Yeniden Kavramsallaştırma Dönemi - Yazar: Pınar Keleşoğlu


Bu hafta incelediğimiz makalelerde özellikle dikkatimi çeken boyutları tartışmak isterim.  Kridel’in “yeniden kavramsallaştırma ve yeniden kavramsallaştırma sonrası” kavramlarına ilişkin açıklamaları, Pinar’ın ve Slattery’in makalelerinde kavramın ortaya çıkışı, ortaya çıkmasına zemin hazırlayan durumlar ile buna ilişkin anlayışlar, Bümen’in yeniden kavramsallaştırmanın hem dünya program alanına yansımaları hem de Türkiye’de biz bu paradigma değişiminin hangi noktasında olduğumuzu ortaya koyan fikirleri bu değişimi görmemizde bize bir perspektif kazandırdığını düşünüyorum. Program anlayışındaki bu paradigma kaymasına zemin hazırlayan birçok toplumsal değişim hareketi bulunuyor ki bunların başında tüm dünyada etkilerini hissettiren insan hakları hareketleri, cinsiyetçilikle ilgili direnişler, işçi sınıfı mücadeleleri vb. var. Toplumsal hayatta bunlar yaşanırken bunların etkilerinin farklı boyutlarda program alanına da yansımasının (ulusal ve uluslararası krizler tüm bunların eldeki var olan program anlayışı ile çözülemeyeceği düşüncesi)  kaçınılmaz olduğu görülüyor.

Bu noktada eğitim programları alanındaki konferansları bu değişimin bir parçası.  Alandaki bilim insanlarının düşüncelerini, birikimlerini paylaştığı ve alanı zenginleştiren uygulamaların yer aldığı bu konferansların program anlayışında bir dönüm noktası yarattığı ortada. Örneğin Rocherster Konferansında (1973-75-78, AREA vb.) klasik program konularının ötesine gidilemezken (yöntem-içerik çıkmazı, planlama ve değerlendirme-yönetme) yaşanan bu postmodern-toplumsal hareketler konu alanlarında da değişimi getirmiş, bu olayların yansımaları konferanslardaki tartışma noktalarında da farklı boyutların incelenmesine-tartışılır hale gelmesine zemin hazırlamıştır. 70 sonrasında Dewey’in hümanist-ilerlemeci anlayışı, Marksist ve Neo Marksist perspektiflerin programlara farklı anlamlar yüklemesi, programı aynı zamanda politik bir metin olarak anlama gerekliliği, 80’lerdeki program anlayışında özgürleştirici bilginin bu alanı canlandıracağı vurgusu önemli. Yine Apple’ın örtük programla ilgili alana katkısı ya da Giroux’un Frankfurt okulundan etkilenerek çalışmasının dinamizmini bu yöne kaydırması ve bunu alana birikimini yönlendirmesi gibi tüm bu olaylar hem alanın dışında değişen koşulları hem de alanın içindeki entelektüel gelişimin de bir yansıması gibi görünüyor. Artık program anlayışı öğretilmek istenen şey ile eş değer görmenin biraz daha ötesine geçebildiği söylenebilir.

Yeniden kavramsallaştırma ötesi ile birlikte konunun kendisi bir tartışma alanı haline gelmiş, programı ana ilke ve merkezine indirgemek yerine çoğulcu ve yaygınlığa odaklanmanın önemi orta çıkmıştır. Bilindik konulara yeniden ışık tutacak mevcut program içeriklerini yeniden kavramsallaştırması, öngörülemeyen çalışma alanlarının doğuşu, kendi hibrid yöntemini oluşturma, görünüşte uymayan yeni fikirlerin bir araya getirilmesi, yeni fikir ve teoriler yaratmak yerine farklılıklar üzerinden nasıl ifade edildiğini anlamaya yönelik farklı görüşleri anlama post yeniden kavramsallaştırmanın beraberinde getirdiği etkiler olduğu görülüyor.

Program insanların hayat hakkındaki perspektiflerini bir araya getiren, deneyimlerini yorumlamamızı sağlayan, bireylerin kendilerini, başkalarını ve dünyayı karşılıklı yeniden yorumlanmasına olanak tanıyan ve böylece daha fazla anlamlandırmaya olanak veren toplumsal süreç olarak tanımlamak çok da yanlış olmayacaktır. Her birimiz ortak noktamızın insan olması dışında farklıyız ve her birimizin programın yaşantısal kısmına ilişkin çıktıları bambaşka çünkü ders bitiğinde tüm her şeyi orada bırakıp günlük yaşantımıza dönmüyoruz. Makalelerin birinde geçen “Her birimizin birey olduğunu yansıtan bir gerçek ancak bizi birbirimize bağlar bu da paylaşılmış deneyimlerdir.” sözünü bu noktada oldukça önemli görüyorum.

Bümen’in makalesinden ve kendi alan deneyimimden yola çıkarak Türkiye’deki program durumunun pek de iç açıcı olmadığını söyleyebilirim. Amaç bağımsız, yaratıcı, özerk bireylerin yükselmesi. Var olan durum eğitimi sayılara indirgeyen, insanın çabalarını değersizleştiren yarışmacı anlayış, işbirliğinin yalnızca işyerinde aranan bir beceri haline gelmesi, okulların ve öğretmenlerin var olma çabaları, eğitimi etkileyen bu kadar unsur varken tek sınav üzerinden herkes hakkında en keskin değerlendirmelerin yapılması sanırım ülkemizde uzun bir süre değişmeyecek olan ve hala herhangi bir odak kaymasının olmadığını bize gösteren noktalardan sadece birkaçı. Dewey’in demokrasi ve okul birleşmesinin neo-liberal politikaların bir uzantısı olarak bugün iş dünyası ve okul birleşimiyle yer değiştirdiği de ortada.

Ülkemizde program alanındaki sorunların başında program geliştirmenin teknik bir iş olduğu algısı var, bu noktada program geliştirmek etiğin dışarıda bırakıldığı bu kadar teknik bir iş ise ve işlem sıralaması değişmiyorsa o zaman uzmanlığa da gerek yok düşüncesini doğuruyor. Bu durumda ülkemizdeki programları herkes yapabilir ki zaten öyle olmadığını da iddia edemiyoruz. Farklı akademik disiplinlerdeki hocaların program geliştirebileceği algısı da bu noktada önem taşıyor çünkü böyle bir algının programı amaçtan çok araca dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Bu duruma sebep olan bir faktör de program alanlarının kapatılması kadar eğitimin hala bir bilim olarak kabul edilemeyişinin de yatmakta olduğunu düşünüyorum.

Program geliştirme, ölçme değerlendirme vb. alanların lisanslarının kapatılarak yüksek lisansa taşınması eğitim bilimleri alanında eğitim gören bir bireyin program konularıyla yalnızca lisanstaki bir dönemlik dersinde karşılaşması ve programın bir alan olarak kabulünün (en azından öğretmenin programın ne olduğu ve neyi anlaması gerektiğine ilişkin görüşünü de etkiliyor) bu durumda pek de mümkün olmadığı ortada. Zaten lisans eğitiminde programı anlamak için gerekli felsefi-psikolojik-sosyolojik alt yapıya bu ders içerikleriyle sahip olmak imkansız. Ayrıca YÖK’ün alandaki dersler-ders adları ve saatleri konusunda her türlü belirlemeleri yaparak akademik özerkliği sadece görünüşte var olması da bu durumun başka bir boyutu olarak eklenebilir.

Elbette tartışılacak bir diğer nokta program alanındaki kişilerin programların ideolojik boyutlarını tartışmaktan kaçınması, yokmuş gibi yapılması. Hangi parti yönetime gelirse onun ideolojik fikirlerin bir şekilde empoze etmede programların araç olduğu en az tartışılan noktalardan biri. Programı bilimsel bir yaklaşımla geliştirirsek adaletsizliği ortadan kaldırabiliriz anlayışı, aynı tartışmaları ileri götürmeyecek şekilde devam ettirilmesinin bir örneği.

Ayrıca program geliştirme alanının iç tarihinin ve teorik temel ve kökenlerinin yansıtılamaması, kuramsal temele dayalı eleştirilerin var olmaması, bunları akademisyenlerin de ele almamış olması aslında Türkiye’de yalnızca program geliştirme anlayışına kilitli olduğumuzu da gösteren başka bir boyut. Program geliştirmede ABD’nin etkisini yoğun olarak görmekteyiz Ornstein’nın 90’lı yıllarda yazdığı makalelere baktığımızda Türkiye’nin bugünü olarak görebiliriz ama 25-30 yıl geriden elbette bu aynı şekilde evirilmekten bahsetmiyorum ama yeniden kavramsallaştırma boyutuna geçmemiz arkada başka şeyleri de yoluna koyduğumuzda ancak mümkün görünüyor.

Alanda örgütlenmenin de varlığından söz etmek zor zaten bu boyut Türkiye’deki neredeyse çoğu alanda eksik çünkü korkularımız, kaygılarımız var örgütlenme olumsuz kavramlarla ilişkilendirilmiş durumda. Bu alana ilişkin tek birliktelik EPÖDER bu kurumda faaliyetlerini hangi noktalarda ilerleteceğini ya da program alanına nasıl katkılar getirmesi gerektiği noktalarında netleşemediği ortada. ABD’de bahsettiğimiz konferansların alana katkılarından, farklı paradigmaların doğuş yerleri olduğundan bahsettik bizde konferanslar puan amaçlı yapılması bir araştırmaya 15 dakika konuşma süresinin ayrılması, sürekli aynı çalışmaların tekrar edilmesi zaten ticari kaygılar taşıyan konferanslarda bilim değil puan üretildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Ulusal tez merkezi oldukça önemli bir veri kaynağı ancak alana ilişkin bir tarama yaptığınızda birbirini tekrar eden içerik ve araştırmalar çoğunlukta. Kimse diğerinin araştırmasını okumamış hatta haberi bile yok. Tezlerin çok büyük bölümünün ortaya koyduğu sonuç ve önerilerin de ilgililer tarafından dikkate alınıp uygulamaya yansıtıldığını düşünmüyorum. Sadece yapmak için yapılmış tezler.

Bir başka boyut akademisyenlerin uygulama alanındaki eksikleri bu alanda yapılan çalışmaların hangi boyutlarıyla uygulamaya nasıl yansıdığına ilişkin görüşler ki ben de alanı, uygulamada yer alan biri olarak daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Ülkemizde program alanında bazı kademelerde o kadar büyük eksiklikler var ki bu alana dokunmaktan herkes çekinmiş gibi duruyor. Örneğin özel eğitim, ortaöğretim, meslek liseleri, okulöncesi alanlarında program çalışmalarının eksik olduğu alanlar. Bu alanlara ilişkin çoğu araştırma birbirinin tekrarı şeklinde ve genellikle bir içerik-yöntem-uygulama üçgeninde gidip geliyor. Son olarak program geliştirme alanını canlandırmanın ve alanda bazı şeyleri değiştirmenin zamanın çoktan geldiği ortada ancak bunun bireysel olarak yapmak imkansız değil ama zor bu nedenle alanda örgütlenerek birlikte hareket etmenin önemi daha çok göze çarpmakta.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder