeta ardı
arkası kesilmeyen bir mesaj yağmuru altındadır. Okul binasının kendisi,
derslerin sıralanışı, okul kuralları gibi daha birçok etmen öğrencilere çeşitli
değerleri, inançları ve normları öğreten gizil mesajlar barındırır. Örtük mesajların
iletiminde biz öğretmenlerin katkısı da doğal olarak kaçınılmazdır. Peki
öğretmen olarak bizler verdiğimiz mesajların ayrımını yapabiliyor muyuz? İstendik
davranış değişikliği amacında iken farkında olmadan istenmedik olanları da tetikliyor
olabilir miyiz?
Bir
öğretmen bir dilbilgisi kuralını öğretirken, kullandığı örneklerle öğrencilere
vatan sevgisini de aşılamaya çalışarak, bilinçli bir şekilde örtük programdan
yararlanabilir. Ancak örtük program tamamen kontrolümüzde değildir; yaptığımız
her şey görünenin ötesinde çeşitli anlamlar taşır ve sadece bir kısmı bilinçli
bir biçimde oraya yerleştirilmiştir.
Öğretmediğimizi sandığımız birçok şeyi de örtük olarak öğretiyor
olabiliriz, daha da önemlisi “iyi”
olmayanı öğretiyor olabiliriz. Söylediklerimizle sınıfsal eşitsizliklere katkı
sağlıyor ya da cinsiyet odaklı ayrımcılığı meşrulaştırıyor olamaz mıyız? Örtük
program çok güçlü bir enstrümandır; öğrencilerin örtük öğrenmeleri sonucunda
geliştirdikleri inanç ve tutumları nasıl bir insan olacaklarını şüphesiz
etkileyecektir. Bu nedenle neye sebep olduğumuzu anlama çabasındaki örtük
programla ilgili çalışmaları çok değerli ve gerekli buluyorum. Ancak okullar
oldukça dinamik ortamlardır; öğrencilerin gerçekleştirdiği öğrenmeler tam
anlamıyla kestirilemeyen, çoğu zaman spontane gelişen o ana özgü durumlardan etkilenmektedir.
Dolayısıyla okullardaki her bir mesajı deşifre etmek mümkün değildir; örtük
mesajların iletilmesindeki en önemli ajan olan öğretmenlerin konuya ilişkin farkındalığı
ve yaptığının/söylediğinin neye sebep olacağını bilen eğitimciler olarak
yetiştirilmesi çok daha önemlidir.
Bu
haftaki paylaşımlarımız sayesinde, eğitim programlarını anlamaya çalışırken
çoğunlukla “neleri seçtiğimizden”
yola çıktığımı ve null programı yeterince dikkate almadığımı fark ettim. Okulların
her şeyi öğretmesi mümkün değildir, önceliklerimizi belirlemek ve belli
tercihler yapmak durumundayız. Yaptığımız tercihler ve bu tercihlerin sebep
olduğu öğrenmeler elbette önemlidir, ancak ya öğretmediklerimiz? Göz ardı
ettiklerimiz de bazen seçtiklerimiz kadar önemli olamaz mı? Öğrencileri
nelerden uzak tutmaya çalışıyoruz ya da daha açık ifadeyle onlardan bir şeyler
mi saklıyoruz? Değerli bulup programa koyduklarımız kadar değerli bulmadıklarımız
da ideolojilerimizi, eğitim felsefemizi ve nihayetinde bizi yansıtmaz mı? Null
program asla önemsiz değildir, onun da söyleyeceği çok sözü vardır; eğitim
programlarımızı anlamamızda seçmediklerimiz de seçtiklerimiz kadar
bilgilendirici nitelikte olabilir. Benim bu haftaki tartışmalarımız arasında en
önemsediğim edinimim bu oldu diyebilirim. Sadece programı meydana getiren
ögeler değil, o program içerisine koymadıklarımız da programı belirleyenler
hakkında önemli ipuçları barındırmaktadır. Resmi program neyin önemli olduğunu
gösterirken, null program neyin önemsiz olduğunu bize anlatır. Bir kazanım,
ünite veya konu önemsiz görülüp programda karşılık bulmayabilir, ancak neden
önemsiz görüldüğünü bilmek çok önemli olabilir.
Eisner
null programdan bahsederken iki boyutunun olduğunun altını çizmektedir. Bunlar
eğitim programlarında yer verilmeyen zihinsel (entelektüel) süreçler ve
içeriktir. Ben özellikle zihinsel süreçlerle ilgili olarak söylediklerini çok
beğendim. Çocuklar okullarda sadece belli bir dizi zihinsel süreçleri
deneyimliyorlar; bunun sonucunda da dünyadaki o çok büyük literatürün sadece
küçük bir kısmını anlayabiliyorlar. Daha da önemlisi zihinsel keşifler yapmanın
hazzını yaşayamıyorlar, çok büyük bir ihtimalle böyle bir hazzın varlığını bile
bilmiyorlar. Aldıkları eğitim sonunda yaratıcı düşünemeyen ve hayal gücü
örselenmiş olan çocuklar uçsuz bucaksız alanyazındaki uyarıcıların çok azına
tepki verebilecek yeterlikle yaşamlarını sürdürüyorlar. Okulda gerçekleşmeyen
dönüşümü kendi gayretleriyle başarmaları da çok büyük bir kısmı için mümkün olmuyor
ne yazık ki.
Varoluşçuluk
anlayışına dönecek olursak, programlarımızda bireyin var oluşunun esas alındığını,
“bireyin var olduğunu” söylememiz pek
mümkün görünmemektedir. Sistematik anlayışın baskınlığını hissettiğimiz
programlarımızda özgür bireylerden daha çok, statükoyu koruyan ve sorun
çıkarmayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyor, onları toplumun süregelen
işleyişine ayak uyduracak “uyumlu
vatandaşlara” dönüştürmeye çalışıyoruz. Eisner da makalesinde “uyum sağlamaya” özellikle dikkat
çekmekte ve eğitimi öğrencilerin uyumlu bireylere evirilmesini sağlamak üzeri
kurguladığımızı belirtmektedir. Makalede çeşitli örnekler verilmiş ancak ben özellikle
öğrencilerin davranışlarını kontrol etmek için kullandığımız ödül sisteminden
bahsetmek istiyorum.
Programlar
geliştirilirken Schwab’ın işaret ettiği uzlaşı noktalarından (commonplace) biri olan öğrenciler
çoğunlukla görmezden gelinmektedir. Diğer yandan, aynı öğrencilerden istenen formüle
edilmesinde katkılarının olmadığı ve içselleştirmedikleri amaçlara uyum
sağlamalarıdır. Elbette öğrencilerin doğal eğilimlerini, yeteneklerini ve
beklentilerini pek önemsemeyen bir tasarımda bunun kendiliğinden gerçekleşmesi
söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle çeşitli “ödülleri” sisteme dahil ederek
öğrencilerin ilgilerini çekmeye çabalıyor ve başlangıçta birbirinden çok uzak
görünen program-öğrenci arasındaki mesafeyi azaltmayı hedefliyoruz. Örneğin “nitelikli okulları” ödül olarak
gösteriyoruz. İyi bir okula gitmek isteyen bir öğrenci içsel motivasyonu ne
olursa olsun, öğrenmek zorunda hissediyor. Bu sayede programlarda öğrencilerin
bireyselliklerinin, ilgi/isteklerinin görmezden gelinmesinin önemi kalmıyor çünkü
bu sorunu ortadan kaldırdığını varsaydığımız bunun gibi yöntemlerimiz bizi
çözüme(!) zaten ulaştırıyor.
İlginç
bir şekilde bu anlayış çocuğun gerçek yaşama hazırlanmasına da yardım ediyor.
Örneğin programların çocukların içselleştirmedikleri amaçlara sahip olmasını
büyütmemek gerekli, çünkü bu çocukların çoğu zaten kendi istedikleri,
benimsedikleri işlerde çalışamayacaklar. Benzer biçimde eğitsel yaşantıları
öğrencilerin istediği gibi tasarlamıyoruz, ama zaten iş hayatına geçtiklerinde
çalışma koşulları üzerinde söz hakkına sahip olamayacaklar. Dolayısıyla
okullarımızın gerçek yaşama hazırladığı iddiası bir yönden geçerliğe sahiptir.
Bu geçerlik okulun toplumdaki baskın normların yeniden üretildiği bir merkez
olmasından kaynaklanmaktadır. Yetişkin olduğunda boyun eğmesini bekleyen bir
sistem içinde yer alacak çocuk, bu sistemin prototipi niteliğindeki okulda
uyumlu olmayı öğrenerek dışarısı için hazırlanmaktadır. Örnekler kolaylıkla
çoğaltılabilir; iş yaşamı ve okul arasındaki benzerlik, toplumsal yaşamın diğer
birçok boyutu ve okul arasında kurulabilir. Okulun statüko, statükonun ise okul
için kaynak oluşturduğu bir işleyişte özgür seçimleriyle kendini
gerçekleştirmiş ve mevcut düzen için tehdit olma potansiyeli bulunan bireylere
yer yoktur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder