Sistematik Eğitim Programı - Yazar: Pınar Keleşoğlu


Bu hafta incelediğimiz Null’un, Tyler’ın ve Fatma Varış’ın sistematik programa ilişkin makalelerinin, günümüzdeki program geliştirme anlayışına da ışık tuttuğunu düşünüyorum.  Elbette makaleleri okuduktan sonra aklıma ilk gelen soru: “1920’lerdeki anlayış nasıl hala bu kadar canlı olabilir?” oldu. Günümüzdeki sistematik yaklaşımı düşündüğümüzde temelinde öğrencilerin küresel pazarda rekabet etmesini sağlamak ve bunun içinde bilimsel adımları sistematik biçimde adım adım takip ederek sonuca ulaşmak var. Burada eleştirel bakış, sorgulama, işbirliği, değerlendirme yerine rekabet, girişimcilik, problem çözme, inovasyon ve yaratıcılığı görüyoruz çünkü rekabeti sağlayan en temel beceriler ele alınıyor. Mühendisliği temel alarak yürütülen bu anlayışta “girdi-süreç-ürün” aşamalarından üretim hattı boyunca geçen öğrenciler ve bu aşamaların ilerleyişini bozulmadan yürüten öğretmenler vardır. Bu anlayışın emparyalizmin merkezi olan Amerika’dan çıkmış olması da aslında şaşırtıcı değil gibi gözüküyor.

Neden eğitim ve öğretimde tüm bu prosedürler izleniyor? Çünkü bilgilerin bilimsel olmasını istiyoruz, herkese eşit eğitim götürme kaygımız var, insanlar net -kesin bilgilerle konuşulmasını seviyor, ölçülebilir-gözlemlenebilir verilere dayanarak kaygıların ortadan kaldırmaya çabalıyoruz. Çünkü bu yolla tüm itirazlara bilimsel verilerle cevap verme imkânımız var. Bunu hangi veli-yönetici istemez ki! “Çocuğunuz bu eğitim anlayışından mutlu olmayabilir ama sınav sonuçları bunu söylemiyor, verileri işte burada…” denilebiyor. Belki de bunların bir nedeni de eğitimin bir bilim olarak görme anlayışının zorluklarından kaynaklanıyor. Sağlık bilimlerinde kan sonuçları size sistematik ve güvenilir veriler verebilir ama düşüncesi, duygusu, tutumları olan kişilere kan verisi gibi bakmak eğitim alanından olmayan insanların da bir şekilde alanda söz sahibi olup eğitim hakkında konuşma hakkı tanıyor. Bir ekonomist, öğrencilere müşteri, mühendis ya da ürünü tüketecek kişiler olarak bakarak eğitimin nasıl olması gerektiği hakkında yorum yapabiliyor çünkü eğitimciler olarak buna izin veriyoruz. Mesela kaç tane eğitimciyi bu alanlara ilişkin öneriler verirken üstüne üstlük uygulanması gereken bir model önerirken gördük?

Peki, etkileri bu kadar fazla ve canlı olan sistematik yaklaşım içinde öğretmen nerede? Öğretmen hazır verileri okuyup uygulamak, değerlendirmeler yapmakla görevli teknik eleman ya da sistemin bir parçası değil bir öğesidir. Onun kullandığı yöntem-teknik üzerinden verimlilik sorgulanmakta, hesap verebilirlik sağlanmaktadır. Programlara ilişkin değerlendirmeler eğer başka bir yolun daha etkili olduğunu söylüyorsa daha yüksek test sonuçları üretiyorsa öğretmen hemen bu programa geçişi ve adaptasyonu sağlayabilen kişidir. Çünkü işe yarayan ilaç kan sonuçlarında etki yaratmıştır ve tüm bu hastalığa sahip kişiler tarafından iyileşme isteniyorsa kullanılması gerekir. Geçmişte öğretmene olan bu katı anlayışın günümüzdeki sistematik programlarda bu kadar yoğun olduğunu düşünmüyorum. Sistematik programda öğretmen bence sorgulayabilir çünkü eğer bunu yapmazsa zaten doğru ölçme sonuçlarını elde etmek ve bunları doğru şekilde değerlendirmek mümkün olmayacaktır. Elbette ki buradaki sorgulamanın sistemin değil, verilerin sorgulanması olduğunu da unutmamak gerekir.

Günümüzde hangi devlet bu anlayışın uygulanmasını istemez ki? Zaten ülkemizdeki programlarda da bir kısmıyla gördüğümüz bir yapı denilebilir. Ancak ülkemizde bu uygulamaların, sistemin ne kadar bilimsel verilere dayandığı tartışılabilir. Bizdeki program anlayışı sistematik gibi görünen ancak birçok felsefeyi içinde barındıran karma bir yapıdır. Hangi noktalarda ülkemizdeki programlarda sistematik yaklaşımı görüyoruz?

2005 yılında farklı yaklaşımlarla yenilenen programlarda sistematik anlayışın da yansımaları vardı. Örneğin kazanım sınırlılıkları, ilişkilendirmeler, uyarılar yani kısaca programın açıklamalar kısmında bu yansımaları görebiliyorduk.  Bunların olmasını değerli ve önemli buluyorum. Belki de programlarda en çok dikkate alınan kısım olduğunu söyleyebilirim. Eğer alanınızda akademik olarak yeterli hissetmiyorsanız ya da fazla yeterli hissedip ama gerçekte yeterli değilseniz bu sınırlılıklar sizi bu süreç içinde alanınızda eğitiyor, kavram yanılgılarının uzun vadede vereceği zararları azaltıyor ve aslında bir nokta özyönetim sağlıyor. Peki, öğretmen özerkliği?

2005 programlarıyla getirilen sınırlılıkları eleştiren öğretmenler, öğretmenlere verilen öğretmen kılavuzuna bağlı kalmak zorunlu değildi ancak buna karşılık alternatif bir öğretme-öğrenme süreci tasarlaması gerekiyordu. Yapacağınız çalışmaya gerçekten emek vermeyi ve alternatifleri düşünmeyi zorunlu kılıyordu ancak yakın çevremdeki gözlemlerime göre çoğu kişinin hazırı kullanmanın kolay olduğunu düşünüp alternatifi tercih etmediğini söyleyebilirim. Bunu yapan öğretmenler kendi sınıf dinamiklerini dikkate alıp çalışmalarının bir kısmını kılavuzdan, bir kısmını kendi ürettiği çalışmalara dayanarak yürüttü. Sürekli bu kılavuza bağlı kalan öğretmenlerin ise bir süre sonra (2013 programları sonrasında 2015 ve 2017 programları) değiştirilen programlarda bu kez eleştirdikleri nokta sınırlılıkların olmaması ve öğretmen kılavuzlarının kaldırılmasıydı.

Yani aslında program okuryazarlığı, üretkenlik, emek, vicdan işin içinde olmadığında programda ne değiştirilirse değiştirilsin hangi yaklaşımla ele alınırsa alınsın benzer şekillerde ilerleyeceğimiz ortada. Buradaki çözüm noktalarından biri üniversiteler ve öğretmen eğitimine dayanıyor. Program okuryazarlığı kazandırmanın ve bizim sistematik yaklaşıma nasıl baktığımızın önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Ravitch standartlardan yararlanırken okul bağlamı ve öğrenci ilgilerini dikkate almanın gerekliliğini ifade etmiştir. Mesele tek düzelik değil herkes tarafından eşit ve ulaşılabilir bir program yaratma fikridir.

Şimdi biraz geçmişe gidip Bobbitt ve Charters’ın bu yapıyı ortaya koyarken ele aldığı düşünceyi ortaya koymaya çalışırsak yaşanan toplumsal değişime uyum sağlatma çabalarını görebiliriz. Her ikisi de bir soruna çözüm üretmeye çalışarak bir anlayış geliştirmişlerdir. Yaşanan göçler, dil ve kültür problemleri, sanayileşmenin yaşamdaki ağır etkileri, o dönem için bu sanayi alanlarını yaygınlaştırıp üretimi zenginleştirecek iş gücüne duyulan ihtiyaçlar Bobbitt’in iş-etkinlik analiz görüşünü ortaya koymasında etkili olmuştur. Toplumda kayda değer bir şekilde hizmet anlayışını yaratmada ve toplumu dönüştürmede Bobbitt’in ortaya koyduğu yapının önemli olduğunu düşünüyorum. Belki vizyon darlığı yaşanmış olabilir ama yine de bugünkü Amerika’nın gücü üzerinde oldukça etkili olmuş, iş analiziyle birçok meslek alanında kişilerin eğitilmesini sağlamıştır. Keza Charters’ın öğretmen eğitiminde öğretmenlik mesleğine ilişkin tüm davranış kalıplarını ortaya koyması da bu anlayışın devamlılığı denilebilir. Ülkemizde de sınıf yönetimi derslerinin, yapılan öğretmenlik uygulamalarının (stajların) aslında bunların yansımaları olduğunu görmekteyiz.

Amerika’yı düşündüğümüzde bizim de toplum olarak benzer değişimler yaşadığımızı söyleyebiliriz. Peki biz Amerika’nın 1920’lerde Almanya’nın 1960’larda yaşadığı göç ile baş edebildik mi? Alternatif olarak neler ürettik ya da neler yaptık? Suriye’den gelen göçmenler için neler yapılabilir? Belki bu noktada sistematik yaklaşım ele alınabilir, sorunu bağlam içinde ele alıp geçici değil kalıcı çözümler üretilebilir ve en iyiyi bulana kadar veriler değerlendirilebilir. Okullarda yapılan kaynaştırma çalışmalarında uyum programları yalnızca bu öğrencilerin olduğu okullara değil tüm programlara yansıtılarak karşılıklı olarak empatik düşünce sağlanabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder